Yukarı Çık




102   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   104 

           
Bölüm 103 - Son Darbe
Çeviri: Raban
 
Toz bulutu yavaş yavaş dağılırken Sunny, meydanı çevreleyen binalardan birinin çatısındaki saklandığı yerden ayrılarak aşağı indi. Pis kan birikintilerinden kaçınarak yerdeki cesetlerin arasından yürüdü ve ölmekte olan taş heykele yaklaştı.

Kâbus Yaratığı sırtüstü yatıyordu; bedeni mahvolmuştu, paramparçaydı. Yakından bakınca Sunny onu daha net görebildi.

Tuhaf yaratığın siyah zırhı yavaş yavaş tamamen taşa dönüşüyordu. Zırh boşluklarından, biraz daha açık renkte olan taş derisi görünüyordu. Cilalanmış granit taşı gibi pürüzsüz ve koyu gri renkteydi. Korkunç yaralarından akan yakut tozu, neredeyse kanı andırıyordu.

Gözlerinin olması gereken yerde bulunan iki kızıl mücevher ağır ağır hareket etti ve Sunny’ye odaklandı. Belirgin bir ifadesi yoktu; yalnızca tükenmiş, durgun bir boşluk… Bir zamanlar ışıl ışıl yanan kızıl alevler yavaş yavaş sönüyordu.

Heykelimsi yaratık, tek bir ses dahi çıkarmadan sadece baktı. Aslında Sunny, bu yaratıkların ses çıkarabilip çıkaramadığından da pek emin değildi. Tüm savaş boyunca heykelde ürkütücü bir sessizlik hakimdi.

İç çekti.

“Hayat adil değil, öyle değil mi?”

Bu sözlerle birlikte Gecenin Kılıcı’nı çağırdı ve ölmek üzere olan yaratığın miğferinin siperliğinden içeriye sapladı. Ölümün eşiğindeki bu canlı heykelin taştan eti inanılmaz derecede sertti. Ama Sunny, zavallı yaratığın daha fazla acı çekmemesi için darbesine yeterince güç vermişti.

Bir Kâbus Yaratığı’nı öldürmek onu her zaman memnun ederdi, ama bu yaratık hızlı bir ölümü hak ediyordu. Doğrusu, küçük taş savaşçının çaresiz son direnişinden fazlasıyla etkilenmişti.

“Kiminle uğraştıklarını bilmiyorlardı. Ama sen onların hakkından geldin…”

Bu sırada, Büyü’nün o tanıdık sesi karanlıkta yankılandı:

[Bir Uyanmış Canavar öldürdün, Taş Azize.]

[Gölgen güçleniyor.]

Sunny sırıttı.

‘Bu dört gölge parçacığı eder. Nihayet! Dört yüz üçe…’

Ama bir sonraki an, ne düşündüğünü tamamen unuttu.

Çünkü Büyü konuşmayı bitirmemişti.

Kulağına yavaşça fısıldadı:

[Bir Yankı kazandın: Taş Azize.]
 
***
 
Sunny’nin gözleri faltaşı gibi açıldı.

Bu doğru mu? Gerçekten doğru mu duymuştu?

Bir Yankı ha? Nihayet… bir Yankı daha mı kazanmıştı?!

Dikkatlice etrafına bakınan Sunny sesini alçalttı ve gölgesine fısıldadı:

“Hey, bunu sen de duydun mu?”

Gölge, bıkkın bir ifadeyle Sunny’ye baktı ve sadece ağzını işaret etti.

Sunny tekrar sırıttı.

“Aynen! Büyü ne derse o!”

Bir şarkı mırıldanarak bir süre ileri geri öylece dolaştı, sonra aniden irkildi.

“Ah, doğru ya. Buradan gitsem iyi olacak. Taş adamlar gittiğine höre, kim bilir bu meydanda ne tür vahşi yaratıklar ortaya çıkacak.”

Gitmek üzere döndü ama sonra durup katliamın yaşandığı yere açgözlülükle baktı.

“Gerçi… hazır gelmişken birkaç hatıra alsam fena olmaz…”

Leşçiller gelip cesetlere üşüşmeden önce bu kadar çok ölü Kâbus Yaratığı’na rastlamak her gün başa gelecek bir şey değildi. Böyle bir fırsat bir daha ne zaman ele geçer bilinmezdi…

Sunny birkaç saniyelik bir tereddüt yaşadı; önce hangisine gitmeli karar vermeye çalışıyordu. Örümcekler açıkça çok daha güçlüydü. Eğer gerçekten Düşmüş rütbesindelerse, ruh parçacıkları çok daha değerli olurdu.

Ama bir yığın Yükselmiş ruh parçacığıyla alışveriş yapmak biraz fazla şüphe çekebilirdi. Üstelik bu devasa bedenlerin içinden kristalleri çıkarmak da epey zahmetli olacaktı.

Canlı heykeller daha düşük rütbedeydi, ama paramparça olmuş kalıntıları kolayca arayabilirdi. Lanetli şehrin sakinleri her an damlayablirdi. O yüzden…

Derin bir iç çeken Sunny, en yakın heykel yığınına doğru koştu ve diz çökerek ruh parçacıklarını aramaya koyuldu.

…İkinci heykeli aramayı daha yeni bitirmişti ki aniden gelen bir sesle donup kaldı. Açgözlülüğün pek çok insanı mezara sürüklediğini gayet iyi bildiğinden, nefsine hakim olmayı başardı ve almayı başardığı son kristali de koşarken zırhının içine sokuşturup hızla oradan uzaklaştı.

Kunaisini çağırdı, havaya doğru fırlattı ve görünmez ipi çevik bir hareketle çekerek bir taş sütunun etrafında dolanmasını sağladı. İp sütunun etrafına sarılır sarılmaz Sunny sıçradı ve aynı zamanda ipi de kısaltarak kendini yukarı çekti.

Altından yapılma bir ip gibi, kunaisini bileğine bağlayan görünmez ip de son derece sağlamdı ve uzunluğunu da dilediği gibi değiştirebiliyordu. Bu sayede kunaisini tıpkı bir kanca gibi kullanabiliyordu.

Taş sütunun tepesinden daha da yukarı sıçrayarak harabe bir binanın duvarındaki çatlaklara tutundu ve hızla tırmanmaya devam etti. Çatıya ulaştığında, yaklaşan yaratığın çıkardığı sesler artık tüylerini diken diken edecek kadar yakındı.

O şey her neyse, Sunny bunu bilmek istemiyordu. Hareket ederken çıkardığı ses yüzünden onu devasa bir yılan olarak hayal etti… sayısız ağzı olan ve her biri tuhaf ve insanı deliliğe sürükleyen bir sesle tıslayan korkunç bir yılan.

Neyse ki, o iğrenç varlıkla hiç karşılaşmadan geniş meydanı terk etmeyi başardı.
 
***
 
Sunny harap katedrale geri döndüğünde artık sabah olmak üzereydi. Doğuda gökyüzü aydınlanmaya başlamış, şehrin surlarına çarpan güçlü dalgaların uğultusu huzursuz bir hâl almıştı.

Büyük salonun üzerindeki destek kirişlerinde yürürken, devriye atan Kara Şövalye’yi gördü ve iç geçirdi.

Bir gün…

Elbet bir gün o p*çi öldürecekti.

Ama bugün değil.

Bugün yapması gereken başka işleri vardı.

Gizli inine vardığında, ruh parçacıklarını hazine sandığına koydu ve görkemli ahşaptan oyulma bir sandalyeye oturdu.

Yüzünde engel olamadığı kocaman bir gülümseme vardı.

Nihayet, sıradan bir Yankı ile Gölge’ye dönüştürülmüş bir Yankı arasındaki farkın ne olduğunu öğrenme vakti gelmişti.
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

102   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   104