Yukarı Çık




200   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   202 

           


201.Bölüm: 38.Kısım – Sahte Devrimci (3)
-------------------------------------------------------------------------

Kapı açıldı ve orta yaşlı bir adam göründü. Saçları beyazdı ve üzerinde kirli bir önlük vardı. Yanağındaki silik yara izi, yüzünde bulunabilecek tek ‘güç’ belirtisiydi. Bir ‘muhafız’a hiç benzemiyordu.

Aileen adama inanamaz bir şekilde baktı ve tereddütle yerine geri oturdu.

   “Muhafız sen misin?”

   “Evet.”

   “...Gerçekten mi?”

   “Böyle tepki vereceğinden endişelenmiştim.”

Aileen orta yaşlı adamın sözlerini duyunca bana baktı. Ben de ona gülümsedim.

   “Söylemiştim ya. Yakınımızdalar.”

   “Ama bu kadar da yakın…”

Muhafız, daha önce bana mezeleri hazırlayan meyhane sahibiydi. Elbette en başından onun muhafız olduğunu tahmin etmiştim. Hayatta Kalma Yolları’nda ortaya çıkan muhafıza çok benziyordu. Ayrıca beni kurtaracağını da biliyordum. Bilmeseydim kendimi devrimci ilan etmezdim.

Aileen sordu.

   “Neden şimdiye kadar sessiz kaldın? Gerçekten muhafızsan insanları kurtarmak için birçok fırsatın vardı.”

   “Puanlarımı biriktirmem gerekiyordu. Bir muhafızın toplamda sadece beş kez kurtarma hakkı olduğunu biliyorsun.”

   “Biliyorum da beşini de kullanmaman…”

   “Başkasını kurtarsaydım…”

Meyhane sahibi bana bir an baktıktan sonra devam etti.

   “Devrimci ölmüş olurdu.”

   “Devrimcinin ortaya çıkacağından emin gibi konuşuyorsun.”

   “Hep bekliyordum. Herkes senin gibi vazgeçmedi.”

   “…Bana mı dedin sen?”

Ortam gerilmeye başlamıştı. Jang Hayoung hemen araya girdi.

   “Tamam tamam, Aileen, Meyhane Sahibi. Kavga etmeyi bırakıp bundan sonrasını düşünelim. Muhafızın ortaya çıkması bizim için iyi değil mi?”

Konuyu ustalıkla değiştirişine hayran kaldım. Jang Hayoung, Hayatta Kalma Yolları’ndaki en sıra dışı kişilerden biriydi. Küfürbaz, burada kalmak isteyen biriydi ama aslında insanların kalbini herkesten iyi anlayan mükemmel bir arabulucuydu.

Jang Hayoung öksürüp meyhane sahibinin omzuna vurdu.

   “Yine de şaşırdım doğrusu. Sadece yemek yapmada iyi sanıyordum seni. Gerçekten bize bir ipucu veremez miydin?”

   “İyi bir aşçının birçok sırrı olur. Devrimci demişken, önceden yaptığım yemekleri nasıl buldun?”

   “Maalesef yeme fırsatım olmadı. Birileri hepsini yedi.”

Jang Hayoung gözlerini bana dikti, meyhane sahibi kıkırdadı. Zar zor yumuşayan havayı Aileen, bir anda bozdu.

   “Şimdiden müttefikmiş gibi gülüyorsunuz. Farkında değil misiniz? Oyun çoktan başladı.”

Jang Hayoung iyi bir arabulucuysa, Aileen de deneyimli bir stratejistti. ‘Yatan ejderha’ seviyesinde olmasa da bir devrimcinin şüphe etmesi gereken noktayı işaret etti.

   “Biliyorum.”

Aslında söylediği şey, Devrimci Oyunu’nda geçen bir cümleye karşılık geliyordu.

   「Aynı taraftakileri toplamak önemlidir. Ancak en önemli şey düşmanın kimliğini ortaya çıkarmaktır.」

Kimin düşman, kimin dost olduğunu ayırt etmek kolay değildi. Çoğu devrimci bu noktayı aşamadığı için başarısız olup kendi kendini yok etmişti.

Meyhane sahibi bakışımı karşılayıp buruk bir gülümseme takındı.

   “Acaba, benden şüphe mi ediyorsun? Dükün muhbiri olduğumu mu düşünüyorsun?”

Hiçbir şey söylemeden güldüm. Onun gerçekten muhafız olduğunu zaten biliyordum. Bu tavrım benim dışımdakiler içindi.

   “Önce tanışmayla mı başlasak?”

   “Ben Mark. Ya sen?”

   “Yoo Joonghyuk.”

   “Yoo Joonghyuk mu? Hm. Sanki bu ismi daha önce duymuş gibiyim…”

Dünya senaryoları yayılıyordu. Bu yüzden Şeytan Diyarı’nda ‘Yoo Joonghyuk’ ismini hatırlayan biri olabilirdi. Gerekirse bu kozu kullanabilirdim. Ayrıca elde ettiğim birkaç hikâye parçası da vardı...

   “Her neyse, konuya gelelim. Dükün muhbiri değilim. İnanması zor ama dürüstüm.”

   “Hayır, sana inanıyorum.”

   “İnanıyor musun?”

   “Evet. Gerçekten muhafızsın.”

Mark aptala bakar gibi bana baktı.

   “…Ne yaşandığını bilmiyorum ama sanırım testi geçtim?”

   “Haklısın. Devrimci Ordusu’na hoş geldin.”

Şaşkın Aileen bu ani sonuç karşısında bağırdı.

   “Hayır, bir dakika!”

   “Bu kişi, devrimci bildirisini yaptıktan hemen sonra geldi. Dük’ün muhbiri bu kadar hızlı tepki veremezdi. Son Devrimci Senaryosu 30 yıl önceydi.”

Aileen, hızlı açıklamam karşısında kısa bir duraksadıktan sonra devam etti.

   “Yanlış değil ama bunun yeterli kanıt olduğunu düşünmüyorum.”

   “Ben düşünüyorum. Bu kişinin muhafız olduğundan eminim.”

   “Nasıl?”

   “Tıpkı senin Lindberg’in bir mühendisi olduğundan emin olduğum gibi.”

   “Nasıl olur da sen...”

   “Şuradaki Aslan’ın aslında Jang Hayoung olduğunu ve Dünya’dan geldiğini de biliyorum.”

   “Hey! Mahremiyetim.. !”

Aileen’in, Jang Hayoung’un tepkisini görünce ifadesi değişti.

   “Sen... nitelik bilgilerini görebiliyor musun?”

   “Gerektiği kadarını.”

Aslında Mark’ın nitelik bilgilerini çoktan kontrol etmiştim. Aileen tam olarak anlamadı ama sonunda ikna oldu.

   “Alışılmadık bir yeteneğin var. Şimdiye kadar nitelik bilgilerine göz atmayı sağlayan bir yetenek görmemiştim.”

   “Benim yeteneğim özeldir.”

   “…Böyle bir yeteneğe sahip olmana sevindim. Yine de durum oldukça umutsuz.”

   “Bence oldukça umut verici.”

Aileen yarı gönülsüz bir kabullenişle iç çekti ve konuştu.

   “Bununla birlikte, Sahte Devrimci Ordusu kurulmuş oldu.”

   “…Sahte Devrimci Ordusu mu? Bu ne demek?”

Bunu duyunca durumumun biraz karmaşık olduğunu hatırladım. Önce bir açıklama yapmalıydım. Buradaki insanlar, bu senaryonun sonuna kadar yanımda götürmem gereken kişilerdi.

Gerçek bir devrimci olmadığımı, ancak devrimi başarıya ulaştırabilecek biri olduğumu onları ikna ederek anlatmak için biraz zaman harcadım.

   “Ne?!”

   “…Sen devrimci değil misin?”

Sözlerim bitmeden iki kişi bağırdı. Düşününce, şirkette her proje açıkladığımda da hiçbir zaman iyi bir değerlendirme almamıştım. Benim yüzümden puanlarını tüketen Mark ise adeta ruhunu kaybetmişti.

   “Saçmalık. Sahte bir devrimci, zavallı bir muhafız, Sivil Konsey başkanı ve aklı havada bir velet... Dalga mı geçiyorsunuz?”

   “Aklı havada velet mi? Hey, çok konuşuyorsun Mark!”

   “Kavga etmeyi bırakın. Durum ortada, bundan sonra ne yapacağımızı düşünmeliyiz.”

   “Sahte Devrimci Bey, bir planınız var mı?”

   “Hazırlamam gereken birkaç şey var.”

Planımı gruba kısaca anlattım. Yorgun ve bitkin görünen insanların ifadeleri, konuştukça ciddileşti. Hikâyenin sonunda, Sahte Devrimci Ordusu’na katılan Mark konuştu.

   “Kesinlikle, şu anda ihtiyacımız olan önlemler bunlar.”

   “Katılacak mısın?”

   “Başka seçeneğim yok. İlk olarak ne yapacaksın?”

   “Yüzümü değiştirmem lazım.”

Hikâye parçası, ‘Cinsel İlişkiler Yüzünden Ölen Bir Çapkının Yüzü’nü çıkardım.

Mark şaşkın görünüyordu.

   “Yüz mü? Bu planda yoktu...”

   “Dünyadaki en önemli şeyler planlara dahil edilmez.”

   “Neden yüzün peki?”

   “Devrimci olmak için yakışıklı olmam gerekmez mi? Hadi biraz el atın.”

-------------------------------------------------------------------------

Aynı anda Kont Silocke ve Han sokaklarda yürüyordu. Silocke yürürken yan gözle Han’a baktı.

   “Hey Han.”

   “Ne var?”

Silocke bu cevaptan pek memnun olmasa da karşısındaki kişi ‘Asmodeus’ ile bağlantı halindeydi. Han gönüllü olarak onunla hareket ettiğine göre yakınlaşmaları kötü olmazdı.

   “…Sanırım aslında bir şeytan değildin. Nereden geldiğini sorabilir miyim?”

Beklenmedik şekilde Han cevap verdi.

   “Dünya denen bir yerden.”

   “Dünya! Ah, o ismi daha önce duymuştum.”

   “Öyledir. O gezegen bu aralar oldukça meşhur.”

   “Asmodeus’un dikkatini çektiğine göre epey yetenekli olmalısın?”

   “Epey yetenekli mi?”

Han’ın yüzünde beliren gurur ifadesi Silocke’u biraz şaşırttı. Gerçekten bu kadar büyük biri olduğu için mi böyle davranıyordu?

   “Eskiden neydin? Bir kılıç ustası mı? Yoksa yüce büyücü mü?”

   “Benzer sayılır.”

   “Nedir peki?”

   “Büyük bir şirketin departman müdürüydüm.”

   “Büyük bir şirket mi? O da ne?”

   “Hmm... bilmiyor musun?”

Han kısa süre düşündü.

   “Açıklamam gerekirse, nebulalara benzeyen bir topluluk diyebilirim.”

   “...Nebula mı!”

   “Sadece benzetme yapıyorum.”

   “O zaman bir ‘takımyıldızı’ mıydın?”

   “Hayır ama benzer bir metafor.”

   “O hâlde... gerçekten inanılmazsın.”

Silocke, ‘şirket’ ya da ‘departman müdürü’ gibi kelimeleri anlamıyordu ama Han’ın açıklamasını duyunca ister istemez şaşkınlık hissetti. Han’ın Asmodeus’la nasıl bağlantı kurduğunu az da olsa anlamış gibiydi.

   “…O da ne?”

Soylular bölgesi ile vatandaşlar bölgesi arasındaki geçitte devasa bir barikat inşa ediliyordu. Açıkça bir demir kapıydı bu.

Silocke sinirli bir sesle bağırdı.

   “Hey, Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?”

Barikatta çalışan bir vatandaş cevap verdi.

   “Ah, bir soylu.”

   “Ne yaptığınızı sordum!”

   “Bakınca anlamıyor musun? Yolu kapatıyoruz.”

Pişkin ses tonu Silocke’yi biraz afallattı.

   “Bunu size kim yaptırıyor?”

   “Başkanın emri. Şimdilik soylular vatandaşların arasına giremez.”

   “Ne saçmalık lan bu? Ne hakla... hemen kaldırın o barikatları! Yoksa ikinizi de derhal çöplüğe attırırım.”

Vatandaşlar onun vahşi kükreyişi karşısında irkilip geri çekildi. Tam o sırada vatandaşların arkasından başka bir ses duyuldu.

   “Kendine güveniyorsan, dene bakalım.”

Konuşan vatandaş diğerlerinden farklıydı. Kimliği bilinmeyen bu kişi bedeninden güçlü bir baskı yaydı. Silocke gerilip geri adım attı.

Çoğu vatandaş soylulardan daha zayıftı. Ancak bu herkes için geçerli değildi. Gizemli boyutsal gezginler vardı ve bazılarının gücü şeytan soylularla bile boy ölçüşebiliyordu.

   “Sırf bir devrimci ortaya çıktı diye mi bunu yapıyorsunuz? Onu öldüremeyeceğimizi mi sanıyorsunuz?”

Vatandaşların soylulara karşı asla ayaklanmamasının nedeni, Gece’deki infaz korkusuydu. Ancak dün geceden itibaren işler değişmeye başlamıştı.

   “Dün öldürmediniz.”

Vatandaşlar birbirlerine bakarak mırıldandı. Silocke öfkeliydi ama barikatı aşamıyordu. Yalnızdı ve bu kadar çok vatandaşla başa çıkmasının bir yolu yoktu.

Bu sırada Han sordu.

   “Grev mi yapıyorlar?”

   “Grev?”

   “İşçilerin işlerini yapmayıp aylaklık etmesi demek.”

Silocke, Han’ın ne demek istediğini anlayıp başını salladı.

   “…Benzer bir durum.”

   “Anladım. Bana bırak. Bunlarla uğraşmakta uzmanımdır.”

Han’ın yüzünde farklı türden bir kötücüllük belirdi.

   “İşçiler kime karşı geldiklerini bilmediklerinde böyle olur. Önce biraz korku aşılaman gerekir.”

-------------------------------------------------------------------------

Aileen, Lamarck’ın Zürafası aracılığıyla özümsediğim hikâye parçası konusunda bana yardım etti. Ancak yüzü şekillendirmek düşündüğüm kadar kolay değildi. Cinsel İlişkiler Yüzünden Ölen Bir Çapkının Yüzü, akşama kadar yüzüme tam olarak oturmadı.

Aynaya bakıp memnuniyetle gülümsedim.

   「 Kim Dokja düşündü: Yoo Joonghyuk kadar iyi değil ama yine de fena sayılmaz, değil mi? 」

Ardından Aileen işlemi bitirip mırıldandı.

   “Biraz daha iyi gibi. Gerçi emin değilim. Neden yüz hatları bu kadar belirsiz...?”

...Sanırım sorun yoktu. Burnum biraz daha yükselmiş, yanaklarım daha gergin görünüyordu.
Endişeli görünen Aileen sordu.

   “Bu arada, bu kadar rahat olman gerçekten sorun değil mi? Yakında ikinci Gece başlayacak. Cellat yine gelecek.”

   “Bu gece sorun olmaz.”

   “Muhafız seni sonsuza kadar koruyamaz. Bunu bilmiyor musun?”

   “Biliyorum.”

Mümkünse muhafızın puanlarını kullanmak istemezdim ama artık başka yol yoktu. İkinci Gece’yi Muhafız’ın yardımıyla atlatmalıydım. Üçüncü Gece ise yeni bir yöntem deneyebileceğim zamandı.

   “Mark hedef olmaz, değil mi? Bir muhafız kendi hayatını koruyamaz…”

   “Merak etme. Onun muhafız olduğunu bizden başka kimse bilmiyor.”

Dük yine de hazırlıksız yakalanacaktı. Devrimin başarılı olacağını düşünmüyordu. Bu fırsatı iyi değerlendirmeliydik.

   “Aileen! Gece geliyor!”

Jang Hayoung dışarıdan bağırınca Aileen’le birlikte dışarı çıktım. Gereksiz karışıklıkları önlemek için hedefin ben olmam gerekiyordu.

   “Devrimci!”

İnsanlar kıyafetimi hatırlayıp tezahürat yaptı. Yüzümü değiştirdiğimi kimsenin fark etmemesi biraz üzücüydü.

   [İkinci Gece başladı.]

Sokağın etrafına baktım. Mark önceden bir yere saklanmış, beni korumaya hazırlanıyordu.

   [Şu anda muhafızın koruması altındasın.]

Ürpertici flüt sesleri duyuldu ve cellatlar teker teker ortaya çıktı. Beklediğim gibi gelmişlerdi.

   [De v rim ci kim?]

   “Benim. Beni öldüremezsiniz ama yine de toplanmışsınız.”

Cellatlar birbirlerine baktı.

   [Sen de vri mc isi n.]

Sonra şöyle dedi.

   [A m a.]

Tam o anda içime bir şüphe düştü.

Dur… bu…

Mümkün değil. Bu stratejiyi şimdiden düşünmüşler miydi?

   [Ölec ek ol an.]

Cellatlar tırpanlarını farklı hedeflere doğrulttu.

   [Devr im ci değ il.]

Yakındaki cellatlardan birinin tırpanı Jang Hayoung’un boynuna yöneldi.

+

Çeviri: Sansanson

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

200   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   202