Her atışında, Göğsü’nden el ve ayak parmaklarının ucuna kadar yayılan bir güç dalgasının vücudunda dolaştığını hissediyordu. Bu artık sadece bir kalp atışı değildi. Bir İlan’dı. Kendi Etinin içinde yankılanan bir savaş davuluydu.
İliğ’i sarsıcı bir yoğunlukla karıncalanıyordu.
Bunu Kemikler’inin derinliklerinde, daha önce hiç sahip olmadığı bir amaçla kıpırdanırken, hissedebiliyordu. Sanki İliğ’i, normalde sadece Dördüncü Katman Savaşçılar’ına ait olması gereken bir Üretim Aşaması’na ulaşmaya çalışarak, kendi başına Mana üretmeye çabalıyordu. Henüz bu duruma tam anlamıyla geçiş yapacak kadar değişmemişti, kristalleşme henüz yeni başlıyordu ama niyet oradaydı. Potansiyel oradaydı. Zamanla ve daha fazla gelişimle, İliğ’i sadece bir kap olmaktan çıkıp, bir güç pınarına dönüşecekti.
Hatta Kan’ı bile!
Daha önce var olmayan silik bir Mana izi taşıyordu. Göğsündeki o yeni güçlenmiş Organ tarafından pompalanan bu Kan vücudunda dolaştığında, Damian her şeyi inanılmaz derecede canlı hissediyordu. Bu his sarhoş ediciydi; Sanki uzun bir uykudan uyanıp, dünyayı hatırladığından çok daha net görmeye başlamış gibiydi. Renkler daha keskin, sesler daha berrak geliyordu. Her nefes alışı, parçalanmış Mana-kabuğu olan birinin asla sahip olamayacağı bir farkındalıkla doluyordu.
Ve Kemikler’i...
Kahretsin, çok sağlam hissettiriyorlardı!
Sadece güçlü değil, sıradan Kemikler’in asla ulaşamayacağı bir yoğunluktaydı. Ağırlığını bir tarafa verdiğinde, farkı hissedebiliyordu. İskeleti, Et için sadece basit bir iskelet olmaktan çıkmış; Normal insanların dayanamayacağı darbelere göğüs gerebilecek ve yükleri taşıyabilecek bir Temel’e dönüşmüştü.
Bu yeni gelişim metodolojisinin ilk turunda, aslında böylesine saçma bir sonuç elde etmişti.
Eğer bunu bir veya iki kez daha yaparsa; Kemikler’i, Kan’ı, İliğ’i ve Organlar’ı ilk denemeden dolayı artık daha güçlü ve takviyeli olduğu için, ikinci ve üçüncü seferde çok daha büyük bir sonuç alabilirdi. Hasar daha az şiddetli olacak, iyileşme daha hızlı gerçekleşecekti. Kazanımlar katlanarak, artacaktı.
Normalde sadece Dördüncü ve Beşinci Katman Savaşçılar’jnın erişebildiği o nimetlerin tadını gerçekten çok yakında çıkaramaz mıydı?
Zihnindeki o görünmez kasın tekrar hafifçe yorulduğunu hissetse de, ifadesi şok ve ciddiyet barındırıyordu. O Harfi telaffuz etmenin maliyeti gerçekti; Gözlerinin arkasına yerleşen bir yorgunluk, düşüncelerinin normalden biraz daha yavaş hareket etmesine neden oluyordu.
Ama o Harf...
O Primus Dil.
Bu öyle hayal edilemez bir şeydi ki, Kader’ini değiştirme potansiyeli şu anki kavrayış Yeteneğ’inin çok ötesindeydi. Şu anda bunun sonunun nereye varacağını gerçekten göremiyordu. Bu yolda yürümeye devam ederse, bu patikanın nereye çıkacağını kestiremiyordu.
DÜM!
Kalbinin ritmi, yorgunluğu yarıp, geçen bir berraklık hissi vererek, ağırlığını korumaya devam ediyordu.
Kendine önemli hissettiren bir soru sormaya başladı.
Bu yeni gelişim yöntemine ne isim vermeliydi?
Bu, bizzat kendisinin Yarattığ’ı yöntemdi. Kendi eseri. Başkalarının hiç sorgulamadan takip ettiği kurulu düzene karşı bir başkaldırı. Köken’ini ve amacını yansıtan bir ismi hak ediyordu.
“Vakochev...“
Evet.
Egosunu ne kadar okşarsa okşasın, içinde mutlaka kendi ismi geçmeliydi.
Vakochev Soy’u, on iki nesil boyunca çift Fizik Uyanış’ı ile nam salmıştı. Bir İmparatorluğ’u yönetmişlerdi. Taş Toprakları’nı İradeler’ine göre şekillendirmişlerdi. Ve sonunda başarısız olmuşlardı.
Ancak isim hâlâ bir anlam ifade ediyordu.
Anlamı her şeydi.
Peki ya isminden sonra ne gelmeliydi?
Döndü ve gururla karışık bir şaşkınlık ve inançsızlıkla kendisine bakan Adam Amca’ya baktı.
Bu Yaşlı Adam’ın İlkeler’ini hatırladı.
Bir ömür boyu süren savaş ve hayatta kalma mücadelesinin birikmiş bilgeliği. Taş Toprakları’nda nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair yirmi veya daha fazla kural. Hayatta kalmak için kurallar, savaşmak için kurallar, ne zaman dövüşüleceğini ve ne zaman kaçılacağını bilmek için kurallar...
Kendi İlkeler’i?
Damian, parlak bir şekilde gülümsedi; Yüzünde, hatırlayabildiği en uzun zamandan beri belirmemiş, gerçek bir neşe ifadesi vardı.
“Hey, ihtiyar, az önce yeni bir şey buldum.“
Adam Amca, her kelimeye kulak kesilerek, ileri doğru eğildi.
“Buna... Vakochev’in Taş İlkeler’i demek istiyorum.“
Kelimeler, ağzından çıkarken, doğru hissettirdi; Vaatlerle yüklü, anlamla harmanlanmış bir ağırlıkları vardı.
“Taş Toprakları’nda korkmadan hareket etmemi sağlayacak bir Gelişim Tarz’ı. Tüm o canavarlarla ve uçsuz bucaksız toprakları kanla boyayanlarla yüzleşmek için. Onlarla endişelenmeden yüzleşmek için.“
Sesi daha da güçlendi.
“Bizden her şeyi alan o şerefsizlerin gözlerinin içine bakmamı ve onlar daha Üstün bir Gelişim Seviyesi’nde olsalar bile dizlerimin titrememesini sağlayacak İlkeler.“
Doğrudan Adam Amca’nın gözlerinin içine baktı.
“Ne düşünüyorsun?“
Bunu söylerken gözleri, sahip olduğunu bilmediği bir ışıkla parlıyordu. Sekiz yıl boyunca saklanarak, Çiftçilik yaparak ve hayatta kalmanın yeterli olduğu rolünü oynayarak, bastırılmış bir ateşle geçirmişti. Şimdi ise bu ateş kükreyerek hayata dönmüştü!!
“Vakochev’in Taş İlkeler’i...“
Adam Amca, kelimeleri sanki kutsal bir metni tadıyormuş gibi her hecesini vurgulayarak, yavaşça söyledi.
Sonra gülümsedi.
Bu, yıpranmış yüzünden yılları söküp, atan bir gülümsemeydi; Pürüzlü yüzü güldü ve dedi ki:
“Kenarları biraz sert ve kaba ama hoşuma gitti, Genç Lugal.“
Yaşlı Savaşçı’nın sesi duygulanarak, kalınlaştı; Gözlerini kısa süreliğine kapatıp, yukarı baktı.
“Çok hoşuma gitti. Umarım İlkeler’in Atalar tarafından kutsanır ve Hükümdarlığ’ının... hakkının... Bir kez daha kavranmasını sağlar.“
Vakochev’in Taş İlkeler’i!
Kendi İlkeler’i!
Ve ilki, herkesin bildiği o Gelişim Yöntem’ini baştan yazmaktı; Mana’yı Dokuz Katman’ın o yerleşik yolunu takip etmek yerine tüm Vücud’una aynı anda yaymak.
Vakochev’in Taş İlkeleri’nin Birinci İlke’si belirlenmiş sayılabilirdi!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.