Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy
Bölüm 8
O günden sonra Talia fırsat buldukça arka bahçeye gitmeye başladı.
Bir zamanlar ölmek üzere olan kuşu bulduğu yere büyük bir karaağaç dikildi, harap bahçe yeniden rengârenk çiçeklerle doldu… ama Talia onu bir daha hiç göremedi.
Talia bu kaybı, tesadüfen bulduğu bir hazineyi yitirmiş gibi hissediyordu.
Keşke o gün dadısının sesini duymazdan gelseydi…
Onu görmeye geleceği söylenen babası o akşam hiç ortaya çıkmamış, annesi de onu aramaya gelmemişti.
Soğuk ve ilgisiz hizmetçilerin arasında tatsız bir akşam yemeği yerken pişmanlığın içinde boğuldu.
O çocuğun peşinden gitmeliydi.
Eğer yalvarsaydı, çocuk isteksiz görünse bile belki onu yanında götürürdü.
Şimdi ise soğuk bir battaniyenin altında yatarken, kendisini taşıyan o büyük ve sıcak elleri özlüyordu.
Belki de o çocuk yalnızlığının yarattığı bir hayalden ibaretti.
Tam bu şüpheye kapıldığı sırada çocuk yeniden karşısına çıktı.
Hayır… doğrusu, onu bulan Talia olmuştu.
Mevsimler geçti; sekiz yaşındaki küçük kız dokuz yaşına bastı.
Gökyüzü artık yağmur taşımıyor, yerini yaz ortasının kavurucu sıcağına bırakıyordu.
İmparator’un özel dairesine uzanan uzun koridorda yürürken yüksek bağırış sesleri Talia’nın dikkatini çekti. Büyük kemerli pencerelerden birine yöneldi.
Yaz güneşi altında bembeyaz parlayan geniş avluda, siyah surkotlar giymiş şövalye adayları tahta kılıçlarla talim yapıyordu.
Yaklaşık otuz kadar öğrenci vardı.
Ama Talia’nın bakışları, ateşe çekilen bir pervane gibi, istemsizce ona yöneldi.
Soluk keten rengindeki saçları sert yaz ışığında hafif gümüş gibi parlıyordu.
Onu ilk kez kapüşonsuz görüyordu ama yine de anında tanıdı.
İlkbaharın yağmurlu gününde karşısına çıkan çocuktu bu.
Daha iyi görebilmek için pencere pervazına doğru eğildi.
Mavi gözlü çocuk, diğerlerinden çok daha net ve kusursuz hareket ediyordu. Uzun ve esnek uzuvları havayı hem zarif hem güçlü bir şekilde yarıyordu; Talia neredeyse rüzgârın kesilişini duyabileceğini düşündü.
“Onun kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu.
Yanında yürüyen, onu İmparator’a götürmekle görevli yaşlı görevli talim alanına kayıtsızca baktı.
“İmparatorluk Muhafızları’na girmek için eğitim gören şövalye adayları onlar. Hepsi soylu ailelerin oğulları.”
Talia’nın hangisine baktığıyla zerre kadar ilgilenmemişti.
Sonra onun oyalanmasını açıkça hoş karşılamayan bir ses tonuyla ekledi:
“Majesteleri bekliyor. Acele etmeliyiz.”
Talia isteksizce pencereden uzaklaşıp mezarı andıran sessiz koridorda yürümeye devam etti.
Saraya geldikten sonra babasıyla ilk kez karşılaşacaktı ama içinde belirgin bir heyecan yoktu.
İmparator bir zamanlar Taren Malikânesi’ne geldiğinde bile Talia onu babası olarak görmemişti.
Sert yüzlü İmparator ona hiçbir ilgi göstermemişti ve Talia yalnızca annesinin sevgisini elinden alan bu adamdan nefret etmişti.
İmparatorluk soy kütüğüne resmî olarak kaydedildikten sonra bile hiçbir şey değişmemişti.
Gösterişli ve büyük odanın içinde, ışığı arkasına almış heybetli adama temkinli gözlerle baktı.
Sessizlik ne kadar sürdü, bilmiyordu.
Kale gibi masanın arkasında oturan adam gözlerini önündeki parşömenden kaldırmadan sonunda konuştu:
“Bundan sonra İmparatorluk Sarayı’nın görgü kurallarını öğreneceksin.”
Başını bile kaldırmadan belgeye mühür bastı.
Talia onun yüzüne bakmasını bekledi.
Ama adamın gözleri bir kez olsun ona yönelmedi.
Anlayamıyordu.
Senevier’i böylesine tutkuyla sevdiğini söyleyen bir adam, neden onun yüzünü taşıyan kıza bakmayı bile reddediyordu?
Adam tüy kalemle bir şeyler karalarken kayıtsız bir sesle yeniden konuştu:
“Senin için en iyi eğitmenleri topladım. Bundan sonra derslerin için öğleden önce ana saraya geleceksin. İhmal ettiğin eğitimi telafi etmek adına çok çalışmalısın.”
Cevap vermesi gerekmiyordu.
İmparator elini umursamazca salladı ve böylece baba ile kızın bir yıl sonraki buluşması o kadar sıradan şekilde sona erdi.
Talia koridordan geri dönerken pencerenin ardından yeniden talim alanına baktı.
Ama eğitim çoktan bitmişti.
Boş avluda yalnızca göz kamaştırıcı beyaz yaz ışığı kalmıştı.
O günden sonra Talia ne zaman ders için ana saraya gitse, avluda talim yapan çocuğa gizlice bakmaya başladı.
Keskin yüz hatlarında ter damlalarının oluşunu ve yoğun antrenmanın soluk yanaklarına hafif bir kızıllık vermesini izlemeyi seviyordu.
Bazen zihninde onunla konuştuğu bile oluyordu:
“Söylesene… o kuşa ne oldu? Sonunda öldü mü? Bir yere gömdün mü? Yoksa iyileşince onu çok uzaklara uçması için serbest mi bıraktın?”
Yağmurlu günde olduğu gibi gözlerinin içine yeniden bakmak ve onunla konuşmak istiyordu.
O gümüş taç hâlâ gözlerinde parlıyor mu görmek istiyordu.
İçindeki merak ve özlem artık bastırılamayacak kadar büyümüştü.
Bir gün tarih dersini tamamen unutmuş, gözlerini talim alanından ayırmadan dışarıyı izliyordu ki arkasına bir gölge düştü.
İrkilerek döndü.
Yarım aydır ortalarda görünmeyen annesi, ışıkla gölgenin sınırında durmuştu.
Eskiden her gün gördüğü bir yüzdü bu.
Ama o anda Talia’nın kalbi duracak gibi oldu.
Bir İmparatoriçe’nin bütün ihtişamını taşıyan Senevier, dünyadaki tüm güzellikleri tek başına toplamış gibiydi. Taren Malikânesi’ne sık sık gelen elf büyücüler bile kendilerini onunla kıyaslamaya cesaret edemezdi.
“Neye bakıyorsun?” diye sordu Senevier, kızına yukarıdan bakarak.
Talia irkilip hızla pencereden uzaklaştı.
Nedense o çocuktan söz etmek istemiyordu.
Ama Senevier kızının bakışlarının neye takıldığını anında anlamış gibiydi.
Pencereye yönelip aşağıdaki uzun boylu, sarışın çocuğa baktı ve anlamlı biçimde gülümsedi.
“Ah… Sheorcan Büyük Dükü’nün oğlu.”
Talia’nın gözleri büyüdü.
Onun soylu biri olduğunu tahmin etmişti ama böylesine yüksek bir aileden geldiğini hiç düşünmemişti.
İmparatoriçe’nin koyu mavi gözleri, kızının düşüncelerini okuyormuş gibi parladı.
“O çocuğu mu istiyorsun?”
Talia’nın yüzü kıpkırmızı oldu ama cevap veremedi.
Fakat bu bile yeterli cevaptı.
Senevier eğlenmiş gibi hafifçe güldü, sonra eğilip kızının yanağını öptü.
“İstersen onu sana hediye edebilirim.”
Fısıltısı, karanlık bir ormandan geçen rüzgâr kadar ürperticiydi.
Doğrulup dudaklarına kıpkızıl bir gülümseme yerleştirdi.
“Ama bedava değil. Böyle bir ödül istiyorsan önce anne babanı memnun etmelisin.”
Annesinin sesindeki hafif azar tonunu hisseden Talia, pencere kenarında bıraktığı tarih kitabını aceleyle kavradı ve kaçtı.
Annesinin bakışlarının örümcek ağı gibi başının arkasına yapıştığını hissedebiliyordu.
Her gece annesini özlemişti.
Öyleyse neden şimdi ondan kaçıyordu?
Annesini yeniden görürse huysuzluk edeceğini sanmıştı; ders çalışmayı reddedecek, neden ihmal edildiğini soracak, içinde biriken bütün kırgınlığı ve hüznü dökecekti.
Ama artık İmparatorluğun İmparatoriçesi olan Senevier, ona annesi gibi görünmüyordu.
Yabancı ve tekinsiz birine dönüşmüştü.
Talia’nın sarılabileceği biri olmaktan çıkmıştı.
O gece Talia dönüp durdu ama bir türlü uyuyamadı.
Taren Malikânesi’nde de gerçekten mutlu değildi belki, ama en azından yanında Senevier vardı. Annesi bir ebeveynden çok bir yol arkadaşı, kader ortağı gibiydi.
Bütün dünya onları suçlasa bile birbirlerine sahip oldukları sürece dayanabiliyorlardı.
Ama şimdi Senevier ihtişamlı bir İmparatoriçe olmuştu ve Talia yabancıların arasında, tanımadığı bir yerde yapayalnız kalmıştı.
Yalnızlık kemiklerini kemiriyordu.
Yanında birinin olmasını istiyordu.
Kendisine sıcak kollarıyla sarılacak, ona yumuşak gözlerle bakacak birini…
Böyle biri ortaya çıkarsa ona her şeyini verebileceğini hissediyordu.
Ve sonunda kararını verdi.
Artık o çocuğu yalnızca uzaktan izlemekle yetinmeyecekti.
Onunla tanışacaktı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.