Yukarı Çık




190   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   192 

           


191.Bölüm: 36.Kısım – Hikâye Ufku (3)
-------------------------------------------------------------------------

Hayatta Kalma Yolları’nda şöyle bir cümle geçiyordu:

   「 ‘Hikâyenin ufkunda’ yaşayan büyük şeytanlar. Onlar şeytan kral ya da şeytan türlerinden değil, büyük şeytanlardır. Dokkaebilerden nefret ettikleri kadar hikâyeleri arar ve arzularlar.」

Evet, bu cümle.

   「Senaryodan sürülürsen, geriye umut edebileceğin tek bir şey kalır. O da Ufkun Büyük Şeytanı’nın merhametini dilemektir.」

Dördüncü Duvar bunu benim için netleştirdi, söyleyecek bir şeyim kalmadı. Ufkun Büyük Şeytanı’na baktım. Çok yaşlı bir izlenim veriyordu. İlk bakışta bir avare gibi görünse de tanımak zor değildi. Çünkü her Ufkun Büyük Şeytanı’nın yanağında büyük bir şişlik olurdu. Bu yüzden bazı insanlar onlara ‘wenny adam¹’ derdi.

Havada ışık kıvılcımları belirdi ve wenny adam bir adım geri çekildi.

   “…Tuhaf. Büyük Şeytanın Gözleri’yle bile bilgilerini göremiyorum.”

Wenny adamın gözlerinde sarı bir parıltı vardı. Kişisel bilgilerimi ele geçirmeye çalışıyordu.

Büyük Şeytanın Gözleri.

Anna Croft’un gözleri de wenny adamınkiyle aynıydı. Bu doğaldı. Eminim Anna’ya Büyük Şeytanın Gözleri hakkındaki bilgiyi veren kişi oydu.

Ufkun Büyük Şeytanları, Bihyung’la kıyaslanamayacak kadar tehlikeliydi. Onu küçümsersem bir anda yutulurdum.

Bilerek geciktirdim ve ağzımı açtım.

   “Bilgilerim kâhinler tarafından bile okunamaz. Bilgi ağın biraz yavaş değil mi?”

Wenny adamın kaşları, gururu incinmiş gibi çatıldı.

   “…Geleceğimi biliyor muydun?”

   “Evet.”

   “Nasıl?”

   “Muhtemelen bunu almak için geldin.”

Dokkaebi yumurtasını çıkardım. Wenny adamın gözleri titredi. Bu yumurtanın içinde ne olduğunu biliyordu.

   “O ruh benim.”

Aynı anda büyük şeytanın yanağındaki şişlik uğursuzca kabarmaya başladı.

   “O ruhu başka bir paralel boyuttan buraya ben gönderdim. Ruhun sahipliği bana ait.”

O bir adım yaklaşırken geri çekildim.

   “Ne diyorsun?”

   “…Ruh Yeraltı Dünyası’ndan bana geri dönmeliydi. Sense araya girip onu ele geçirdin. Çok geç olmadan ruhu geri vermeni umuyorum.”

   “Geri mi vereyim? Ne saçmalıyorsun? Yıldız Akışı’nda kayıp eşya prosedürü mü varmış?”

Wenny adam hâlâ mesafesini koruyarak yumurtaya derin bir açgözlülükle bakıyordu. Yumurtaya baktım. İçindeki varlık, Yoo Joonghyuk’un 41. Regresyonundaki Shin Yoosung’du. Bir bakıma Ufkun Büyük Şeytanı haklıydı. Shin Yoosung’u felakete dönüştürüp bu boyuta gönderen kişi önümdeki wenny adamdı.

Wenny adamın yüzündeki kırışıklıklar arttı.

   “Kelimelerle oynamak istiyorsan eğer…”

   “Doğrudan ona soralım. Bu çocuğun kendi özgür iradesi var.”

Tereddüt etmeden yumurtanın yüzeyine dokundum ve sordum.

   “Yoosung, o senin efendin. Ne düşünüyorsun?”

Yumurta düzenli şekilde sallandı.

   “Hımm, anlıyorum. Yani hayır mı diyorsun?”

   “…Hey.”

Wenny adamı görmezden gelip yumurtaya tekrar sordum.

   “O zaman sen kime aitsin?”

Yumurta daha da şiddetli sallandı. Anlamış gibi başımı salladım.

   “Evet. Bir ruh kimseye ait olamaz. Tıpkı hiç kimsenin hikâyenin efendisi olamayacağı gibi.”

Bu sözleri duyan wenny adamın yüzünden keskin bir ifade geçti. Büyük Şeytanın Gözleri dönüyordu. İlginç bulmuş gibi gülümsedi.

   “Ne kadar komik, Kurtuluşun Şeytan Kralı. Benimle pazarlık etmeye mi niyetlisin?”

Yakalanmıştım. Gülümseyerek cevap verdim.

   “Aynen öyle.”

   “…Pekâlâ. Şimdiye kadarki davranışların ilginçti. Ancak pazarlık istiyorsan önce yumurtayı ver.”

   “Pazarlığın ne olduğunu bilmiyor musun? Olmaz. Bu çocuğa ihtiyacım var.”

   “O yumurtanın değerini bilmiyorsun.”

   “Hayır, biliyorum.”

Yumurta, gitmek istemezmiş gibi elime sıkıca yapışmıştı. Hafifçe okşadım.

   “Bu yumurtadan doğan varlıklar bir kanal açabilir.”

   “…Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?”

   “Büro’nun yetkisi dışında yayın yapabileceğim anlamına geliyor.”

Sözlerim üzerine wenny adam hafifçe irkildi. Şaşkın parmakları sakalına doğru gitti. Ekledim.

   “Başka bir deyişle, bu yumurta sayısız hikâye yaratma gücüne sahip. Bu yüzden istemiyor musun?”

Wenny adam son derece şaşırmıştı, bir süre sessiz kaldı. Sanki kalbimin içini aramaya çalışıyormuş gibi hissettim. Ancak Büyük Şeytanın Gözleri bile içimi göremezken o da göremedi.

   “…Yıldız Akışı’na karşı isyan mı başlatacaksın?”

   “İsyan mı? Kim bilir? Büro tüm Yıldız Akışı’nı mı yönetiyor?”

   “Bazen bir parça bütünle aynıdır.”

   “Bunun doğru olduğunu sanmıyorum ama… peki. Duymak istediğin cevap buysa…”

Wenny adamın gözleri bir kamera merceği gibi dönüyordu. Ne duymak istediğini biliyordum, bu yüzden gece gökyüzünü işaret edip bilerek bir devrimci gibi konuştum.

   “Siktiğimin dokkaebilerinin dünyasını yok edeceğim.”

Wenny adamın yüzü çarpıldı. Bu ürkütücü ifadenin ne anlama geldiğini biliyordum. Bu onun ‘gülümsemesi’ydi.

   “Hoşuma gitti.”

Wenny adamın gözüne girmek basitti. Sadece dokkaebileri suçlamam yeterliydi.

-------------------------------------------------------------------------

Ufkun Büyük Şeytanları ya da ‘wenny adam’ hakkında en yaygın bilinen hikâye muhtemelen ‘Urlu yaşlı adam²’ hikâyesiydi.

Hepimizin çocukken en az bir kez duyduğu bir hikâye.

İyi kalpli bir wenny adam dokkaebiler sayesinde urundan kurtulurken, kötü kalpli bir wenny adam dokkaebiler yüzünden bir ur daha kazanırdı.

Wenny adamın yanağındaki şişliğe bakıp sordum.

   “O hâlde iyi tarafta mısın, kötü tarafta mı?”

   “İnsanlar bunu hep merak eder. İyi olmam senin tarafını tutacağım anlamına gelmez.”

   “Şey, yanağında ur var. Doğal olarak kötüsün.”

   “Bu halk hikâyesi dünyaya yayılmıştır. Nesilden nesile aktarılan hikâyeler her zaman doğru değildir.”

   “Kötü olduğun giderek daha da netleşiyor.”

Wenny adam nöbet geçiriyormuş gibi titredi. Hayatta Kalma Yolları’na göre o ‘ur’, hikâyeleri depolamak için kullanılan bir ambar görevi görüyordu. İçindeki sayısız hikâye yeni bir sahip bulmayı bekliyordu.

Wenny adam sarkaç gibi sallanan sistem penceresine baktı ve konuştu.

   “İki şey istedin.”

Başımı salladım.

   “Biri senaryoya geri dönmek. Diğeri yeni bir ‘enkarnasyon bedeni’ elde etmek.”

   “Doğru.”

‘Wenny adam’, dokkaebilerin kanallarının ulaşamadığı yerlerde hareket eder ve Yıldız Akışı’nın karaborsa tüccarına benzer bir rol oynardı. Sürgün edilenleri senaryoya geri göndermenin karşılığında ödül alır, ayrıca kanalın elde edemediği eşsiz eşyaları saklardı. Elbette bedeli çok pahalıydı.

   “İkisine de yardımcı olabilirim.”

   “Tamam, o hâlde yardım et.”

   “Karşılığında yumurtayı ver.”

   “Hayır.”

   “O zaman yardım edemem.”

Kahretsin, yine başa dönmüştük. Dokkaebi yumurtasına sıkı sıkıya bağlı olduğu belliydi. Çiviyi sağlam çakmaya karar verdim.

   “Söyledim ya, yumurtayı veremem. Hem alsan bile kullanamazsın. Bu çocuk sadece beni dinler.”

   “Yoksa… yumurta senin hikâyeni yiyerek mi büyüdü?”

   “Kendi hikâyelerini dokkaebiyle karıştırmışsın, iğrenç birisin.”

   “Kes sesini. Sana başka bir şey vereceğim.”

   “Ne verebilirsin ki?”

   “Bir hikâye. En başta istediğin şey bu değil miydi?”

Yıldız Akışı’nda gerçekten değerli olan tek şey ‘hikâyeler’di. Bu yüzden wenny adam da ‘hikâye’ kabul ediyordu.

   “…Kedine oldukça güveniyorsun. Ne tür bir hikâye verebilirsin?”

   “Göstereyim.”

Hikâyelerimin listesini açtım.

+

   <Hikâye Listesi>

Kralsız Dünyanın Kralı

Olağanüstü Olana Göğüs Geren

Bir Yayıncıya Aşağılanmayı Tattıran

Felaketlerin Kralını Avlayan.

Dış Tanrıyı Öldüren.

Kurtuluşun Şeytan Kralı.



Silla Müttefik Kuvvetleri.

Böcek Katliamı.

+

Bu kadar çok hikâye biriktirmiş olacağımı hiç düşünmemiştim. Elbette efsanevi sınıf ve üzeri olanlar sadece altı taneydi ancak bu bir başlangıçtı. Muhtemelen 10. Senaryoya kadar bu kadar hikâye toplamış tek kişi bendim.

Nitekim wenny adamın yüzünde hafif bir hayranlık belirdi.

   “Özel olduğunu biliyordum ama bu… gerçekten etkileyici.”

Lüks bir mağazadaki müşteri gibi her hikâyeyi tereddütsüz inceledi. Özellikle efsanevi hikâyeleri gördüğünde gözleri derin bir ‘açgözlülükle’ doldu. Yanağındaki urun rengi kırmızıya dönmüştü; bu da heyecanını ele veriyordu.

   “Yumurtanın yerini doldurmak zor olmayacak.”

   “Elbette.”

   “Sadece bir tane mi seçmem lazım?”

   “Şimdilik.”

Elbette bu, hikâyenin değerine bağlıydı. Asla takas etmeyi düşünmediğim bazıları vardı. Onları vermek, beni takımyıldızı yapan her şeyi teslim etmekle eşdeğerdi.

Wenny adam hiç tereddüt etmeden bir hikâye seçti.

   “O halde Dış Tanrıyı Öldüren’i alıyorum.”

   “…Hiç vicdanın yok mu? Bu sahip olduğum tek yarı mit.”

Yarı mit sınıfındaki bir hikâyenin değeri parayla ölçülemezdi. Ufkun Büyük Şeytanı ile anlaşma ne kadar önemli olursa olsun, o hikâyeyi veremezdim. Üstelik Dış Tanrıyı Öldüren, başka bir dış tanrıyla karşılaştığımda işime yarayacaktı.

Wenny adam, fazla bir talepte bulunduğunu biliyormuş gibi dudaklarını şapırdattı.

   “O zaman bu da fena değil. Kralsız Dünyanın Kralı’nı seçiyorum.”

Başımı salladım.

   “O benim doğuş hikâyem. Veremem.”

   “Anlıyorum. O hâlde Kurtuluşun Şeytan Kralı…”

   “Beni tam teşekküllü bir takımyıldızı yapan şeyi vermemi mi istiyorsun? Statüm düşer.”

   “…Yazık. O hâlde Olağanüstü Olana Göğüs Geren nasıl?”

  “Onu ileride kullanmam gereken bir yer var. Üzgünüm.”

Şaşkına dönmüş wenny adam hüsranla bana baktı.

   “O halde bana hangi hikâyeyi vereceksin?”

   “Bunu vereceğim. Silla Müttefik Kuvvetleri.”

Bu, İpekli Brokarın Uyuyan Leydisi’ne ve Silla takımyıldızlarına yardım ederek elde ettiğim tarihsel sınıf bir hikâyeydi.

Wenny adamın yüzü buruştu.

   “Bunu vermenin hiçbir değeri yok.”

…Bu kadarı da biraz fazla değil miydi? İpekli Brokarın Uyuyan Leydisi bunu duysa gözyaşlarına boğulurdu. Bu, Silla’nın Tang Hanedanlığı ile el ele verip Han halkına saldırdığı büyük bir hikâyeydi.

   “O zaman Böcek Katliamı nasıl?”

   “Öncekinden daha iyi ama hâlâ sıradan bir hikâye.”

   “İkisini de vereyim. Gerekirse diğer tarihsel sınıf hikâyeleri de…”

   “Gerçekten pazarlık yapmaya niyetin yok galiba?”

Kahretsin, Bihyung gibi aptal değildi. Bihyung tazminat oranını %10’dan %0’a indiren biriydi.

Tereddüt etmeye devam ettim, wenny adam belirsiz bir şekilde gülümsedi.

   “Varlığını hâlâ nasıl sürdürdüğünü bilmiyorum da yeterince zamanın kaldı mı ki?”

Vücut sıcaklığımın öncekinden daha fazla düştüğünü hissedebiliyordum. Dördüncü Duvar’ın sözleri arasındaki aralık giderek uzuyordu.

   [Bedenin çökmekte.]

Wenny adamdan istediğim kadar kazanç elde edememiştim ve varlığım oldukça tehlikeli bir durumdaydı. Hemen bir senaryoya dönmez ya da en azından yeni bir beden almazsam bu çöküş hızlanacaktı.

   「 Aptal Kim Dokja düşündü: Kahretsin, ona hangi hikâyeyi vermeliyim? 」

…Zaten sinirliyim, şu anda bana bulaşma.

   「 O anda bir hikâye Kim Dokja’nın gözüne takıldı.」

Gözüme takılan şey… eh? Bir an duraksadım. Düşününce, böyle bir hikâye vardı.

   “O hâlde buna ne dersin?”

+

*¹ Wen: Yüzde büyüyen şişlik / yumru / ur / anlamlarına geliyor. Bu nedenle ‘Wenny Man’ ifadesi ‘Urlu Adam’ veya ‘Yüzü Yumrulu Adam’ şeklinde çevrilebilir. Yine de ben ‘Wenny Adam’ olarak devam edeceğim. ‘Wenny’ kelimesini çevirmek istemedim.

*² Bir zamanlar yüzünde büyük bir şişlik (wen) olan iyi kalpli bir yaşlı adam varmış. Bir gün odun keserken fırtınaya yakalanmış ve bir ağaca sığınmış. Gece olunca ormanda oni benzeri yaratıklar ortaya çıkıp eğlenmeye başlamış.

Yaşlı adam korksa da onların dansını izlerken kendini tutamayarak dansa katılmış. O kadar neşeli ve güzel dans etmiş ki oni’ler çok hoşlanmış. Onu ertesi gece yine gelmeye zorlamak için yüzündeki şişliği ‘emanet’ olarak almışlar. Böylece yaşlı adamın yüzündeki şişlik kaybolmuş.

Aynı köyde, yüzünde şişlik olan ama kıskanç ve huysuz bir başka yaşlı adam daha varmış. O da aynı şeyi yapmak istemiş. Ancak kötü ve isteksiz dans etmiş. Oni’ler kızmış ve ilk yaşlı adamdan aldıkları şişliği de onun yüzüne eklemişler. Böylece ikinci adamın yüzünde iki şişlik olmuş.

+




Çeviri: Sansanson

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

190   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   192