Yukarı Çık




1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3 

           
Klasik siyah beyaz hizmetçi üniformasını giyinmiş kızıl saçlarını topuz yapmış sevimli bir kız içeriye girdi. Beni yatağımda otururken görünce şaşırdı, “Ah, prenses erken kalkmışsınız.“ 

İçimden ’Ne kadar demode giysiler’ diye eleştirirken ifadesiz bir yüzle ona baktım. Cevap verme ihtiyacı duymadım. 

Bu kızı Arianthé’nin anılarından hatırlasam da ismini bilmiyordum. Belki de Arianthé bile bilmiyordu, ailesinden ayrılmak zorunda bırakıldıktan ve yabancı bir yere misafir adı altında hapsedildikten sonra bu baskıyı kaldıramamış ve depresyona girmiş olması muhtemeldi. Bu yüzden imparatoriçe tarafından onu gözetlemesi için yerleştirildiği belli olan bu hizmetçi kızla muhtemelen hiç ilgilenmemişti. 

Aslında yatağında ölü gibi yatıp pencereden dışarıyı izlemek haricinde başka bir şey yaptığını sanmıyordum. İçinde olduğum bedenin ne kadar zayıflamış olduğunu hissedebiliyordum.

Hizmetçi kız yüzümü bir leğendeki suyla yıkamama yardım ettikten sonra kahvaltılıkları koyduğu tepsiyi yatağıma getirdi. Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Açlıktan ölmemi mi istiyorsun?“ 

Hayvan gibi bir iştahım olduğunu söylemeye çalışmıyorum ama bu tabaktakiler kimi doyururdu ki? Yoksa imparatoriçe bu odada açlıktan ölüp gitmemi ve savaşın kaçınılmaz olmasını, kendi imparatorluğunun da bunun içine sürüklenmesini mi istiyordu? Ama bu çok aptalca. Bunu yapmayacağını umuyorum.

’Lütfen senden beklentilerimi boşa çıkarma İmparatoriçe.’

Hizmetçi kız hayretle dona kaldı ve açıklamaya çalıştı. “Şey... Prenses, siz bu kadar istemiştiniz. Tabağınızda çok yemek görmenin iştahınızı kapattığını ve yemek seçici olduğunuz için damak tadınıza uymadığını söylediniz...“

Yüzümü buruşturma isteğimi engellemeye çalışarak ona baktım. Sanırım Arianthé gerçekten de kendini açlıktan burada öldürmeye çalışıyordu. İmparatorluğun ona müdahale etmesine bile gerek yoktu. “Bugün iştahım açık, daha fazla getir.“ 

Sürekli ’hey’ diye seslenemeyeceğim için kahvaltı sırasında ismini öğrendiğim Lilia ben yerken beni dünyanın en hayret verici şeyine bakar gibi izliyordu. Bu geri kalmış toplumda kadınlar çok yiyemiyor muydu yoksa Arianthé’nin bedenine hayatında ilk defa mı bu kadar çok yemek sokuyordum bilmiyordum ama pek de kafama takmadım. Sıkıcı kahvaltı faslından sonra Lilia’ya merak ettiklerimi sordum. 

Hafızama göre Arianthé geldiğinden beri hiç odasından çıkmamış olmalıydı. Ve bu 2 ay kadar bir zaman ediyordu. Bu süreç içerisinde kendi krallığından gelen bir mektup ona ulaştırılmamıştı, ailesinin ona haber ulaştırıp ulaştırmadığından ya da mektubun gelişinin imparatoriçe tarafından engellenip engellenmediğinden emin değildim. Rehin konuk bir prenses olduğu için imparatoriçenin misafirleri için tahsis edilmiş saraylardan birinde kalıyordu ve imparator benimle ilgili işlerin hiçbirine karışmayacaktı.

“Dışarı çıkmak istiyorum. Ziyaret edebileceğim yerler var mı?“ 

Laf altından ona burada serbest bir misafir olmadığım için ne kadar özgürce gezinme hakkımın olduğunu soruyordum. 

’Bana çok ilginç bir numuneymişim gibi bakmayı ne zaman bırakacaksın ve yaşadığın şoku atlatacaksın Lilia. Sabrımın tükendiğini hissediyorum.’ Nazik gülümsememi sonuna kadar zorladım ama başarabildim mi bilmiyordum.

Şaşkınlık nöbetleri arasında sarsılan Lilia kendine gelince aceleyle cevapladı. “Kızıl çiçek sarayının bahçesi bahçıvanların ödünç kaynağıdır. Eğer prenses dilerse bahçeyi gösterebilirim.“

Kızıl çiçek sarayı benim “misafir“ olarak tutulduğum saraydı. Ana görevi hemen tamamlamaya çalışıp bütün sarayları talan etmeye niyetim yoktu. Açıkçası görev için verilen süreyi bitirmeyi ve cezaları test etmeyi planlıyordum. Yani minik sinir bozucu erkeklerimizin peşinden koşmak için dışarı çıkmıyordum. Etrafı görmek ve içinde bulunduğun durumu anlamak her zaman iyiydi. Ayrıca ben Arianthé gibi bütün günümü duvarların arasına sıkışarak geçirmek için fazla sabırsızdım.

“Öyleyse bana bahçeye kadar eşlik et Lilia.“

“Amanın... Evet, prenses. Hemen elbisenizi hazırlayayım.“

Kylessa’dan geldiğimden beri ilk defa açılan kıyafet ve takı çantalarımın arasında dört dönen Lilia çıkardığı elbiseleri bana göstererek seçim yapmamı istiyordu. Elbiseler bana dünyadaki orta çağdan gördüğüm resimleri hatırlatıyordu ama bunun hakkında mutlu hissetmiyordum. Açıkçası o elbiselerle ne kadar rahatsız hissedebileceğimi sadece bakarak bile anlayabiliyordum. 

’Tam anlamıyla berbat.’

“En sade elbisemi giymek istiyorum Lilia,“ dedim sıkkın bir sesle. Soğan gibi kat kat kumaşların altında boğulmak yapacağım en son tercihti. Bütün elbise dolabını değiştirmem mi gerekecekti yoksa kadınların kıyafetlerine devrim getirmeyi beklemem mi gerekecekti. Muhtemelen birincisiydi. 

Lilia pembe bir elbise çıkardı. Bir şey söylemesine fırsat vermeden onu durdurdum. “Pembe olmaz.“ 

Gözlerimi kapattığım her an pembe parıltılarla dolu emojiler cümbüşü zihnimde dans ediyordu. Tam anlamıyla korkunç bir kombin.

En sonunda basit yeşil bir elbisede karar kıldım. Lilia onu bu kadar uğraştırdığım için memnun değil gibi görünüyordu. Ben de onun yerinde olsam sinir olabilirdim ama onun yerinde değildim. Hayat dediğin buydu.

’Aklıma gelmişken Arianthé’nin bedeni kaç yaşında? Benim gerçek yaşımdan küçük olmalı. Sürekli ergenlerle muhatap olmak zorunda kalacağımı söyleme bana... Ah, öyle bir durumda kalırsam sadece görmezden geleceğim.’

Lilia’nın saçımı taradığı ve takı takmam için geçirdiğimiz kısa rahatsız edici anlardan sonra nihayet bu odadan çıkabilirdim. Saçımı taramak benim kendim de yapabileceğim bir şeydi. Bunu neden bir hizmetçinin benim yerime yapması gerekiyordu bilmiyordum.

Lilia giydiğim en sade elbiseme ve hiç takı takmayan halime hoşnutsuz bakışlar atıyordu. Belki de bunu utanç verici görüyordu. Acaba pantolon giymek istediğimi söylesem ne derdi? Tepkisini görmek muhtemelen eğlenceli olurdu.

Lilia’nın sözünü ettiği gibi bahçe gerçekten de övülecek güzellikteydi. Sarayın gereksiz derecede büyük olması bahçeye ulaşmayı bu zayıf beden için zahmetli hale getirmese güzelliğini tam anlamıyla takdir edebilirdim. Tabi burası siyasi misafirlerin de ilk karşılaştığı ve misafir edildiği yer olduğu için böyle olması mantıklıydı.

Çiçeklerle çevrili bir çardağa oturduğumda etrafımdaki temiz ve güzel bahçe nedense gözümde ucu bucağı yokmuş gibi büyük geldi. Yanımda bekleyen Lilia’yı başımdan savmak istedim. Kafama çok takmasam bile sürekli üzerinde bir çift gözün olması neden hoş bir şey olsun? Üstelik Arianthé’nin anılarının tamamını berrak bir şekilde hatırlamayan ben bile bu kızın deneyimsiz ve düşük seviyeli bir hizmetkar olduğunu anlayabiliyordum. İmparatoriçenin baş nedimelerinden birini esir prensesin yanında görevlendirecek hali yoktu.

“İstersen gidebilirsin Lilia. 1 saat kadar buradan ayrılmayacağım. Sonra bana odama kadar eşlik etmek için burada olduğundan emin ol.“ 

Rahatlamış bir ifadeye bürünen kız benden kurtulmak istermiş gibi biraz aceleyle oradan ayrıldı ancak içimdeki huzursuzluk azalmadı. Gözden kaybolana kadar onun arkasından baktıktan kısa bir süre sonra bir bildirim sesi kulağıma çalındı ve pembe sistem ekranı konfetilerle ilan etti.

[İlk ruh eşi adayınızla karşılaştınız!]

“Merhaba prenses.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3