Yukarı Çık




162   Önceki Bölüm 

           


163.Bölüm: 32.Kısım – Kim Dokja’nın Sevdiği (2)
-------------------------------------------------------------------------

Yanlış duyduğumu sanıp kulaklarımı kaşıdım. Ancak mesaj değişmedi.

   [Devasa bir kader ölümünü arzuluyor.]

Ne oluyor lan?

Zihnim karmakarışık hâle gelince frene sertçe bastım. Ani duruşla Han Sooyoung çığlık attı.

   “Ne yapıyorsun be? Tam havaya girmiştim!”

   “Lütfen sessiz ol.”

Bir kez daha dikkatle dinledim. Bu sefer mesajın yanında bir ses de belirdi.

   [Devasa bir kader ölümünü arzuluyor.]

Üçüncü kezdi. Yutkundum.

Kahretsin.

Orijinal romanda bir ‘kader mesajı’nın üç kez ortaya çıktığı bir olay var mıydı? Düşündüm. Vardı… Yoo Joonghyuk’un 71. Regresyonu. O zamanlar Yoo Joonghyuk, cehennemin kralı Yama yüzünden isimlendirilmişti.

Sikeyim. Ne olacaktı şimdi?

Han Sooyoung yüzünü buruşturup tekrar sordu.

   “Neden? Ne oluyor?”

   “Birisi kaderimi okumuş.”

   “…Kader mi?”

Kader.

Hayatta Kalma Yolları’ndaki ‘olasılık’ kadar ürkütücü bir şeydi. Daha doğru söylemek gerekirse bu, daha geniş anlamda ‘olasılığı’ kullanan bir güçtü. Yine de farklı bir isimle anılmasının bir sebebi vardı.

Çünkü ‘kader’, biriktirdikleri olasılığı kullanan takımyıldızların gücüydü.

   “Dur bir dakika… Sanırım bu hikâye bi’ yerden tanıdık geliyor.”

   “Belki romanın başlarında kısaca geçmiştir.”

   “Kader… Gelecek Görüşü’yle benzer mi?”

   “Benzer ama farklı.”

Aslında çok farklıydı. Kaderi okumak, yalnızca ‘geleceğe dair bilgi’ görmek kadar basit değildi. Aksine, çok daha tehlikeliydi.

   “Gelecek Görüşü, öngörülebilir bir geleceğe kısa bir bakışsa; kader, öngörülebilir bir geleceği zorla gerçekleştiren bir güçtür.”

Han Sooyoung’un anlayıp anlamadığından emin olamadım, bu yüzden bir örnek verdim.

   “Mesela diyelim ki beş saniye boyunca gaza basacağım. Gelecek Görüşü ile baktığımda, arabayı sürdüğümü görürüm, değil mi?”

   “…Sanırım.”

    “Ama geleceğe dair bu bilgiyi bildiğim için, gaza basmamayı da seçebilirim.”

   “Mümkün.”

   “Kader farklıdır. Birisi ‘Kim Dokja beş saniye boyunca gaza basacak’ kaderini okursa, bu kader geri çekilmediği ya da gerçekleşmediği sürece zorunlu olur. Yani basitçe söylemek gerekirse…”

   “Gaza basmak zorundasın.”

Başımı salladım. Han Sooyoung tuhaf bir ifadeyle konuştu.

   “Bu arada, sence de biraz garip değil mi?”

   “Ne?”

   “Olasılıkla uyuşmuyor. Dediğine göre kader, senaryoya müdahale eden bir güç. Peki bunu kim zorlayabilir?”

   “Kim…”

Prensipte dokkaebiler senaryoya müdahale edemezdi. O hâlde bunu yapabilecek tek bir varlık vardı.

Han Sooyoung cevabı hemen anladı.

   “Bir takımyıldızı bile olsa, tek başına—”

   “Sorun tek başına olmamaları.”

   “Ne?”

   “Yalnızca büyük nebulalar kaderi okuyabilir.”

Tam o anda önümüzde büyük bir patlama meydana geldi.

Bir şey korkunç bir hızla yaklaşıyordu. Daha önce karşılaştığımız canavarlarla tamamen farklı bir boyuttaydı.

Han Sooyoung’un yüzü bembeyaz kesildi.

   “…Kim Dokja, aldığın kader mesajı tam olarak neydi?”

   “Öleceğimi söylüyordu.”

   “Sikeyim, bunu en başta söylemeliydin! Neden her şey hep—”

Han Sooyoung küfretti, arabadan inmeye hazırlanıyordu.

O anda önümüzde bir varlık belirdi. Refleksle Kırılmaz İnanç’ı çektim ancak adam benden önce konuştu.

   “Kim Dokja. Sana söylemem gereken bir şey var.”

Onu ilk kez görsem de bedeninden yayılan enerjiye yabancı değildim. İçgüdüsel olarak düşman olmadığını hissettim.

   “Sen…”

Güzel kokulu şarap aroması ve aşırı coşkulu havayı hissettiğim anda kim olduğunu anladım.

   “…Öleceğimi söylemeye mi geldin?”

Alkol kokan Dionysos’un enkarnasyonu, bembeyaz gözlerle bana doğru gülümsedi.

   “Ah, zaten biliyor muydun?”

Dionysos hakkında iyi bir izlenimim vardı. Ziyafet mekânına giderken benim için savaşmıştı. Ancak bu, şu anki durumla aynı şey değildi.

Temkinli bir sesle konuştum.

   “Kaderimi okuyanlar siz miydiniz?”

   “Evet. Olimpos kaderini okudu. Ancak eğer ‘ben de onların arasında mıyım’ diye soruyorsan, değilim.”

   “Ne demek istiyorsun?”

Dionysos’un enkarnasyonu sadece gülümsedi.

O gülümsemeyi gördüğüm anda bir düşünce aklımdan geçti.

   “Bu, Olympos’un bölündüğü anlamına mı geliyor?”

   “Gerçekten zekisin.”

…Şimdiden mi? Bu gelişme orijinaline kıyasla çok daha hızlıydı. Olimpos’un parçalanması planlanmıştı ancak bunun en az 10 senaryodan sonra gerçekleşmesi gerekiyordu.

   “Yalnızca Olimpos değil, pek çok takımyıldızı seni hedef alıyor. Hepsi de çok güçlü ve kudretli varlıklar.”

Bunu bekliyordum. Aksi hâlde ‘kaderim’ bu kadar baskın olmazdı.

   “Neden beni hedef alıyorlar?”

   “O güçlü varlıklar senin nüfuzundan korkuyor.”

   “Ancak ben sadece acemi bir takımyıldızıyım.”

   “Normalde öyle olması gerekir. Ancak Dünya’da başlayan bu senaryo çok özel. Bazı takımyıldızları bunun uzun zamandır beklediğimiz senaryo olduğuna inanıyor. Ahh, öyle bir yüz ifadesi takınma. Anlaman için söylemiyorum zaten.”

Yüzümün zaten hep böyle göründüğünü söylemek istesem de Dionysos konuşmaya devam etti.

   “Her neyse, sadece şunu bil: Bu senaryo bizim için son derece önemli. Ve sen de bu önemli senaryoya dahil olmak üzere ortaya çıktın.”

   “Ne olduğunu bilmiyorum da galiba ortalığı karıştırdığımı söylüyorsun.”

   “Evet. Kaçınılmaz olarak bir engel olacaksın. Olasılıktan, diğer takımyıldızlarına kıyasla daha az etkileneceksin. Dahası diğer enkarnasyonlara göre ezici bir gelişim ve güce sahipsin. Bu yüzden bazı nebulalar ya seni yanlarina çekmek ya da ortadan kaldırmak gerektiğine inanıyor.”

Kısa bir an Dionysos’a baktım.

   “Neden bana bu bilgiyi anlatıyorsun?”

En çok merak ettiğim şey buydu. Dionysos neden bana karşı bu kadar iyiydi?

   “Çünkü hikâyeni seviyorum.”

Dionysos içten bir kahkaha attı ve ekledi.

   “Ben ve bazı takımyıldızları, senin ■■’ye ulaşabileceğine inanıyoruz.”

-------------------------------------------------------------------------

Jung Heewon ve ekip günü Cennet’in zindanını araştırarak geçirdi. Aynı anda çok sayıda insanla içeri girmek mümkün olmadığından, ekip dağılmaya ve bir yöntem bulmaya karar verdi.

Jung Heewon’un seçtiği yöntem son derece basitti.

   ‘Aralarına karışacağım.’

Öğleden sonra yeni suçlular ortaya çıktı. Uriel ona Münzevi’nin Pelerini’ni vermişti, zindan açıldığı sırada muhafızların peşine takıldı. Muhafızlar ve tutuklanan suçlular, onun varlığını hissetmeden yeraltı kapısından geçtiler.

Hapishane düşündüğünden çok daha derindi ve karanlık hayal edebileceğinin de ötesindeydi.

   ‘Nereye kadar ineceğiz?’

Anlayamadığı bir derinlikti bu. Hapishane olsa bile neden bu kadar derin olmak zorundaydı? Suçluları aşağı indirmek muhafızlar için de zahmetli olurdu sonuçta...

Şüpheye kapıldığı anda muhafızların adımları durdu. Garip bir şekilde hepsi gergin görünüyordu.

   “Pekâlâ, bunları içeri sokup derhal geri çekileceğiz!”

Muhafızlar, sanki girmemeleri gereken bir yere gelmişler gibi korkuyordu. Bu, o ürkütücü muhafız kaptanı için bile geçerliydi.

Ardından kalın bir demir kapı açıldı ve açılır açılmaz metal parmaklıklarla dolu bir giriş ortaya çıktı. Birkaç kat çelik parmaklık vardı. İnsanları kilitlemek için aşırı savunmayla tasarlanmış bir hapishaneydi.

   “Herkes içeri!”

Muhafızlar mahkûmları içeri sürdü ve hızla oradan uzaklaştılar.

   “Aaaah!”

   “Yardım edin!”

Jung Heewon mahkûmların arasına karışmıştı, gördüğü manzara karşısında geri çekildi. Bu insanlar neden buraya atılmıştı? Burada neler oluyordu?

   “U-Uhh… burası neresi?”

Mahkûmlar etraflarına bakındı. Zayıf bir ışık vardı ama ortam son derece karanlıktı. Jung Heewon, Gece Görüşü yeteneği olmasaydı karanlıkta tamamen kaybolurdu.

   ‘Burası bir hapishane mi?’

Etrafına baktı ancak burası bir hapishaneye hiç benzemiyordu. Çevredeki manzara doğal bir mağaraya daha yakındı, ayrıca mahkûmları ayırt etmenin hiçbir yolu da yoktu. Hayır, baştan beri burada başka mahkûmlar bile yoktu.

   ‘Yemek dağıtımı nasıl yapılıyor? Bu da ne böyle?’

Hiçbir şekilde anlaşılmayan bir ‘zindan’ sistemiydi.
Birlikte geldikleri mahkûmlar da huzursuzdu.

   “Burada ne yapmamız gerekiyor?”

   “Affedersiniz! Kimse yok mu?”

Korkmuş mahkûmlar bağırdı ancak yanıt gelmedi. Bunun yerine, karanlıktan hafif sesler duyuldu.

Jung Heewon yavaşça Yargının Kılıcı’nı çıkardı. Buraya adım attığı andan itibaren kılıcının feryadı daha da şiddetlenmişti.

   ‘Bu…’

Ürpertici bir his sırtına yayıldı, ardından Jung Heewon bağırdı.

   “Millet, kaçın!”

Ancak artık çok geçti.

Canavarlar karanlıktan fırlayıp insanların üzerine atladı.

   “Uwaaaah!”

   “Kurtarın beni! Kuaack!”

Leopara benzeyen yaratıklar insanların kollarını ve bacaklarını rastgele ısırıyordu. Uzuvlar oyuncakmış gibi koparılıyor, kan etrafa saçılıyordu.

Aslında tek amacı Geumho İstasyonu’ndaki kadını kurtarmaktı ama durum değişmişti.

Neredeyse seviye 10’a ulaşmış olan Şeytan Katli yeteneği aktive oldu ve kırmızı bir aura bedenini sardı.

Kendo’su havada kusursuz bir çizgi çizdi. Leoparın bedeni, düzenli bir hat boyunca ikiye ayrıldı. Çıldırmış leoparlar hâlâ onu takip etse de Jung Heewon canavarları bir bir temizledi. Şeytanların kaynadığı bir yerde Jung Heewon’un gücü zirveye ulaşıyordu.

   “K-Kimsiniz bilmiyorum ama teşekkür ederim…”

Karanlıktaki insanlar onun varlığını fark etmiş ve teşekkür etmişti. Ne var ki Jung Heewon bu teşekkürleri kabul edecek durumda değildi. Leoparların yüzlerini görmüştü.

   ‘Bu da ne böyle…?’

Leoparların yüzleri insan yüzüydü.

Jung Heewon refleksle karanlığın içine doğru koştu. Tüm duyuları korkuyla buz kesmişti. Koştu, koştu ve kısa bir süre sonra büyüklüğünü kavrayamayacağı kadar devasa bir boşluğa ulaştı.

Daha doğrusu, burası bir mağara değildi. İçerisi sayısız canavarla doluydu.

Burası adeta Şeytan Diyarı’nın sınırı gibiydi. 5. sınıf, 4. sınıf, hatta 3. sınıf türler vardı. Sınıfını bile anlayamadığı canavarlar da mevcuttu.

   “Burası… Cennet…”

Geumho İstasyonu’ndaki kadını bulamadı. Elbette bulamazdı. Jung Heewon kadını asla bulamayacaktı.

Kadın ya çoktan yenmişti ya da…

Kuaaah!

Bu canavarlardan birine dönüşmüştü.

Canavarlar onun yaşam gücünü hissetti ve heyecanlandı. Çoğu, şeytanlarla diğer canavar türlerinin karışımıydı. Kimileri böcek hükümdarlara benziyordu, kimileri ise dış türlere… en azından dış görünüşleri öyleydi.

Arkasından mahkûmlar yaklaşmaya başlamıştı.

   “Gelmeyin!”

Çığlığı onlara ulaşamadan yer sarsılmaya başladı, canavarların ziyafeti başladı. Canavarlar mağaradan karıncalar gibi fırladı.

Jung Heewon dudaklarını ısırdı ve cehennem alevlerini bir kez daha kullandı.

   ‘Yalnız gelmemeliydim…’

Hayır. Diğerleri de onunla gelse ne yapabilirlerdi ki? Lee Hyunsung ve çocuklar bu tür düşmanlarla savaşabilir miydi? 

Aksine, yalnız gelmesi daha iyiydi.

   “Kuaaack!”

Mahkûmlar kurban gibi yenirken Jung Heewon, Yargının Kılıcı’nı savuruyor ve Cehennem Alevi Ateşlemesi yeteneğini kullanıyordu. Başmeleğin alevlerinin yakıcı sıcaklığı, korkmuş şeytanların geri çekilmesine ve daha temkinli davranmasına neden oldu.

Bu çatışmanın ne kadar süreceğini bilmiyordu. Bazı canavarlar alevlerin hareketini izleyip ileri atılmaya cesaret etti.

   “Oh, başmeleğin enkarnasyonu.”

Bu sesle birlikte, alevlerden korkmayan canavarlar bile zayıf iniltilerle geri çekildi.

Arkasını dönünce Reinheit’i gördü.

Adam, “Muhafızların başı olmaya hazır mısın?” diye sordu.

   “…Hâlimi görmüyor musun?”

Jung Heewon devam etti.

   “Tam bir yalancısın. Cennet mi? Senaryonun dehşetinden kaçış mı? Böyle bir yeri yarattıktan sonra bunu bana nasıl söyleyebilirsin?”

Yargının Kılıcı’nı Reinheit’e doğrulttu.

Kim Dokja haklıydı. Bu dünyada cennet diye bir şey yoktu.

Onlar… senaryoya devam etmek zorundaydı.

Reinheit, “Beni öldürmek istiyorsan, yapabilirsin,” dedi.

   “İznine ihtiyacım yok.”

Zaten yapacaktı. Sponsorunun gücünü ödünç alacak ve bu korkunç kâbusu sona erdirecekti.

   [Yargı Vakti etkinleştirildi!]

   [Mutlak iyilik sisteminin takımyıldızları, talebin karşısında zor duruma düşüyor.]

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

162   Önceki Bölüm