
195.Bölüm: 37.Kısım – Şeytan Diyarı’nın Manzarası (2)
-------------------------------------------------------------------------
“Aaahh! Bir Sürgün!”
“Ne, içeri nasıl girmiş?”
Beni gören enkarnasyonlar bağırmaya başladı.
Kalabalığın arasından koşarak geçip şehrin gölgelerine sığındım. Sürgün cezası yüzünden bedenimden kan misali hikâye parçaları dökülüyordu. Sağ kolum ve kalbimin çevresi yeni özümsediğim hikâye parçaları sayesinde nispeten dengelenmişti ancak geri kalan kısımlar farklıydı.
Enkarnasyonlar muhtemelen bunu görmüş, sürgün olduğumu anlamışlardı.
“Nereye gidiyorsun? Bildirmemiz gerekmez mi?”
“Boş ver… Zaten yakında ölür. Gidelim.”
Garip değildi. İlk kez bir sürgün görmüyorlardı. Sürgünlerden korkuyorlardı çünkü ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Bir ara sokağın duvarına yaslandım. Bana bakan insanlar hızla dağıldı. O sırada ortaya çıkan büyülü lokomotif de ortamın sakinleşmesinde rol oynadı.
Uğursuz siyah boyayla kaplı lokomotifi gören enkarnasyonlar dehşetle geri çekildi.
“Çekilin! Bir soylu geliyor!”
Lokomotif, endüstri kompleksinin merkezinden geçiyordu. Tam emin olmasam da başka bir endüstri kompleksinden gelen bir misafir gibiydi. Belki de Şeytan Diyarı’nın yüksek rütbeli bir soylusu içindeydi. Cennet’in Reinheit’ı kadar güçlü biri o lokomotifte olabilirdi.
Neler döndüğünü bilmiyordum; lokomotif bir sebeple Fabrikaya doğru hızla ilerliyordu. Yoldan geçen enkarnasyonlara aldırmadan hızlandı. Korkmuş halk homurdanmaya başladı.
“Gilobat’ın lokomotifine benziyor. Son zamanlarda sık görünmüyor mu?”
“Nereden bileyim? O soylu pisliklerin işi işte.”
“Bu kez öğrenmemiz gerek. 73. Şeytan Diyarı’nın birleşeceğine dair söylenti var.”
Oldukça ilginç bir konuydu; kulağımı konuşmaya verdim.
“Şeytan Diyarı birleşiyor mu? O dükler nihayet koca götlerini kıpırdattı mı?”
“Evet, Melledon ve Bercan hareketlenmiş. Syswitz bayağı tedirgindir şimdi.”
73. Şeytan Diyarı’nı yöneten dükün adı geçince diğer enkarnasyonlar da sohbete katıldı.
“Ha! O söylenti gerçek miydi? Ama... binlerce yıldır bu diyarı yöneten bir şeytan kralımız olmadı ki?”
“O zaman bu kez şeytan kral bizim bölgemizden mi çıkacak?”
Sorular yağarken konuyu ilk açan enkarnasyon utangaç bir şekilde konuştu.
“Kesin bilmiyorum. Söylentiye göre şeytan krallar arasında dolaşan bir kehanet mesajı varmış. Yeni bir şeytan kralın ortaya çıkışı gibi…”
“Dükler de kendilerinin o kişi olacağını düşünüyor olmalı.”
Hayatta Kalma Yolları’nda buna benzer bir konuşma görmüştüm. Bu tür söylentilerin ortaya çıkma zamanıydı.
Gerçekten de mükemmel bir zamanda gelmiştim.
Şeytan Kral...
Uzaklaşan lokomotife baktım. Endüstri komplekslerinin de kendi hiyerarşisi vardı. ‘Soylular’ kompleksleri yönetenlerdi.
‘Vatandaşlar’ farklı seviyelerdeki enkarnasyonlardı. Hikâyelerini kaybedip düşenler ise ‘tasfiye köleleri’ olurdu.
Şimdilik sadece bu üç sınıf vardı. Ancak bir şeytan kral ortaya çıktığında her şey değişirdi.
Şeytan Kral… Bir şeytan diyarını yöneten hükümdar, bir dünyada mutlak güce sahip kişi. Buradaki hiçbir türün şeytan krala itaatsizlik etme şansı yoktu.
Şeytan Diyarı’nda şeytan krallar, masal sınıfı bir takımyıldızı kadar güçlüydü. Belki de 73. Şeytan Diyarı’nın dükleri böyle bir şeytan kralın ortaya çıkmasını engellemeye çalışıyordu.
Bir şeytan kral doğduğu anda mevcut güç düzeninin yıkılması an meselesiydi.
Yine de bir şeytan kral doğmalıydı.
Şeytan Diyarı’na gelme sebebim buydu.
–İkinci bilgi. ‘Etika Saat Dükkânı’nı ara.
Yeni bir mesaj geldi. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Karanlığın içinde wenny adamın silik enerjisi hissediliyordu. Neyse ki wenny adam sağduyudan yoksun değildi.
Dokkaebiler arasında ‘ahlakı bir wenny adamdan öğrenmiş’ diye bir söz vardı ancak bu, dokkaebilerin wenny adamlardan nefret etmesindendi...
–Orada istediğini elde edebileceksin.
Hafifçe başımı salladım. Wenny adam yeniden kayboldu.
Etika Saat Dükkânı.
Görünüşe göre wenny adam, Şeytan Diyarı’nın senaryosuna girme yöntemini biliyordu. Aslında saat dükkânıyla ilgili bilgi Hayatta Kalma Yolları’nda da vardı. Yine de gereksiz dikkat çekmemek için bilgiyi ondan istemiştim. Olasılık kurallarına uygun hareket etmek gerekiyordu.
Parçalanmak üzere olan sol koluma baktım. Saat dükkânına gidiyorum diye senaryoyu hemen elde edemezdim. Bunun yerine, sürgün cezasını hafifletmenin bir yolu vardı. Etika Saat Dükkânı en başından beri bu amaç için var olan bir yerdi.
Hiç oyalanmadan harekete geçtim.
Burada değil. Bu sokak değil.
Parçalanmış hikâyenin görünmemesi için yakamı kaldırıp endrüstri kompleksinin ara sokaklarında koşmaya başladım. Ancak saat dükkânını bulamıyordum. Doğaldı. Şeytan Diyarı’nda saat diye bir şey yoktu. Böyle şeyler yalnızca insan gibi ömrü kısa varlıklar için anlamlıydı.
Hayatta Kalma Yolları’nı okuyabilseydim bulmak daha kolay olurdu. Ortada telefon da olmadığından metin dosyasını okumanın hiçbir yolu yoktu. Bilseydim, önceden Bihyung’dan bana bir telefon hazırlamasını isterdim...
Sonunda riski göze alıp birine Etika Saat Dükkânı’nın yerini mi sormalıydım?
Tam o sırada biri omzuma çarptı.
“Gözlerin süs diye mi var lan?”
“Ah, özür dilerim…”
“Özür dilesen ne olacak? Senin yüzünden parçaları düşürdüm! Sikeyim!”
Karşımda aşağı yukarı on beş yaşlarında biri vardı. Mekanik parçalar taşıyan güzel bir genç adam, soğuk gözlerle bana bakıyordu.
“Şey… gerçekten üzgünüm.”
Küfretmeye gerek var mıydı diye düşünürken çocuk benden hızlı davrandı.
“Madem üzgünsün, çabuk topla o zaman!”
Yakışıklı dudaklardan dökülen sert sözler karşısında ezilip yere saçılan parçaları toplamaya başladım. Sanki eski ‘Kim Dokja’ bir anda geri dönmüştü.
Parçaları biraz fazla hızlı toplamış olmalıyım ki çocuk güldü.
“Kahretsin, bu seferlik affediyorum. Bir dahakine dikkat et.”
Çocuk, parçaları alıp özgün bakışlarını üzerimde gezdirdi ve yeniden koşarak uzaklaştı. Ama neden? Yüzünü gördüğüm anda, sanki enseme bir çekiçle vurulmuş gibi hissettim. Mesele, benden küçük biri tarafından azarlanmış olmam değildi.
O çocuk...
Her fantezi romanında olduğu gibi Hayatta Kalma Yolları’nda da güzel ve yakışıklı karakterler vardı. Bu güzel karakterler arasında ‘Yoo Joonghyuk’u bile gölgede bırakacak kadar göz alıcı; adeta yüzüne çarpan bir tokat gibi.’ diye tarif edilenler bulunuyordu. Barış Diyarı’nda karşılaştığım Kyrgios Rodgraim böyle bir örnekti.
Ama bu evrende, Kyrgios’tan bile daha güzel insanlar vardı. Böyle durumlarda hangi ifade kullanılırdı?
「Çocuk, Yoo Joonghyuk’un yanaklarına iki kez tokat atılacak kadar güzeldi.」
Üstelik bu tasvir Hayatta Kalma Yolları’nda yalnızca üç kişiye verilmişti.
“Buldum seni.”
-------------------------------------------------------------------------
Kocaman yolun karşısında dükkânın rafı tamamen parçalanmıştı.
‘Kahretsin, şimdiden üçüncü kez oluyor. Üstelik üzerinde iş olan bir raftı.’
Etika’nın saatçisi Aileen, küfrünü bastırıp sakin bir gülümsemeyle sordu.
“Ne yapıyorsunuz?”
“Ne mi yapıyoruz? Üçüncü kez yaşadıktan sonra hâlâ anlamadın mı?”
“Hayır, ben de bunu söylemek istiyordum. Bir saat dükkânı sahibinden ne istiyorsunuz?”
Aileen, karşısındaki iki şeytana bakarken gergindi.
Şeytan Baron Melen. Şeytan Kont Silocke.
İkisi de Syswitz Endüstri Kompleksi’nin ünlü soylularındandı.
Şeytanlardan biri, uzamış kollarını gererken kahkaha attı.
“Keuk!”
Aileen çenesine aldığı darbeyle inledi. Şeytan Kont Silocke, Aileen’in beyaz teninde kalan yarayı dikkatle incelerken güldü.
“Kesinlikle sıradan bir saatçi değilsin. Yine de dükün üç kez ziyaret edeceği kadar ahım şahım da değilsin. Bu, sazdan çatılı bir kulübeye yapılan üçüncü mütevazı ziyaret değil. ‘Yatan Ejderha’¹ nedir biliyor musun?”
“...Ne olduğunu bilmiyorum da geçen sefer istediğinizi zaten yapmamış mıydım? Bu sefer size yardım edemem.”
Saat dükkânının içindeki hava donmaya başladı. Bu bir şeytan soylusuna ait güçtü. Aileen’in yüzü korkudan soldu, bedeni titredi.
“Ne oluyor Aileen? Kişisel borç meselesi mi?”
Saat dükkânının önünde biri duruyordu. Silocke kapıdaki genç adamı görünce kaşlarını çattı.
“Sen saat dükkânının ağzı bozuk piçisin. İdam mı edilmek istiyorsun?”
“Onunla ben ilgilenirim.”
Şeytan Baron Melen çocuğun boynunu kavrayıp havaya kaldırdı. Güzel çocuk, şunu kendisine söyleyen Melen’e baktı:
“Her gelişimde aynı şeyi düşünüyorum; gerçekten çok güzelsin.”
“Ben de seni her gördüğümde aynı şeyi düşünüyorum; gerçekten iğrençsin.”
Melen’in sol eli çocuğun karnına çarptı. Bir şeyin patlama sesi duyuldu ancak çocuğun gözleri hiç değişmedi. Melen o gözlere bakarak güldü.
“Bu güzellik dükün cariyesi olmak için yeterli.”
“Saatlik ücret ne kadar? Beğenmezsem gelmem…”
Bir kez daha bir yere vurulan bir şeyin sesi duyuldu. Aileen’in yüzü çocuğun kanlı ağzına bakarken sertleşti.
“Onu rehin alalım.”
Şeytan bunu söyledikten sonra ellerini şaka yapmış gibi geri çekti.
“Huhu, kim böyle bir şey yapar ki? Bizler beyefendiyiz.”
Genç adam yere düştü ve inledi.
“Yani teklifi reddediyorsun? Dük’e böyle mi ileteyim?”
“Evet. Üzgünüm ama…”
Şaşırtıcı biçimde ortam biraz yumuşadı, Aileen derin bir nefes aldı. Bu işi yapmak istememişti. Teklifi kabul ederse binlerce vatandaşı feda etmiş olacaktı.
Silocke anlamış gibi başını salladı.
“O hâlde gecikmiş vergilerini tahsil edeceğim. Dük bunu özellikle istedi.”
“Vergi mi? Şimdiye kadar vergiden muaftım…”
“Şimdiye kadardı. Artık değil.”
Tahmin ettiği gibi, öylece sıyrılıp gitmesinin bir yolu yoktu. Aileen dudağını çatlayana kadar ısırdı.
“…Ne kadar?”
“50.000 jeton.”
50.000 jeton.
Aileen için korkunç bir meblağdı. Başka senaryo alanlarında farklı olabilirdi ancak Syswitz Endrüstri Kompleksi’nde jeton en değerli para birimlerinden biriydi.
“Burada neredeyse hiç takımyıldızı yok! Bu kadar büyük bir para…”
“Ödemezsen şu ufaklığı alırım. Dükün cariyesi olursa 50.000 jeton alabilirsin.”
Tehdit edilen çocuk umursamaz bir şekilde ıslık çaldı.
“Vay be! 50.000 jeton! Aileen, vergiyi ödeme de parayı al.”
“...Yakında o arsız ağza çığlık attıracağım.”
“Harbi mi? Siktir, sabırsızlıkla bekliyorum.”
Çocuğun sözlerine rağmen Aileen’in yüzü umutsuzlukla doluydu. Bu çocukla uzun bir geçmişi vardı. Yüzeyde ne kadar pis konuşsa da, içinde bambaşka şeyler düşündüğünü biliyordu. Şeytan kontun ağzından son bir uyarı çıktı.
“Aileen Makerfield. Dük’ün teklifini kabul et. Bilgin olsun, bu son teklif.”
Aileen vatandaşların başkanıydı. Bu konuma güçlü iradesi sayesinde gelmişti. Tereddüt etti, ardından konuşmak için ağzını açtı.
“Ben...”
Tıkır.Tam o anda biri saat dükkânına girdi.
-------------------------------------------------------------------------
“Ne?”
Beni ilk karşılayan saat dükkânının sahibi değildi. Davetsiz misafirden hoşnut olmayan şeytan soylularını gördüm. Dışarıda durumu kabaca duymuştum; ne olduğunu biliyordum.
Güzel genç adam yerde yatıyordu. Gözleri nefretle doluydu.
Şeytanlara değil, yakışıklı çocuğa bakarak cevap verdim.
“Bir müşteri…”
Sözüm nazikti ancak şeytanların yüzleri sertleşti.
“Vatandaş mısın? Nereden geldiğini bilmiyorum ama çık git. Şu anda vergi topluyoruz.”
“Vergi... Yani çok kazanınca çok ödediğin, az kazanınca da yine çok ödediğin şey mi?”
“Ne?”
Şeytan soylularının yanından geçip dükkân sahibine yaklaştım.
“Hey! Bekle!”
Şaşkına dönen şeytan soyluları kollarını uzatıp beni yakalamaya çalıştılar ama yetişemediler. Hafifçe sıyrılıp geçmem karşısında yüzleri değişti.
Onlarla ilgilenmek yerine kırık raftaki saatlere göz gezdirdim. İçlerinden birini dikkatle elime aldım.
“Burada güzel şeyler var.”
Aileen bir şeyler sezmiş gibi yanıma yaklaştı.
“…Güzel şeyler her zaman vardır. İyi bir sahip ise nadiren çıkar.”
Gülümsememe engel olamadım. Bu gerçekten Hayatta Kalma Yolları’nın tonuydu.
Lindberg gezegeninin büyü mühendisi, Aileen Makerfield.
Gergin Aileen’e baktım. İçinde bir ibre tik tak ediyor olmalıydı. Aniden ortaya çıkan bu şüpheli müşteri onun için bir umut ışığı mı olacaktı, yoksa cehenneme iten kişi mi?
Endişesini biraz hafifletmeye karar verdim.
“Özel bir şey sipariş etmek istiyorum. Benim için yapabilir misin?”
Aileen’in gözleri büyüdü. Buraya ‘özel’ bir şey için gelen tek tip müşteri vardı.
Şeytan soylularına bakıp temkinli bir sesle sordu.
“…Komisyon ücreti ne kadar?”
Gülümseyerek ona baktım, ardından bana dik dik bakan şeytan soylularına döndüm.
“50.000 jeton.”
+
Liu Bei’nin, Zhuge Liang’ı hizmetine almak için onu üç kez ziyaret ettiği Üç Krallığın Romantizmi’ndeki ünlü bölüm.
~
Han Hanedanlığı’nın çöküş döneminde savaş ağaları arasında güç mücadelesi sürerken, idealist lider Liu Bei, ülkeyi yeniden düzenleyebilecek üstün zekâya sahip bir stratejist arar. Herkes ona, kırsalda inzivaya çekilmiş genç bir bilge olan Zhuge Liang’ı önerir.
Liu Bei, iki yeminli kardeşi Guan Yu ve Zhang Fei ile birlikte Zhuge Liang’ın kulübesine gider:
İlk ziyaret: Zhuge Liang evde değildir.
İkinci ziyaret: Yine görüşemezler; Liu Bei sabırla geri döner.
Üçüncü ziyaret: Liu Bei bizzat bekler, saygısını ve samimiyetini gösterir.
Bu ısrar ve alçakgönüllülük Zhuge Liang’ı etkiler. Sonunda Liu Bei ile görüşmeyi kabul eder ve ünlü Longzhong Planı’nı açıklar: Çin’i üç güce bölerek denge kurma stratejisi. Böylece Liu Bei’nin baş stratejisti olur ve Shu Han devletinin temelleri atılır.
+
Çeviri: Sansanson