Yukarı Çık




163   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   165 

           


164.Bölüm: 32.Kısım – Kim Dokja’nın Sevdiği (3)
-------------------------------------------------------------------------

Jung Heewon şaşkına dönmüştü.

…Zorlanıyorlar mı?

Reinheit’in kötü olduğu apaçık ortadaydı. Sayısız insanı kandırmış, bu yeraltında canavarlar üretmişti. Nasıl olur da kötü sayılmazdı?

   [Mutlak iyilik sisteminin takımyıldızları, yargıyı enkarnasyon Jung Heewon’a bırakıyor.]

Reinheit ağzını açtı.

   “Beni öldürürsen, Cennet sona erer.”

Bu sözlerle Jung Heewon’un cehennem alevleri zayıfladı. Reinheit’in yüzünde silik bir tebessüm belirdi.

   “Jung Heewon-ssi… seni burada görmeyi beklemiyordum.”

   “Ne…?”

   “Bilmeliydin. Cennet kusursuz değildir. Güzel olan her yerin bir gölgesi olması doğaldır.”

Jung Heewon cevap vermedi. Cehalet de bir aldatmacaydı. Elbette bunu düşünmüştü. Burası korkunç bir gerçeği saklıyor olmalıydı. Sadece bu olacağını düşünmemişti…

   “Neden kitlesel olarak canavar üretiyorsun? Kara Kale’yi mi fethedeceksin?”

   “Hiçbir şey yapmıyorum. Onlar yalnızca Cennet’in besinleri.”

Mağaranın tam merkezinde devasa bir ağaç gövdesi görünüyordu. Dalları, çevredeki canavarlara doğru uzanan dokunaçlar gibiydi.

Jung Heewon, ağacın nereye uzandığını fark etti. Tepede açan küçük çiçek… Devridaim.

Jung Heewon’un bacakları farkına varmadan titremeye başladı. Yoksa bu ağaç…

   “Tuhaf değil mi? Kara Kale’deki onca şeytan türünün neden buraya saldırmadığını hiç merak etmedin mi?”

Merak etmişti. Cennet’i kutsanmış bir kale olarak tanımlamak bile yeterli gelmiyordu.

   “Kara Kale’de neden bir sürü şeytan var?”

Hızla hareket eden dallar insanları teker teker yakaladı. Mahkûmlar çığlık atsa da direnmeye yer yoktu. Dallar bedenlerini sardı ve onları gövdedeki bir boşluğun içine fırlattı.

Korkunç bir ses duyuldu. Ardından, bir ruh hadım ediliyormuş gibi yankılanan bir çığlık yükseldi.
Bir süre sonra, ağacın gövdesinde tomurcuklar açtı. Jung Heewon, bu tomurcuklardan ne doğacağını anlayınca sarsıldı.

Sadece birkaç dakika içinde, tomurcuktan devasa bir canavar doğdu. Bu, az önce ağaç tarafından yutulan insandı.

Devridaim, şeytan üreten bir ağaçtı.

Jung Heewon’un bedeni durmaksızın titriyordu.

   “B-Bunu nasıl yapabilirsin?”

Cennet’in çevresinde neden hiç şeytan türü bulamamıştı? Paradoksal bir şekilde bunun nedeni, Cennet’in kendisinin şaytan türlerinin kaynağı olmasıydı.

   “Burada üretilen şeytanlar her ay, belirli günlerde serbest bırakılır. Hapishanenin kapasitesi sınırlıdır.”

Reinheit konuşurken gülümsüyordu.

   “O gözlerle bakma bana. Şeytan olmak illa ki kötü bir şey değil.”

   “…“

   “Ebedi yaşama sahip olabilirler. İnsanlardan daha güçlüdürler. Ayrıca…”

Ağaç parlak bir ışık yaydı ve Cennet toprağına besin sağlamaya başladı.

   “Günahları, diğer canlıların yaşamını sürdürmesi için kullanılır. Yani… onlar birer şehittir.”

Bu, Kara Kale’nin çorak topraklarında ekinlerin yetişmesini sağlayan yaşam kaynağıydı. Devridaim’in rolü buydu. Jung Heewon her şeyi anlamış ve de umutsuzluğa kapılmıştı.

   [Mutlak iyilik sisteminin takımyıldızları, senden bir seçim yapmanı istiyor.]

Reinheit’i öldürürse, yeraltı hapishanesi çökecekti. Devridaim parçalanacak, Cennet’in sistemi yok olacaktı. İnsanlar topraklarını ve yiyeceklerini kaybedecek, ardından canavarlar tarafından paramparça edilecekti.

   “Neden… neden…”

Bildiği hâlde Reinheit’i öldüremiyordu. Daha büyük bir trajediye yol açacakken bu trajedinin kaynağını yargılamaya cesareti yoktu.

   “Birinin yapması gerekiyordu.”

Reinheit’in yüzü hüzünlüydü.

   “Senaryonun kaybedenleri için hayat devam eder. Birinin onlar için yer yaratması gerekiyordu.”

   “Onları gerçekten önemsiyorsan, senaryonun devam etmesine yardım etmeliydin! Böyle bir yer kurmayıp insanlara liderlik ederek, senaryoları temizlemeye çalışmalıydın!”

   “Bilmiyorsun… Bir sonraki senaryodaki düşman, kazanabileceğimiz bir varlık değil.”

Jung Heewon karanlık ifadesi karşısında irkildi. Kara Kale’nin 2. Sırasındaki şeytan markisi. Onu bu kadar korkutan kim olabilirdi?

   “…Ne biliyorsun?”

   “Bu önemli değil. Sonraki senaryo temizlense bile… her zaman bir ‘dahaki’ hazır olur. Daha fazla kaybeden ortaya çıkar.”

   “Hepsini temizleyebiliriz! Senaryo nasıl olsa bir gün bitmez mi? Yeteneklerimizi geliştirip hikâyelerimizi oluşturursak…!”

   “Gerçekten bir gün tüm senaryoları temizleyebileceğimize inanıyor musun?”

Jung Heewon ağzını kapattı.

Tüm senaryoların sonu. Yoldaşı Kim Dokja’nın ulaşmak istediği yer orasıydı.

Reinheit konuşmaya devam etti.

   “O zaman barışın geleceğine inanıyor musun?”

Jung Heewon tüm kalbiyle haykırdı.

   “Evet. İnanıyorum.”

   “Neden böyle düşünüyorsun? Senaryonun sonuna ulaşmış tek bir kişi var mı?”

   “Takımyıldızları var!”

   “Takımyıldızları mı?”

   “Onlar senaryoların dışında var olan varlıklar. Başka bir deyişle, senaryolardan kaçmanın bir yolu var.”

Enkarnasyonları oyuncak gibi gören takımyıldızları…

Böylesi ‘mutlak’ varlıkların gerçekten var olması bile umut veriyordu. Bir gün o yere ulaşabileceklerdi.

Bu cehennem senaryodan kurtulabileceklerdi.

   “Ha. Ha ha… Hahaha…”

Reinheit güldü.

   “Demek öyle. Takımyıldızları… Ne demek istediğini anlıyorum. Ben de eskiden öyle düşünürdüm.”

   “Ne demek istiyorsun?”

   “Takımyıldızlarının tüm senaryoları tamamladığını nerden çıkardın? Kim Dokja mı söyledi bunu?”

Kim Dokja bunu hiç söylememişti. Kalbine uğursuz bir his çöktü.

   “Gerçekten senaryoların dışındalar. Ancak sadece dışındalar.”

   “…”

   “Onlar da bizim gibi senaryolardan geçiyor. Belki 76’ıncı, belki 84’üncü. Senaryoların boyutu ve sayısı değişse de özünde bizim gibiler.”

Bunu hiç düşünmemişti.

Jung Heewon titreyen bir sesle sordu.

   “Ö-Öyleyse…?”

   “Takımyıldızları, yalnızca standartların ötesinde güce sahip, senaryonun ortasında doğmuş varlıklar. Tanrı ya da mutlak varlık değiller.”

Reinheit mutlak bir gerçeği ilan eder gibi konuştu.

   “Bir kez daha söylüyorum. Hiç kimse senaryoların ‘sonuna’ ulaşamadı.”

   “…”

   “Bu dünya, sonsuz bir cehennem.”

Jung Heewon yere çöktü. Takımyıldızları bile başaramamıştı. O kudretli varlıklar bile o yere ulaşamamıştı.

Kim Dokja, işte böyle bir yere gitmek istiyordu.

   “Böyle bir şey… Ne yapmak istiyorsun? Kim Dokja, sen…”

Reinheit konuşmaya devam etti.

   “Bu yüzden Cennet’i yarattım.”

Jung Heewon boş gözlerle Reinheit’e baktı.

   “Böyle devam ederse Cennet bir gün çökecek. İnsan sayısı azalıyor, şeytanların sayısı ise sürekli artıyor. Bu toprakları ayakta tutan besinler tükeniyor.”

Umutsuzluğun ve çaresizliğin sonunda, Umutsuzluğun Cennetini yaratmıştı.

   “Bu ağacı ayakta tutacak soylu bir insana ihtiyacım var. Bu bölgeye giren birçok ruh oldu. Kim Dokja da onlardan biri.”

Jung Heewon onun ne demek istediğini anladı.

   “Bu yüzden mi bana ihtiyacın var?”

   “Doğru. Bir başmelek tarafından seçilen sen, en az on yıl dayanırsın. Kim Dokja gibi bir takımyıldızı ise Cennet’in canlılığını 200 yıldan fazla sürdürebilir.”

   “Seni dinleyeceğimi mi sanıyorsun?”

   “Dinleyeceksin. Çünkü bir başmeleğin enkarnasyonusun.”

Kendini feda ederse, Cennet’i koruyabilirdi.

   “Yardım edersen, bir süreliğine küçük suçlar yüzünden insanları cezalandırmaya gerek kalmaz. Binlerce, on binlerce hayat kurtarabilirsin.”

Jung Heewon’un omuzları titredi. Kendi hayatıyla on binlerce insanı kurtarabilirdi. Ölmezse, on binlerce insan ölecekti.

Yerde balığı andıran bir canavar kıvranıyordu. Yüzü, Geumho İstasyonu’ndaki kadına benziyordu. Canavar aç gözlerle Jung Heewon’a baktı ve kükredi.

   “Ben…”

Zaten terk edilmiş bir hayattı. Anne babası, arkadaşları ve onu hatırlayan herkes ölmüştü. Senaryonun sonu imkânsızdı. Daha fazla yaşamanın bir anlamı yoktu.

   “Ben…”

   [Mutlak iyilik sisteminin takımyıldızları sana bakıyor.]

Jung Heewon kararını verdi.

   “Anlıyorum. O hâlde ben…”

On binlerce insanı kurtarmak için öldüyse, bu doğru olan, erdemli olan şeydi.

Reinheit’in yüzü yumuşar gibi oldu. Tam o anda, bir şey onu durdurdu.

   ‘Peki ya benim hayatım?’

Muhtemelen boşluktan ibaretti.

   ‘Ben… bu da ne?’

Bu, yaşama dair son aptalca tutunmaydı. Cevabı zaten biliyordu.

   —Heewon-ssi, kılıç kullanmada iyisin.

   —Ateşin karşısında hepimizden daha sakinsin.

   —Özellikle güçlünün zorbalığına karşı hassassın.

   —Hep grubun en önünde savaştın ve ne kadar zor olduğundan asla şikâyet etmedin.

Çünkü biri cevabı ona çoktan söylemişti.

   —Senaryolara devam ettiğin için gördüğüm Jung Heewon-ssi işte bu.

Belki de Kim Dokja, senaryoların gerçeğini en başından beri biliyordu. Yine de vazgeçmemişti.

   —Bu yüzden senaryoya devam etmen gerektiğine inanıyorum.

Jung Heewon ayağa kalktı.

   “Burada ölemem.”

Böylece bencil olmaya karar verdi. Seçimi yüzünden birçok insan ölecek olsa bile yaşamayı seçti. Bununla yaşamak zorundaydı.

   “Hayır, öleceksin.”

Ancak bazen, onların hayatları ve iradeleri önemsizdi.

   “Ardından Cennet’in besini hâline geleceksin.”

Cehennem Alevi Ateşlemesi kullansa bile başa çıkılamayacak sayıda şeytan vardı. Jung Heewon’un yüzü gerildi, tüm manasını serbest bıraktı.

Ölemezdi. Asla ölmeyecekti.

Tam o anda bir patlama oldu ve insanlar ortaya çıktı.

   “Heewon-ssi!”

   “Ah, unnie yine tek başına dalmış!”

Onlar… hayatını ayakta tutan insanlardı.

Yine de Reinheit paniklemedi. Aksine memnun olmuş gibi gülümsedi.

   “Bol miktarda besin elde edebileceğim.”

Bu adam, Kara Kale’nin ikinci en güçlü varlığıydı. Kim Dokja’nın olmadığı bir gruptan korkmuyordu.

   “Herkes geri çekilsin!”

Lee Hyunsung öne çıktı ve yoldaşlarını korudu. Eskisinden çok daha güçlü olsa da durum hiç de iç açıcı değildi. Bu savaşta biri ölebilirdi. Hatta kimsenin hayatta kalmaması bile mümkündü.

Kim Dokja burada olsaydı ne kadar iyi olurdu?

Ona bağımlı olmamaya çalışsa da Jung Heewon bu düşünceyi engelleyemedi.

   “Bu sizin sonunuz.”

Reinheit ilan edip elini kaldırdı. O anda tüm tavan çöktü. Arka arkaya bombalar yağıyormuş gibiydi.
Eter fırtınası Devridaim’in dallarını paramparça etti, çöken tavan Reinheit’in ve canavarların üzerine yığıldı. Ezilen canavarlar korkunç çığlıklar attı. Bu kaosun içinde birinin sesi duyuldu.

   “Derin ve pis bir yere saklanmışsın.”

Bir adam vardı. Ve onu takip eden bir kadının gölgesi.

Yoo Joonghyuk, kendisine hayret ve şaşkınlıkla bakan insanlara dönüp sordu.

   “Her neyse... Kim Dokja nerede?”

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

163   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   165