
193.Bölüm: 36.Kısım – Hikâye Ufku (5)
-------------------------------------------------------------------------
Donuk renkli yorganın dokusu tenine değdi.
Jung Heewon, böyle bir lüksün tadını en son ne zaman çıkardığını hatırlamıyordu. Her şey huzurluydu. Gece canavarlar tarafından saldırıya uğrama korkusu yoktu, eşyalarını çalmaya çalışan insanlara karşı tetikte beklemesi gerekmiyordu.
Ancak Jung Heewon bu huzurun uzun sürmeyeceğinin farkındaydı.
“Jung Heewon-ssi! Lütfen kapıyı açın!”
“Röportaj için geldik!”
Bir haftadır gazeteciler evin önünde bağırıp çağırıyordu. Perdelerin arasından patlayan flaşların ışığını görebiliyordu. Kameraların acımasız bakışları altında Jung Heewon güçlü bir deja vu hissine kapıldı.
“…Röntgenciler sadece takımyıldızları değil.”
[Takımyıldızı
Abisal Kara Alev Ejderhası, kıkırdıyor.]
[Takımyıldızı
Gizemli Entrikacı, düşüncelerine katılıyor.]
Üzerindeki tüm bakışlarla birlikte Jung Heewon yeni bir duygu hissetti. Senaryo başlamadan önce de biçimleri farklı olsa da benzer şeyler vardı: röntgenci bakışlar ve hayatta kalma mücadelesi. Bu açıdan bakıldığında, belki de ‘senaryo’ daha en başta başlamıştı. Sadece kimse bunun bir ‘senaryo’ olduğunu bilmiyordu.
Pencereden harap olmuş şehir bölgesini ve kapatılmış Seul Kubbesi’ni gördü. Seul Kubbesi’nden ayrılalı bir hafta olmuştu ancak Jung Heewon hâlâ gerçekten dışarıda olduğuna inanamıyordu.
“Heewon unnie! Yeni mi uyandın?”
“Ah, evet Jihye.”
Lee Jihye kapıyı hızla açarak içeri daldığında Jung Heewon çaresizce gülümsedi.
Seul Kubbesi’nden kaçışlarının üzerinden bir hafta geçmişti. Bu süre içinde pek çok şey olmuştu. Jung Heewon ve gruba, Gyeonggi bölgesindeki geçici hükümet tarafından ev tahsis edilmiş, ayrıca bazı soruları yanıtlamaları için bir enstitüye davet edilmişlerdi.
Sorular belliydi.
Seul Kubbesi içinde ne olmuştu?
İnternetteki söylentiler doğru muydu?
Onlar gibi kaç kişi vardı ve ne düşünüyorlardı?
Takımyıldızları ve senaryo neydi?
Başta Jung Heewon temsilci olarak sorulara dürüstçe cevap verdi. Fakat zamanla her şey sinir bozucu hâle geldi. Bunun ne anlamı vardı ki?
Güney Kore hükümeti çoktan ortadan kaybolmuştu. Şans eseri hayatta kalmış bazı milletvekilleri ve belediye meclis üyelerinden oluşan geçici hükümetin ise neler yaşandığına dair en ufak bir fikri yoktu. Buna rağmen, gelecekteki senaryolar karşısında ‘devlet’ sisteminin hâlâ anlamlı olacağına sıkı sıkıya inanıyorlardı.
Yeni çağa rağmen eski inançlara tutunanlara Jung Heewon’un söylemek istediği bir şey vardı.
—Önce ceketlerinizi ve kravatlarınızı çıkarın.
—Ha?
—Onlarla kaçmak zor olur.
Jung Heewon bakışlarını Lee Jihye’ye çevirdi. Her hâlükârda güvenebileceği tek kişiler ekip üyeleriydi.
“Yoo Sangah-ssi ne yapıyor?”
“Çocuklarla odada.”
Sorun şu ki, ekip üyeleri de iyi değildi.
“…Dokja ahjussi’nin kaybı büyük bir darbe oldu.”
Dürüst olmak gerekirse, o yanlarındayken her şey belirsizdi ama ortadan kaybolduğunda herkes yönünü kaybetmişti. Ekip üyeleri için Kim Dokja buydu. Herkesin amacı hayatta kalmaktı ancak hayatta kalma yolunu belirleyen Kim Dokja’ydı. Yönlerini kaybetmeleri ve dağılmaları doğaldı.
“Keşke Asker ahjussi’nin bahsettiği gibi bir kullanım kılavuzu bizde de olsaydı.”
“Hyunsung-ssi’den haber var mı?”
“…İlk gün orduya çağrıldı, hâlâ bir haber yok.”
Lee Hyunsung zaten bir askerdi; orduya çağrılması doğaldı. Lee Jihye homurdandı.
“Gerçekten aptal… Ben olsam gitmezdim. Bu dünyada ordunun ne anlamı var ki?”
Jung Heewon sözlerine katılıyordu ama Lee Hyunsung’u azarlamak istemedi. Herkes kayıpla farklı şekilde başa çıkıyordu. Çocuklar odaya kapanmıştı, Lee Hyunsung ise orduya dönmüştü.
Keşke mesele sadece bu olsaydı...
[Bir sonraki senaryo üç gün içinde başlayacak.]
Havada beliren mesajı görünce Jung Heewon yutkundu. Üç gün sonra cehennem yeniden başlayacaktı.
Daha karmaşık olan ise, bundan sonraki senaryoların geçmişte yaşadıklarından tamamen farklı olma ihtimaliydi.
[Artık sponsorların çağrısına yanıt verebilir ve onların belirlediği kişisel sınamaları alabilirsin.]
[Kişisel sınamalar gizli senaryolar olarak değerlendirilir ve ana senaryoyla çakıştığı takdirde ana senaryonun yerini alabilir.]
[Senaryo değişimi yalnızca 25. Ana senaryo başlamadan önceye kadar mümkündür.]
Onuncu senaryoyu geçmiş ve ‘kişisel sınamalar’ı açmışlardı. Jung Heewon henüz bunların ne anlama geldiğine dair net bir fikre sahip değildi.
Lee Jihye teselli eder gibi konuştu.
“Çok kafana takma. Usta, şimdilik büyük bir mesele olmadığını söyledi.”
“Yoo Joonghyuk-ssi’ye ne oldu?”
“Kim Dokja’nın ölümünden sonra nereye gitti bilmiyorum. Bildiğim Usta gibi davranmıyor...”
Gerçekten de Kim Dokja’nın ölümüne Yoo Joonghyuk’un tepkisi tuhaftı. Bir süre kırılmış bir insan gibi odasına kapanmış, ardından üç gün içinde döneceğini söyleyerek aniden ortadan kaybolmuştu.
“Han Sooyoung-ssi?”
“Bu sabah hükümet yetkilileriyle konuşmaya gitti. ‘Ekilen tohumları biçme zamanı geldi’ falan diyordu...“
“Hükümet mi? Onlardan ne bekliyor olabilir ki?”
Tam o sırada Jung Heewon’un aklına gecikmiş bir anı düştü.
—Bana bir şey olursa, sorgusuz sualsiz Han Sooyoung’u takip et.
Bu, Kim Dokja’nın ona bıraktığı sözlerden biriydi. Neden Han Sooyoung’la hareket etmeleri gerekiyordu? Yine de Kim Dokja söylediyse mutlaka mantıklı bir açıklaması vardı.
Jung Heewon ayağa kalktı.
“Dışarı mı çıkıyorsun?” diye sordu şaşkın Lee Jihye.
“Evet. Burada oturmaya devam edemem. Hazırlanmamız da gerekiyor.”
“O zaman ben de geliyorum.”
Bir şeye karar verdiklerinde tereddüt eden insanlar değillerdi. İkisi birlikte doğruca evden çıktılar.
Kapıyı açtıkları anda deklanşör sesleri üzerlerine yağdı.
“Jung Heewon-ssi! Ben Georyo Ilbo’dan bir muhabirim! Lütfen tek bir kelime edin!”
Seul Kubbesi’nden dönen yalnızca onlar değildi. Yaklaşık bin kişi hayatta kalmıştı. Bazıları yakınlarına ulaşıp yaşadıkları korkunç ayları anlatmıştı. Yine de gazeteciler ekip üyelerinin peşini bırakmıyordu. Sebebi basitti. O bin kişi arasında Jung Heewon ve arkadaşları senaryonun merkezinde yer alan ‘ünlülerdi’.
“Jung Heewon-ssi! İçeride ne oldu?”
“Kendo öğrenmiş olmanızın çok işe yaradığı söyleniyor, doğru mu?”
“Milli takım adayı olduğunuz yönünde söylentiler var…”
Mikrofonlarını ona doğru uzatan gazetecilere baktı. Hükümet, içeride yaşananları medyaya anlatmamasını istemişti. Zaten konuşmak da kolay değildi.
Ama… neden?
Bugün Jung Heewon bir şey söylemek istiyordu.
“İçeride ne olduğunu merak mı ediyorsunuz?”
Lee Jihye’nin elini bıraktı ve dışarıda dalgalanan pankarta baktı.
[Yangcheon-gu’nun Kahramanı! Yıkımın Yargıcı Jung Heewon’un sağ salim dönüşünü kutluyoruz!]
…Kahraman mı? Kendisi mi?
Yangcheon-gu çoktan yok olmuştu. Buna rağmen bu pankart asılmıştı, Jung Heewon artık buna katlanamıyordu.
“Ben sandığınız kahraman değilim. Milli takım adayı değildim ve kendoda da pek başarılı olamadım.”
Mikrofona konuşurken sanki tüm dünyaya sesleniyordu.
“Yıkım başlamadan önce, kıytırık bir barda çalışan sıradan bir barmendim.”
Sözleri gazeteciler arasında dalgalanma yarattı. Kimse buna inanamadı. Biri alay etti, bir başkası hafif kıskanç bir ifadeyle baktı. Tüm bu bakışların altında Jung Heewon tuhaf bir özgürlük hissetti. Artık eski ‘Jung Heewon’ değildi. Üzerindeki sayısız gözle bunu fark etti.
Gazeteciler soru yağmuruna devam etti. Bir barmen nasıl hayatta kalan son kişilerden biri olabilirdi?
Nasıl hayatta kalmış, nasıl ‘Yıkımın Yargıcı’ olmuştu?
[Takımyıldızı
Adaletin Kel Generali, hüzünlü gözlerle sana bakıyor.]
[Takımyıldızı
Tek Gözlü Maitreya, sözlerinle birini hatırlıyor.]
Takımyıldızlarının dolaylı mesajları her yerden geliyordu. Jung Heewon, duygularını tam anlayamadan ağzını açtı.
“Kim Dokja’yı tanıyor musunuz?”
[Takımyıldızı
Deniz Savaşı Tanrısı, başını sallıyor.]
[Takımyıldızı
Seo Ae Il Pil, bu ismi hatırlıyor.]
[Takımyıldızı
Hwangsanbeol’un Son Kahramanı, onu hatırlıyor.]
Takımyıldızlarının ardından bu kez gazetecilerin sesleri yükseldi.
“Kim Dokja mı?”
“O da kim?”
“Sanki daha önce duymuştum…”
Jung Heewon bunun komik olduğunu düşündü. Bilmiyorlardı. Elbette asla bilemezlerdi.
Jung Heewon hafifçe nefes aldı ve konuştu.
“Son hayatta kalanlar kendi güçleriyle hayatta kalmadılar.”
Bunu söylerken birden ağlayacak gibi hissetti. Gazeteciler hiçbir şey bilmiyor, soru sormaya devam ediyorlardı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
“‘Kim Dokja’ adı hayatta kalanlar listesinde yok ki?”
“Kim Dokja-ssi neden sizinle geri dönmedi?”
“O kişi şimdi nerede?”
Neredeydi? Jung Heewon bilmiyordu.
Ama bir dilek hakkı olsaydı…
“O kişi…”
Jung Heewon bakışlarını Seul Kubbesi’ne çevirdi.
“Geri dönecek. Kesinlikle.”
-------------------------------------------------------------------------
「 O sırada Kim Dokja, Şeytan Diyarı’nda gözlerini açtı. 」
“Heeeeeeok!”
Kusarken bağırıp gözlerimi açtım. Kalp atışlarımın sesi yabancı geliyordu.
Kalbimin etrafında altın bir aura belirdi ve kaba bir mana dışarı taştı. Parçalanmış olsa da bu hâlâ bir ejderha yavrusunun kalbiydi. Nakledilen maddenin güçlü manası sersemletmeye yetmişti.
Bunu düzgün kullanabilirsem, bir süre savaşta mana sıkıntısı çekmeyecektim.
[Nitelik
Lamarck’ın Zürafası, parçalanmış hikâyenin gücünü özümsemeni sağladı.]
Aslında parçalanmış bir hikâyeyi özümsemek tehlikeli bir fikirdi. Lamarck’ın Zürafası olmasaydı bunu yapmam imkânsız olurdu.
「 Lamarck’ın Zürafası, diğer evrimsel nitelikler arasında etkisi daha düşük olduğu için kabul görmez. Ancak yan etkileri en az olandır ve hikâyenin zayıflığını özümsemez. 」
Başka bir evrimsel nitelik olan ‘Darwin’in Şeytanı’nı elde etmiş olsaydım, altın ejderhanın hikâyesini yediğim anda ölürdüm.
Bu özümseme etkisinin iyi yanı, güvenliğimin garanti altında olmasıydı. Artık birden fazla canım yoktu.
[Hikâye parçası,
Genç Altın Ejderhanın Kırık Kalbi elde edildi.]
Bu hikâye parçasının asıl adı, ‘Dış Tanrı tarafından parçalanarak öldürülen genç bir altın ejderhanın kalbi’ idi. Ancak ben ‘Dış Tanrı tarafından parçalanarak öldürülen’ kısmını özümsememiştim.
İşte Lamarck’ın Zürafası’nın avantajı buydu. Hikâyenin özümseme oranı düşüktü ama zayıflık kısmı alınmıyordu.
[Yeni bedenin oluşturuluyor.]
[Yeni bedenin yaratılması, varlığının çöküşünü geciktirecek.]
[Bu etki geçicidir. En kısa sürede senaryoya dönmen tavsiye edilir.]
Yeni atan kalbimden mana akıyordu, biraz nefes alabildim. En azından doğuş hikâyemi kaybetme trajedisi artık yaşanmayacaktı. Bedenimin yeniden inşası şimdi başlıyordu.
‘Bir müttefiki tarafından sırtından bıçaklanan yoksul bir kılıç ustasının sağ kolu’nu yemeye başladım. Et koparmaktan ziyade, görülür görülmez parçalanan bir hikâyeyi dikizlemeye benziyordu.
[Hikâye parçası,
Yoksul Kılıç Ustasının Sağ Kolu elde edildi.]
Kafamda mı kuruyordum bilmiyorum ama sanki kılıcı biraz daha iyi kullanabiliyormuşum gibi hissettim.
[Nitelik,
Lamarck’ın Zürafası doygunluk sınırına ulaştı.]
[Yeni hikâye parçaları özümsemek için doygunluk seviyesini düşür.]
İki hikâye parçasını yedikten sonra kendimi daha iyi hissettim. Bir çöp yığınının üzerine oturdum.
“…Biraz soğuk.”
Acı eskisi kadar şiddetli değildi ama soğuk hâlâ derimi iğneliyordu. Bedenimin dayanıklılığı artmıştı fakat ‘sürgün cezası’ ortadan kalkmamıştı. Hikâyemi kaybetmenin bıraktığı büyük bir boşluk ve yalnızlık hissediyordum. İnsanların bir şeyi tekrar tekrar duymak, görmek ya da okumak istemesinin sebebini anlıyor gibiydim.
Tam o sırada bedenimde hafif bir sıcaklık dolaşmaya başladı.
[Biri senin hakkında konuşuyor.]
…Benim hakkımda mı konuşuyor?
[Hikâyen, Dünya Gezegeni’nde oluşturuluyor.]
Ne olduğunu anlıyordum. Dünya’da birileri benden söz ediyordu.
Kimdi acaba? Yoo Joonghyuk olamazdı. Lee Hyunsung? Jung Heewon? Shin Yoosung?
…Bilmiyordum. Yine de komikti. Birileri hikâyemi anlatıyordu. Birileri beni hâlâ hatırlıyordu…
[Yeni hikâye,
Kim Dogeza’nın Efsanesi, Barış Diyarı’nda oluşturuldu.]
…En azından adımı doğru yazsalardı.
Yıldızların görünmediği gece göğüne baktım. Burası hikâyenin ufkuydu. Yıldızları göremiyordum, yıldızlar da beni göremiyordu.
Bu yüzden o kibirli yıldızlar bilmeyecekti. Onların göremediği bir yerde, onları yok edecek hikâye henüz başlamıştı.
+
Çeviri: Sansanson