Yukarı Çık




3   Önceki Bölüm 

           
[Kalan hedef sayısı: 1]

Kendimi hayret etmekten alıkoyamadım. Sapık yazarın onlardan bir ordu doldurabileceğini bile düşünmüştüm. Ve sadece üç tane mi? Beklentilerimi karşılamamasından memnundum. Bu gönüllü bir hayal kırıklığıydı. 

İmparatoriçenin konuştuğu adamlardan biri esmer tenli, siyah saçlı, uzun boylu ve devasa bir fiziğe sahip bir yarı devdi. Talrion krallığından olduğunu tahmin etmek zor değildi; kadınlar dahil herkesin askeri eğitim aldığı bir krallıktı ve bu, onların devasa yapısına yansıyordu.

’Belki de Talrion’dan bir nişanlı bulup oraya gitmeliyim. Orada kadın savaşçılar varsa, kadınlara dayatılan saçma sosyetik kurallara karşı daha esnek davranılır.’

Diğer adam, kuzguni saçlı ve hafif yanık tenliydi. Boyu ve fiziği etkileyiciydi ama diğer her şeyi sıradandı. Pozisyonu ve duruşu, onun imparatoriçenin emrinde bir asker olabileceğini düşündürdü. Nedense tanıdığım birine benzediğini düşündüm ama çok üstüne düşmedim.

İmparatoriçenin yanına ulaştığımızda Prens benden önce davrandı ve imparatoriçenin eline uzandı. “İmparatorluğun güneşini selamlarım.“ İmparatoriçe memnun bir gülümsemeyle eldivenli elini uzattı ve ufak bir öpücük kondurmasına izin verdi.

’Elbette ki bu toplumda eldivensiz bir hanımın eline dokunamazdınız. Ya eline dokunmakla onu hamile bırakırsanız? Hiç hoş olmaz.’

İçimden geçen düşünceler anlaşılmasın diye mimiklerimi dizginlemeye çalışırken oyuncu bir şekilde eteklerimden tuttum ve eğilerek selam verdim. “İmparatorluğun güneşi Aziz imparatoriçeyi selamlıyorum.“

Arianthé’nin anılarına göre iki ay önce imparatorluğa ilk misafir edildiği zaman imparatoriçeyle sadece bir kere görüşmüştü, ben ise ilk defa görüyordum ve gerçekten, yaşı olsa bile hâlâ nefes kesiciydi. Bir kadın olarak beni bile cazibesiyle etkisi altına alabilirdi. 

Yine de Arianthé’nin anılarına göre, imparator cariyeleriyle kafayı bozmuş ve yanındaki kadına hak ettiği ilgiyi vermemişti.

’Ne kıymet bilmeyen bir adam. Cariyeleriyle oynarken bu kadını nasıl görmezden gelebilir? Gözleri olmaması lazım.’

“Gördüğüme göre misafirimiz iyileşmiş. Hasta olduğun için odandan çıkamadığını duymuştum.” Samimiyetle ve sımsıcak bir ses tonuyla konuşuyordu.

Prens Cassius’un onun öğrencisi olabileceğinden şüphe ettim. Elbette öyle de olsa Cassius öğretmenini geçebilecek bir düzeyde değildi. Bu kadının cazibesi ve otoritesi, o ne söylerse onun dediğine uymanız ve karşı çıkmanın bile büyük bir kibir olduğunu hissetmenizi sağlıyordu. 

İsteksizce onu hoşnut edecek lafları sıraladım. İmparatoriçenin canını sıkmak bana baş ağrısından başka bir şey geçirmezdi. “Majestelerinin sıcak misafirperverliği sayesinde.“ 

Arianthé’ye imparatoriçe tarafından doktor ve ilaç gönderildiği doğruydu. Nihayetinde o barışın sağlanması için korunması gereken güçlü bir semboldü.

[Prenses Arianthé, bir sır gibi saklanan bir lanetin gölgesinde yaşamıştı; bedeni ince bir kristal kadar kırılgan, ruhu sabah çiğindeki bir gül yaprağı kadar hassastı. Hastalık onun için yabancı değildi, fakat bu kez çöküşü bambaşkaydı. Kalbin derinliklerinden yükselen sessiz bir keder, gözle görülmeyen yaralarla onu sarmıştı. Ne şifalı otlar ne de altın tepsilerde sunulan ilaçlar, bu incinmiş ruhun yarasına dokunabilmişti. Ve uzun süre, solmuş bir çiçek gibi ağır bir hüzünle savrulmuştu...]

Şimdi beni izleyen üç çift göz olduğu için benden acısını çıkarıyormuş gibi ağlayan kedi ve mendil emojilerine boğulmuş pembe ışıltılı harfler, yarınlar yokmuş gibi destan yazarken zoraki gülümsemekten başka bir şey yapamıyordum.

“Buna sevindim. İyileştiğine göre artık daha sık görüşüp çay içebiliriz.“

’Lütfen zahmet etme. Her ne kadar gözlerimi bayram ettirecek kadar güzel olsan da seninle buluşacak olmanın düşüncesi bile başımı ağrıtmaya yetiyor.’

“Engin bilgeliğinizle bu gence yol göstermenizi umuyorum.“

İmparatoriçenin yeşil gözlerinin yargılayıcı bir ifadeyle onun şatafatlı elbisesi ile kıyaslandığında sabahlık sayılacak kadar sade elbisemde ve mücevhersiz boynumda dolaştığını hissediyordum.

Dahası diğer ikisi de yaptığım her hareketi süzüyordu. Cassius’un gözleri nezaketle maskelenmiş, aklından geçen tilkileri başarıyla(?) gizlerken yarı devin gözleri saklanamaz bir ilgiyle parlıyordu. 

[Ruh eşi adayınız Talrion Prensi size çok büyük ilgi duyuyor.]

Gizlice iç çektim. Çok zahmetli...

İmparatoriçe yapmasını hiç istemediğim bir şey daha yaparak yarı devi benimle tanıştırdı. Ortamdaki en soylu olan kişi o olduğu için bu onun yapması daha uygundu ama kimin umrundaydı? 

“Prenses, seni Talrion prensiyle tanıştırayım. Ah, küçükken tanışmıştınız, yabancı değilsiniz ama uzun yıllar geçtiği için bağları tazelemekte fayda var.“ İmparatoriçe kendi işi olmayan başka bir şeye daha burnunu sokup hevesli devi bana tanıtırken onunla göz göze geldim. Gözlerimiz buluştuğu anda kedi sesini andıran bir bildirimle irkildim.

[Talrion Prensi sizden hoşlanıyor~~~!]

’Bir dakika bekle... Ne?’

“Prensesin arkadaşı olmadığı için sıkılmasından endişeleniyordum. Neyse ki Prens Kael bazı yapılması gerekenler olduğu için bir süre burada misafirimiz olacak.“ İmparatoriçe eliyle ağzını örterken hafifçe kıkırdadı. Ona aptal aptal baktığımı hissediyordum. Tam anlamıyla şoka girmiştim. 

’Sadece durduğum yerde nefes alıyordum ve ne? Benden hoşlandığını mı söylüyorsun? Ergenlik sendromuna girmiş olabilir mi? Ama ergenliği atlatabilecek kadar yaşı büyümedi mi? Belki de sorun hormonlarıdır.’

Klişe bir romantizm romanının gücü bu muydu? Her seferinde ağzımı açık bırakmayı başarıyordu. Ama öyleyse Cassius neden bundan sağlam kurtulmuştu. ’Lütfen böyle kal Cassius...’ Neye sevineceğime neye üzüleceğime şaşırmış bir halde gözlerim, prens Kael ve masum masum gülümseyen imparatoriçe arasında mekik dokudu.

Öldürücü vuruşlar bununla bitmedi.

“Hatta yakında bahar festivali yapılacak. Orada seni sosyeteye tanıtmayı diliyordum, kendi krallığında resmi çıkışını yapamadın. Genç bir kızın hevesi kırılmamalı. Şimdiden elbiseni hazırlamayı ve partnerini seçmeyi düşünebilirsin.“ Çok önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi tavırları rahattı. Hayretle saçmalıklar geveledim.

“Çok... düşüncelisiniz Majesteleri.“ Dilimin ucuna gelen bütün sövgüleri gülümsememin altına gömdüm.

’Yanlış anlamıyorsam... Bu iki sinsi tilki beni Prens Kael’e kilitlemeyi düşünüyorlardı. Biri yanlış anladığımı söylesin.’

Kaşlarımı kaldırmamak için kendimi zor tuttum. İmparatoriçe kendi topraklarında çatışan bölgelerin varisleri arasında bir nişan ayarlamayı ve nüfuzunu çoğaltmayı mı planlıyordu? Hiç mantıklı değildi. Ve gözüme giren pembe bildirim ekranı işimi hiç kolaylaştırmıyordu.

[Talrion Prensi sizden hoşlanıyor~! Miyav]

[Talrion Prensi ile ruh eşi uyumluluğunuz hesaplanıyor~! Uyumluluk %30~]

’Lanet olsun, miyav mı?! Cidden mi? Daha ne kadar abartacak?’

“Şimdi maalesef ki Prens Cassius’un bana eşlik etmesi gerekiyor. Prensese çay partisi için en kısa zamanda davet yollayacağım. Siz uzun zaman sonra tekrar karşılaşmanızın tadını çıkarın. Acele etmeyin~“

“Ah... Tabii.“ Bir aptal gibi konuşuyordum. Parlak gülümsemeler saçarak Prens Cassius’un koluna giren imparatoriçeyi izlerken hiç tepki vermedim. Nedense, kendisinden fazlasıyla genç olan prensin iltifatlarının İmparatoriçe’yi fazlasıyla memnun ettiğini hissettim.

Arkalarından, başından beri başını hiç kaldırıp konuşmaya dahil olmamış olan sessiz siyah saçlı adam takip etti. Varlığını neredeyse unutmuştum. Hâlâ garip gelen tanıdıklık hissinden kurtulamamıştım. Onlar gidene kadar arkalarından şaşkın bir balık gibi bakakaldım.

Arkasından yarı dev elini sertçe göğsüne vurarak beni selamladı.

“Talrion Prensi Kael, prensesi selamlıyor.“

[Kalpleriniz aşk için atıyor~!]

O an tek arzum tıpkı Arianthé’nin yaptığı gibi kendimi odama kapatıp yatağa gömülmek oldu.

’Ah, çok zahmetli.’

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

3   Önceki Bölüm