
165.Bölüm: 32.Kısım – Kim Dokja’nın Sevdiği (4)
-------------------------------------------------------------------------
“Usta!”
Lee Jihye, Yoo Joonghyuk’u fark edince bağırdı. Ancak Yoo Joonghyuk onu tamamen görmezden gelerek tekrar sordu.
“Kim Dokja nerede?”
“…Neden Dokja ahjussi’yi arıyorsun?”
Yoo Joonghyuk cevap vermek üzereyken, Yoo Sangah kollarında Yoo Mia’yla birlikte tavandan süzülerek indi. Zarif bir figür gibi yere kondu. Ekip üyeleri onun adını seslendi.
Fakat selamlarına karşılık vermek yerine Yoo Sangah aceleyle konuştu.
“Dokja-ssi tehlikede.”
“Ha?”
“Dokja-ssi’nin şu anda nerede olduğunu biliyor musunuz?”
Yoo Joonghyuk gibi onun da gözleri huzursuzca etrafı tarıyordu. Kim Dokja’yı hiçbir yerde göremiyordu.
Lee Hyunsung hızlıca cevap verdi.
“Dokja-ssi dört gün önce ayrıldı.”
“Dokja-ssi tehlikede derken ne demek istiyorsun?” diye tekrar sordu Jung Heewon. Ne yazık ki açıklama yapacak zaman yoktu.
Lee Jihye sinirli bir şekilde araya girdi.
“Bir terslik olduğunu bildiğiniz için gelmediniz mi? Tehlikede olan Dokja ahjussi değil, biziz!”
Yoo Sangah durumdan habersizdi.
“Buradan çıkalım, açıklayacağım.”
Kargaşayla birlikte bağlantılı mağaralardan sayısız canavar akıyordu.
Lee Jihye ürpererek mırıldandı.
“Kahretsin… Gong Pildu ahjussi burada olsaydı…”
Gerçekten de Gong Pildu burada olsaydı durum çok farklı olurdu. Stigması Silahlı Kale, kalabalık düşmanlara karşı son derece kullanışlıydı ve toplu katliam için biçilmiş kaftandı.
Ancak Kara Kale’nin birinci katında ondan ayrılmışlardı ve şu an nerede olduğu bilinmiyordu.
Ekibin tek tesellisi Yoo Joonghyuk’tu. Salt güç açısından bakıldığında, Gong Pildu’dan da Kim Dokja’dan da çok daha güçlüydü. Yumruğuyla bir dağı parçalayabilecek kudrete sahipti.
Yoo Joonghyuk, Yüz Adımlık İlahi Yumrukları ile yaklaşan canavarları savururken konuştu.
“Burada savaşmak dezavantajlı. Tavandan çıkacağız.”
En hızlı kaçış yolunu seçmiş, canavarların arasından bir yol açmıştı. Üstelik bunu neredeyse hiç mana harcamadan yapıyordu. Adeta bir insan tanktı. Hayır… Gerçek bir tank bile bu kadar güçlü olamazdı.
Yoo Sangah sordu.
“Kaçabilir miyiz?”
“Birkaç basamak yapacağım. Kendiniz atlayarak çıkın.”
Bu sözlerle Yoo Joonghyuk havaya yükseldi. Bu, Murim Dünyası’ndaki en güçlü geri dönenlerin kullanabildiği Hava Adımlarıydı. Ekip üyelerinin basabilmesi için canavar cesetlerinden bir kule inşa etti. Ardından tavandan geçip bir şeye yumruk atarak platform oluşturdu.
Normalde ekip için bunu yapmazdı. Fakat bu regresyondaki Yoo Joonghyuk farklıydı. Onu neyin değiştirdiğini kendisi bile bilmiyordu. Tam o sırada kulağında bir ses yankılandı.
[Oldukça beklenmedik bir durum. Sen ‘Enkarnasyon Yoo Joonghyuk’ musun?]
Reinheit’in sesiydi. Lee Jihye tavana doğru koşarken hayretle bağırdı.
“Ne yani, ölmedi mi o?”
Doğaldı.
Kara Kale’nin ikinci en güçlü varlığı birkaç taş parçasıyla ölmezdi. Yoo Joonghyuk Reinheit’e cevap vermedi. Bunun yerine yaptığı merdivenin tepesinde diğerlerini bekledi. Önce Lee Jihye, Lee Hyunsung ve Yoo Sangah tırmandı. Ardından Lee Gilyoung ve Shin Yoosung geldi.
Shin Yoosung geçmek üzereyken, Yoo Joonghyuk onun omzunu tuttu.
“Bizimle gelemezsin.”
“Huh?”
Shin Yoosung cevap veremeden Yoo Joonghyuk çocuğu tavandan aşağı itti. Aşağıda bekleyen canavarlar ağızlarını açtı. Lee Gilyoung bağırdı.
“Yoosung! Ne—? Ne yapıyorsun sen?!”
Öfkeyle Yoo Joonghyuk’a yumruk savurdu. Yoo Joonghyuk ise yumruğu hafifçe yakaladı.
“Sen de ona katılsan iyi olur.”
Ardından Lee Gilyoung’un çığlığı duyuldu. O da Shin Yoosung’la birlikte aşağı düştü.
-------------------------------------------------------------------------
Dionysos’un enkarnasyonu ayrıldıktan sonra, Han Sooyoung ciddi bir ifadeyle sordu.
“…Söylediği son şey de neydi öyle?“
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyor musun? Sana da mı filtrelendi?”
Duymamıştım. Ama ne demek istediğini aşağı yukarı tahmin edebiliyordum.
Muhtemelen tüm senaryoların ‘sonu’yla ilgiliydi. O hâlde filtrelenmesi doğaldı.
Hâlâ 10. senaryoya meydan okuyordum ve daha yeni başlamıştım. İstediğim her bilgiye ulaşamazdım.
Han Sooyoung huysuz bir ifadeyle bana bakıp küçük bir iç çekti.
“…Peki kaderin hakkında ne yapacaksın? Olimpos takımyıldızları bizzat uyarmaya geliyorsa durum epey tehlikeli olmalı.”
“Öyle görünüyor.”
“Kaderi tamamen durdurmanın bir yolu yok mu?”
“Tamamen kaçınılmaz değil. Gerçekleşmesi mutlak surette imkânsızsa, kader geri çekilir. Kader her zaman ‘olasılık’a bağlıdır.”
Tersinden bakarsak, gerçekleşme ihtimali pirinç tanesi kadar bile olsa, kaderden asla kaçamazdın.
Han Sooyoung bir şey düşünür gibi oldu.
“Spesifik bir bilgi yok mu? Sadece öleceğinden mi bahsediyor?”
“Şey…”
Aslında Dionysos, bu kehaneti bana söyleyerek büyük miktarda olasılık kaybetmeyi göze almıştı.
「 Enkarnasyon Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek. 」
Dürüst olmak gerekirse, bu benim için oldukça kafa karıştırıcıydı.
En çok sevdiğim kişi… Beni öldürecek miydi?
Kehanetin içeriğini söylemeden önce tereddüt ettim. Han Sooyoung konuştu. Ne diyeceğini bilemezmiş gibi yüzü önce soldu, sonra kızardı.
“En çok sevdiğin kişi mi?”
“Evet.”
“...Sevdiğin biri var mı ki?”
Nedense bu soru canımı sıksa da aynı zamanda ben de merak ediyordum. Aklımdan insanların yüzlerini geçirdim.
Bir miktar sevgi vardı... ama ‘sevdiğim’ biri yoktu. Gerçekten de ‘aşk’ kelimesi hayatıma en uzak sözcüktü.
“Dürüst olmak gerekirse yok diyebilirim.”
Sözlerim üzerine Han Sooyoung’un yüzü daha da kızardı.
“O zaman kaderin geri çekilmesi gerekmez mi?”
“İlk bakışta öyle görünebilir ama…”
“Yoksa şimdi birine âşık mı olacaksın? İlk görüşte âşık olan tiplerden misin?”
“Hiç yaşamadım. Yaşanması da pek mümkün değil.”
Kader mesajı üç kez tekrar edilecek kadar güçlüydü. Kafam karışmıştı. Yoksa gerçekten birine âşık mı olmuştum?
Han Sooyoung karmaşık ifademi görünce tekrar konuştu.
“Ya başka bir ihtimal varsa?”
“Nedir?”
“Aslında kader, kelimesi kelimesine yorumlanacak bir şey değildir. Yunan mitolojisini bilmiyor musun? Kehanetler asla doğrudan anlaşılmaz. Metafor ve sembollerle doludur.”
Han Sooyoung başını hafifçe yana eğdi.
“‘Enkarnasyon Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek’… Bu cümlede hangi sembol ya da mecaz olabilir?”
“Yani cümlenin düşündüğümüzden çok daha farklı bir anlama gelebileceğini mi söylüyorsun?”
“Hmm…”
Han Sooyoung bir yazardı. Bu tür yorumlarda beklenmedik derecede faydalı olabilirdi.
“Olası üç ihtimal var bence.”
“Neler? Söyle.”
“Birincisi. ‘Enkarnasyon’ kelimesinin özellikle başta geçmesinin bir sebebi olabilir.”
“...Enkarnasyon?”
Farkında olmadan gözden kaçırdığım bir noktaydı.
“Artık bir takımyıldız değil misin? Bu yüzden enkarnasyon olarak çoktan ölü sayılmaz mısın?”
Mantıklı bir varsayımdı. Ancak doğru olsaydı, takımyıldızı olduğum anda kaderin gerçekleştiğine dair bir mesaj görürdüm. Yani kader mesajlarının tekrar edilmesine gerek kalmazdı.
Han Sooyoung da eksik bir şey olduğunu fark etmiş olacak ki ikinci ihtimali ortaya attı.
“İkincisi, ‘en çok sevdiği kişi’ ifadesi başlı başına bir mecaz olabilir.”
“Yıldız Akışı’nda ‘kişi’ sayılabilecek başka ne var?”
“Um… Bir şeyin kişileştirilmiş hâli olabilir.”
Düşünsem de makul bir yorum bulamadım.
Bu arada Han Sooyoung’a baktım. Benim için tüm bu ihtimalleri düşünmesi gerçekten minnettar olmam gereken bir şeydi.
Onu izledim. Alacakaranlığın etkisiyle kirpikleri alışılmadık derecede uzun görünüyordu. Aslında Han Sooyoung biraz gençti ama… Fena görünmüyordu.
…Bir dakika. Az önce ne düşünüyordum ben? Dikkatli olmalıydım. Yanlış bir şey yaparsam Han Sooyoung’dan sağlam bir dayak yiyebilirdim. Dürüst olmak gerekirse, bu kadın tereddüt etmeden beni bıçaklayabilecek biriydi. Zaten bir kez bıçaklamıştı.
Han Sooyoung yeniden konuştu.
“Son olarak düşünmemiz gereken şey ‘ölüm’ kelimesi. Belki de bu ölüm, kelimenin tam anlamıyla ölüm değildir.”
“O zaman?”
“Sence insanlar ne zaman ölür?”
“Şey… Sanırım yaşamları sona erdiğinde. Kalpleri durduğunda ve nefes almadıklarında.”
Han Sooyoung, verdiğim cevaptan hayal kırıklığına uğramış gibi dilini şaklattı.
“Hayatta Kalma Yolları gibi bir romanı neden yıllarca okuduğun şimdi anlaşılıyor…”
“…Saçma bir tartışma başlatma. Ne demek istiyorsun?”
“Hiç Manhwa okumuyor musun? Normalde şöyle bir şey demeliydin: Bir insan gerçekten ne zaman ölür? İnsanlar tarafından unutulduğunda!”
“Onlar manhwa da neyse. Yani unutulacağımı mı söylüyorsun?”
“Sadece örnek veriyorum, aptal. Yıldız Akışı’nda bir takımyıldızı, unutulduğunda ölür. Benzer ihtimalleri düşünebilirsin.
Aslında kulağa imkânsız gelmiyordu. Yıldız Akışı devasa bir hikâyeydi ve hikâyeyle bağı kalmayan varlıklar doğal olarak silinirdi.
“İnsanlar beni neden unutsun? Toplu hafıza kaybı mı yaşayacaklar?”
“İsteyerek unutmayabilirler.”
Han Sooyoung’un yüzü bir anlığına tuhaf bir yalnızlıkla gölgelendi. Düşününce, onun hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Hayatta Kalma Yolları’nı kopyalayarak roman yazdığı dışında…
Hatta o intihal meselesi bile belirsizdi. Geçmişte intihal yapmadığını söylemişti ve Yalan Tespiti doğru söylediğini göstermişti.
Bir süre sonra sordum.
“O zaman ne demek istiyorsun?”
Han Sooyoung kelimelerini seçer gibi, karanlık bir ifadeyle konuştu.
“Kim Dokja, ölü insanlar hiçbir şeyi hatırlayamaz.”
Ne demek istediğini anlayınca refleks olarak Cennet’e doğru baktık.
…Yoksa?
Han Sooyoung önce konuştu.
“Geri dönmeli miyiz?”
“…Şimdi gidersek çok geç olur. Çoktan dört gün oldu. Zamanında yetişmemiz imkânsız.”
“O zaman?”
“Merak etme. Şimdiye en güçlü takviyenin ulaşmış olması lazım.”
“En güçlü takviye mi?”
“Tabii, onu oraya gönderenin ben olduğumu bilmiyor…”
Tam o anda havada bir mesaj belirdi.
[Kara Kale’de birisi senaryodaki ilk aşkınlığa ulaştı!]
Beklediğim gibiydi. O noktaya çoktan ulaşmış olmalıydı.
Uzaklarda felaket estiriyor olması gereken Yoo Joonghyuk’u düşündüm.
“Artık ana karakter gibi davranmaya başlamasının zamanı geldi.”
+
ÇN: Dokja 28, Han Sooyoung 26, Yoo Joonghyuk 28, Lee Hyunsung 28, Jung Heewon 27, Lee Gilyoung 11–12, Shin Yoosung 12, Lee Jihye 17 yaşında. Yoo Sangah’ın yaşı ise bilinmiyor.
+
Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono