Bölüm 280
[Gizli Senaryo – Şeytan Diyarı’ndan Kaçış başladı!]
Bu sırada, büronun tüm dokkaebileri panele odaklanmıştı.
“Şaka mı yapıyorsunuz? Senaryo yayınlandığında neden süreci ilerletecek tek bir dokkaebi bile yok?”
Tek başına isyan eden Bihyung’u engelleyenler diğer dokkaebilerdi. Şeytan Kral Seçimi’nden sonra, kanalları yöneten tüm dokkaebiler 73. Şeytan Diyarı’ndan çekilmişti.
“Baram nerede? Siktir, salak Dokgak pisliği!”
“...”
“Burada ne yapıyorsunuz ve neden Şeytan Diyarı’nın kanalları kontrolden çıkıyor? Böyle bir şey yapacaksanız, en azından oraya gitmeme izin verin!”
“Bihyung, sence şu an yayın yapmak mümkün mü?”
Kibirli Dokgak bile bu senaryodan ümidini kesmişti. Büro, Şeytan Kral Seçimi sırasında mevcut tüm olasılığı tüketmişti. Elbette tek sorun bu değildi.
– Baat!
Hiçbir şeyden haberi olmayan bebek bir dokkaebinin ağlayışı duyuldu. Bazı dokkaebiler iç çekip bakışlarını kaçırırken, diğerleri ekranı sonuna kadar izlemekten kendilerini alamadılar.
Uzak varlık Yıldız Akışı’nı geçmişti ve 73. Şeytan Diyarı’nın gökyüzünü kaplıyordu.
Tüm varlıklar senaryonun içinde yaşamazdı. Takımyıldızları bir ‘hikâye’ içinde yaşıyorsa, dış tanrılar bulanık bir ‘hikâye’ üzerine kuruluydu. Onlar, hikâyenin bilinçaltından doğan varlıklardı. Dokkaebiler için bile mümkün olmayan, senaryonun derin denizlerinde dolaşan bir canavar.
‘Bu doğru senaryo değil.’
Bihyung, devasa ağzını açan ‘o şeye’ baktı ve kasvetli bir kalple dua etti.
‘Kaç, Kim Dokja.’
__________________________________
“Bu da ne?”
Jung Heewon’un ‘o şeyi’ fark etmesinin üzerinden sadece birkaç dakika geçmişti. Aniden vücudundaki tüyler diken diken oldu ve ter boşaldı. Etrafına baktığında bilincini yitiren ya da yerde kan kusan vatandaşları gördü. Lee Jihye yanında duruyor ve donuk gözlerle omuzlarını sıkıyordu.
“Jihye! Uyan!”
Omuzları birkaç kez sarsıldıktan sonra Lee Jihye zar zor başını kaldırabildi. “U-Uh, üüüüh… unnie…”
Tırnakları Heewon’un omuzlarına geçmişti ve kan akıyordu.
Jung Heewon meydanda göz gezdirdi. Yoo Sangah çoktan harekete geçmişti. “Herkes bu tarafa toplansın!”
Sesi manayla doluydu ve ekip üyeleri birer birer kendilerine geldiler.
“O-O da ne?”
Lee Hyunsung ve çocuklar gökyüzüne baktılar. Lee Gilyoung sendelerken, Shin Yoosung Lee Hyunsung’a tutunup titriyordu. O an meydandaki tüm ekip üyeleri aynı şeyi düşünüyordu. Kaç kitap okuduklarının ya da kaç kelime bildiklerinin bir önemi yoktu.
‘Tarif edilemez.’
Yoo Sangah, Lee Hyunsung ve Jung Heewon için de durum aynıydı. Gelen varlığın önünde tüm insani kelimeler çaresiz kalıyordu. Tüm gökyüzü bu varlığın karanlığıyla kaplanmıştı.
Ekip üyeleri gördükleri şeyi kavrayamıyorlardı. Bu yüzden başa çıkma yollarını da kaybettiler.
Bir tayfun çıksa pencerelere gazete kağıdı yapıştırabilirlerdi. Bir tsunami olsa sağlam, yüksek binalara girebilirlerdi. Nükleer bir serpinti başlasa kalın bariyerli bir bodrum katına saklanabilirlerdi. Ama bu...
Bu şeyi nasıl durdurabilirlerdi ki? Durdurmak mümkün müydü?
Derken, ışığın kaybolduğu gökyüzünde bir adam belirdi. Olasılığını sonuna kadar tüketerek parlak bir şekilde ışıldıyordu.
Jung Heewon’un onun görünce içi rahatladı. Ziyafete katılan takımyıldızlarının çoğu iki gün önce Şeytan Diyarı’ndan ayrılmıştı. Ancak herkes gitmemişti.
Görkemli kıvılcımlarla çevrili olan adam, surların üzerinde duruyordu. Yüksek sesle bağırdı, [Herkes uyansın!]
Goryeo’nun İlk Kılıcı, Cheok Jungyeong. Surlardan yankılanan bu devasa kükreme ile en güçlü iradeye sahip enkarnasyonlar zar zor akıl sağlıklarını geri kazandılar. Cheok Jungyeong’u izlediler. Ne geldiğini bilmiyorlardı ama bu tarafta Cheok Jungyeong vardı. Cheok Jungyeong, daha önce bir dış tanrıya karşı savaşma deneyimine de sahipti.
[Dış tanrı! Buraya neden geldin? Burası senin senaryon değil!]
Gökyüzüne doğru yankılanan bir haykırıştı bu. Bu sesi duyan enkarnasyonların yüzünde bir umut ışığı belirdi. Cheok Jungyeong bir kez daha bağırdı.
[Fazla olasılığı yiyip bitiren yabancı güç!]
Tekrarlanan çağrılara rağmen gökyüzünden hiçbir yanıt gelmedi. Tıpkı bir filin bir karıncayı görmemesi gibi, ‘o’ Cheok Jungyeong’a bakmıyordu bile. Cheok Jungyeong’un ifadesi sertleşti. Eğer fil karıncayı görmüyorsa, ona baktırmasını bilirdi.
[■■■■■! Tarif Edilemez Mesafe!]
O an, bir şey Cheok Jungyeong’a dik dik baktı. Cheok Jungyeong’un vücudundan kıvılcımlar fışkırdı. Dış derisi kömür gibi kapkara kesildi. Çelik gibi kasları yırtıldı, kanlar boşaldı ve parçalanmış bir yıldız kalıntısının külleri havada uçuştu. Bu, sadece o varlığın adını anmanın bedeliydi. Buna rağmen, Cheok Jungyeong geri adım atmadan kılıcını kaldırdı.
[Bu öyle bir kılıçtır ki dağları, denizleri ve hatta güneşi keser. Bu kılıçla, bu kez seni keseceğim.]
‘Tek’ bir tanıma sığdırılamayacak kadar devasa bir büyüklük Cheok Jungyeong’un gözlerini doldurdu.
Nerenin başlangıç nerenin bitiş olduğunu göremediği için nereden keseceğini bilemiyordu. Bir avuç olasılığın bile var olmadığı o sonsuzluğun içinde Cheok Jungyeong harekete geçti.
[Oooooooh!]
Cheok Jungyeong’dan bir ışık huzmesi fırladı.
Tek kılıçla 1.000 kişiyi biçmek. İki kılıçla koca bir dağı devirmek. Üç kılıçla denizi ortadan ikiye yarmak.
Kılıç, uçsuz bucaksız karanlığın içinde hareket ederken bir meteor yağmuru gibi parladı. Bir an için, gökyüzünün derinliklerine bir ışık huzmesi çizildi. Enkarnasyonlar o ışığı gördüler ve heyecanla doldular.
Goryeo’nun İlk Kılıcı, dış tanrıyla savaşıyordu. Bir sonraki an, gökyüzünde tuhaf bir ses duydular. Bu, uzak bir galakside ömrünü tamamlamış bir yıldızın çıkardığı sesti. Sonra gökten bir şey düştü.
“A-Ah, ah...”
Görüşü keskin olan biri onu ilk fark eden oldu. Kopmuş kollar ve bacaklar. Enkarnasyon bedeninin sadece yarısı kalmıştı ve kesilen parçalar yere düşüyordu. Şaşkınlık ve inançsızlık hakimdi. Cheok Jungyeong’un yüz ifadesini göremeyenler bile onun ne hissettiğini biliyordu.
Dağı, denizi ve hatta güneşi kesen bir kılıç. Bu kılıç ustalığının kesemediği bir şey vardı. Bu varlık en başından beri ‘parçalanamaz’dı. Cheok Jungyeong’un mahvolmuş bedenini yakalayan Göğü Yaran Kılıç Azizi oldu.
[...Kılıcı hatırla.]
Cheok Jungyeong’un enkarnasyon bedeni yok oldu ve gitti. Bu, masal sınıfı bir takımyıldızının enkarnasyon bedeniydi. Surya’nın trenini parçalamış, bir dış tanrının bacaklarını koparmıştı. Yine de böyle bir takımyıldızı, savaşın tek bir anında bedenini kaybetmişti.
“U-Uwaaaaack!”
Vatandaşların çığlıkları duyuldu; korku zihinlerini ele geçiriyordu. Karanlık, ufku her yönden doldurmuştu. Yer, bir fetüs gibi kıpırdıyor ve hareket ediyordu. Bu, avını yiyen devasa bir solucanın sesiydi. Sanki ufuk çizgisi gittikçe yaklaşıyordu. Yere düşen ışığın şiddeti kademeli olarak azaldı.
[73. Şeytan Diyarı acıyla inliyor!]
Göğü Yaran Kılıç Azizi ve Kyrgios bu sahneyi daha önce İlk Murim’de görmüşlerdi.
Kyrgios konuştu: “…Şu kaçık öğrencim yüzünden burada öleceğim.”
“Ne senin ne de benim öğrencilerimizden yana şansımız var.”
Dünya bir çığlık attı. Açgözlülükle dolu karanlık yaklaşıyor, 73. Şeytan Diyarı’nı yiyip bitiriyordu. Kyrgios, En Saf Yıldız Enerjisi’nin tüm manasını topladı.
“İşte bu yüzden olasılıklara sadık kalmalıyız.”
Tarif Edilemez Mesafe. Yıldızların felaketi olarak adlandırılan bu dış tanrı, bir anlamda olasılık fırtınasının ta kendisiydi. Yıldız Akışı kurallarının çiğnenmesiyle ortaya çıkan kaosun temizlikçisiydi.
“İşler zaten ters gitti, elden bir şey gelmez. Onu tüm gücümle büküyorum!”
Göğü Yaran Kılıç Azizi haykırdı ve iki aşkın ışık parladı.
Göğü ortadan ikiye bölen Göğü Yaran Kılıç. Göğü Yaran Kılıç Azizi, İlk Murim’in tüm gücünü kollarında toplayıp bir ışık huzmesi gibi gökyüzüne doğru fırladı.
Göğü Yaran Kılıç Ustalığı.
Yıkım tekniği.
Göğü Yaran Meteor.
Bu, Yoo Joonghyuk’un geçmişte kullandığı kılıç tekniğiydi. Sayısız takımyıldızını dize getiren Göğü Yaran Kılıç Ustalığı. İlk Göğü Yaran Kılıç hamlesi göğe doğru atıldı. Patlayıcı mana havada ışıldadı ve meteor kılıcı renkli şekiller çizdi.
Ancak ‘o’, tek bir çizik bile almadı. Uzayda süzülen bir toz zerresi gibi, kılıç boşlukta yok olup gitti. Onun göğü yaran kılıç ustalığı, evreni yok edememişti.
“Kyrgios!”
Kyrgios işareti aldı, Göğü Yaran Kılıç Azizi’nin omzuna basarak havaya fırladı. Elektrifikasyon’un gücüyle hızlanan Kyrgios, atmosferi delip geçerek enginliğe doğru uçtu.
Sonu gelmeyen bir evren. Karanlığın gölgesinde Kyrgios, gökyüzünü kaplayan karanlığı ve karanlığın ötesinden bakan yıldızların bakışlarını hissetti.
[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri altın bir ışık yayıyor.]
[Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası kükrüyor!]
Burası yıldızların ikamet ettiği yerdi. Kısa insan kollarının asla ulaşamayacağı bir yerdi. Kyrgios bunu biliyordu. Yine de denedi. Tekrar ve tekrar denedi.
Göğü Yaran Kılıç Azizi’nin bıraktığı Meteor Kesişi parçalarına basan Kyrgios, daha da yükseğe zıpladı. Ulaşılamaz yıldızlara doğru atıldı ve yorucu çabalarla kendi hikâyelerini inşa eden bu ölümlü, sonunda yıldızların makamına ulaştı.
Evrene ulaştı. Kyrgios nihayet ‘o’nu görebileceği bir konuma gelmişti. Devasa bir sisi andırıyordu. Belirli bir şekli olmayan bu sis, açgözlülükle 73. Şeytan Diyarı’nı yutuyordu. Sisin merkezinde Cheok Jungyeong’un geride bıraktığı bir iz vardı.
Mavi-beyaz güç sınırlarına ulaştı ve Kyrgios’un sağ elinde toplandı.
[En küçük parçacıktan evren başlar.]
Kyrgios’un sağ eli, şiddetli haykırışıyla birlikte hareket etti. Bir büyük patlama gibi, mavi-beyaz enerji sisin merkezine vurdu. Beyaz bir parlama oldu ve tüm vatandaşlar gözlerini kapattı.
İki aşkın gücün, evreni kaplayan karanlığı alt ettiği andı bu. Işık söndüğü an, gökyüzünü kaplayan karanlıkta devasa bir yarık oluştu.
Vatandaşlar bağırdı, “B-Başardı!”
“Yaptı! Aşkın başardı!”
Ancak Göğü Yaran Kılıç Azizi’nin ifadesi pek iyi değildi. Göğü Yaran Kılıç Azizi, boşluğu delip geçen Kyrgios’a baktı ve hafifçe güldü.
‘Buraya kadarmış.’
Düşen Kyrgios’un ötesinde gökyüzü yarılıyordu. Karanlığın içindeki bir şey uyanıyordu. Bu bir gözbebeğiydi. Devasa bir göz dünyaya gelmişti. Beyaz mercek ve siyah gözbebekleri düşen Kyrgios’u takip ediyordu. Göğü Yaran Kılıç Azizi hareket etti ve Kyrgios arkasına döndü. Aşkın güç, karşı konulamaz bir atmosferle çarpıştı.
Kyrgios’un uzun saçları beyaza döndü. Göğü Yaran Kılıç Azizi’nin kasları patlayacakmış gibi şişti. Sanki yaşlılığın pençesine düşmüş gibi, iki aşkın beden uzak zamanın önünde can veriyordu.
Evrenin ‘statüsü’ farklıydı. Ölümlülerin ötesinde aşkın varlıklar hâline gelmiş ve takımyıldızlarını yok etme gücü kazanmışlardı. Ancak geçtikleri o yorucu eğitimin tarihi, evrenin ‘tarihi’ yanında sadece bir toz zerresiydi.
[Tarif Edilemez Mesafe 73. Şeytan Diyarı’na bakıyor.]
Vatandaşlar çıldırdı ve sağa sola kaçıştı. “Kaçın! Kaçın!”
“Kieeeeeek!”
Vatandaşlar ne dediklerini bilmeden vahşi hayvanlar gibi bağırıyorlardı.
[Güçlü bir varlığın müdahalesi nedeniyle portal kullanılamıyor.]
“N-N-N-Ne?”
“Nnnnnne?”
Vatandaşların vücutları her yerden patlıyordu. Bazıları tuhaf varlıklara dönüştü, bazılarının ağızlarından dokunaçlar çıktı. Dünya çıldırıyordu. Ancak herkes değil. O absürt varlığın bakışları önünde, kılıçlarını bırakmayanlar da vardı.
“...Henüz değil. Savaşabiliriz.”
Jung Heewon’du. Jung Heewon nefes nefese kalmıştı ama midesindeki bulantıyı kontrol ederek diz çökmedi. Ekip üyeleri birer birer yanına dizildi. Dayanabilmelerinin nedeni basitti.
[Dev hikâye Şeytan Diyarı’nın Baharı enkarnasyonları koruyor.]
Çünkü bu dünya yok olmayı reddediyordu. Onlar bu 73.Şeytan Diyarı’nın tarihiydi.
[Takımyıldızı En Karanlık Baharın Kraliçesi kaçmanız için bağırıyor!]
[Takımyıldızı Terk Edilmiş Labirentin Aşığı çığlık atıyor!]
[Takımyıldızı Seo Ae Il Pil acıyla gözlerini kapatıyor!]
Ekip üyeleri de biliyordu. Sahip oldukları her türlü güç, o kudretli varlığın önünde zavallı kalıyordu. Jung Heewon Yargıcın Kılıcı’nı kavradı ve kan kusarken bağırdı.
“Uriel! Lütfen!”
Şeytanvari Ateş Yargıcı’ndan tepki gelmedi. Gong Pildu’nun Savunma Ustası ve Lee Hyunsung’un Çeliğin Efendisi için de durum aynıydı. Bu kez enkarnasyonların çağrısına yanıt vermediler. Hayır, veremediler.
[Gece göğündeki tüm yıldızlar sessiz.]
Gökteki takımyıldızları hiçbir şey sunmadı. Tıpkı gök gürültüsü ve şimşeğin kontrol edilememesi gibi, ‘o’ da karşılanabilecek bir şey değildi.
Dehşete düşen Osu altına kaçırdı. Jang Hayoung yere yığılıp kustu. Bilincini yitiren Gong Pildu anlamsız duvarlar örmeye başladı. Han Myungoh titreyerek tek bacağı için bir yer aradı. Ancak ayağı hareket etmiyordu. Dünyayı yutan yaratığın önünde ayağını basacak tek bir saman çöpü bile yoktu.
“Dokja-ssi!”
Ardından Kim Dokja belirdi. Yoo Sangah haykırdı ve herkes aynı yere baktı. Tamamlanmamış saat kulesinin tepesiydi bu. Zaman yavaşça akarken, Kim Dokja kulenin kenarında duruyordu.
[Takımyıldızı Kurtuluşun Şeytan Kralı gece göğüne bakıyor.]
Işığı sönmüş gece gökyüzünü eşsiz bir şekilde aydınlatan bir yıldız. Bu, Kurtuluşun Şeytan Kralı’ydı.
+
Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.