Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 358

67.Kısım – Senaryonun Unutulmuş İnsanları (3)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 12 dk Kelime: 3.004

Çeviri: Sansanson
67.Kısım – Senaryonun Unutulmuş İnsanları (3)
 
Lee Hyunsung kendi kendine düşündü. Vietnam Savaşı’nda savaşan büyükbabası da kesinlikle böyle hissetmiş olmalıydı.
 
Burası gür ve yapraklarla kaplı bir ormandı. Lee Hyunsung, alışılmadık derecede büyük ağaçların arasına saklanırken hayatta kalma eğitimini hatırladı.
 
   ‘Alçaktan sürünerek yakındaki sazlık ormanına git’.
 
Lee Hyunsung, alçak sürünme ile yüksek sürünme arasında geçişler yaparak ormanda ilerledi. Hemen açık alanlara doğru koşmak istiyordu ama ortalıkta hareket eden birkaç takımyıldızı grubu vardı.
 
Lee Hyunsung birinin hareket ettiğini gördü ve nefesini tutarak hızla bir ağacın dibine saklandı.
 
   [Kurtuluşun Şeytan Kralı kesinlikle bu adayı seçti.]
 
   [Onu avlarsak ganimeti nasıl paylaşacağız?]
 
   [Kellesini uçuran yarısını alır.]
 
Takımyıldızlarının mırıltıları duyuluyordu. Hepsinin hedefi Kim Dokja’ydı. Lee Hyunsung oradan fırlayıp hemen onların kellesini almak istiyordu.
 
   – Kayıtsız şartsız adanın ortasına doğru koşun.
 
Kim Dokja onlara böyle söylemişti. Ancak bu sayede bu kanlı hayatta kalma oyunundan sağ çıkabilirlerdi. Bu, bu dünyanın geleceğini bilen bir adamın mesajıydı.
 
Kim Dokja’ya Hayatta Kalma Yolları hakkında daha fazla ayrıntı sormuş olması gerektiğini hissetti. Kılavuzda ne kadar çok bilgi olursa o kadar iyiydi. Gelecekteki hâline ve yaşadığı hayata ne olacaktı...
 
   ‘Gereksiz şeyler düşünmenin sırası değil’.
 
Lee Hyunsung iki yanağına da birer tokat attı. Kim Dokja’nın bunları ona söylememesinin bir nedeni olmalıydı. Şimdi duruma odaklanma zamanıydı.
 
Hışırt. Yakınlardan bir ses daha geldi. Hiçbir ses duyulmuyordu. Biri bu tarafa doğru geliyordu. Temkinli hareketler vardı. Bu, siper kullanmanın temellerine sahip bir kişiydi. Ses gittikçe yaklaşıyordu.
 
Hışırt. Bu yönde gelmeye devam ederse, er ya da geç Lee Hyunsung ile karşılaşacaktı.
 
Lee Hyunsung gergin bir şekilde bir hançer çıkardı. Kim Dokja onlara savaştan mümkün olduğunca kaçınmalarını söylemişti ama bu her zaman mümkün olmuyordu.
 
   ‘Kaçınamıyorsam, bunu düzgünce halletmeliyim.’
 
Geçtiğimiz birkaç yılda Lee Hyunsung, eğitimlerle eskisinden çok daha güçlü hâle gelmişti. Artık ilk senaryodaki ‘adaletsizliğe göz yuman asker’ değildi.
 
Sonunda, diğer kişi tam önündeydi. Yine de bir şeyler tuhaf hissettiriyordu. Uzun sazlıkların arasından özel bir üniformanın deseni görülebiliyordu.
 
Lee Hyunsung refleksle mırıldandı, “Heewon-ssi?”
 
Uwah!”
 
Çalılıkların arasından Yargının Kılıcı fırladı. Lee Hyunsung refleksle belini büküp kılıçtan kaçındı. Bir süre sonra Jung Heewon’un kafası çalılıktan dışarı uzandı. “Hyunsung-ssi? Özür dilerim.”
 
   “Sorun değil. İyi misin?”
 
Ancak içinde bulundukları çaresiz durum yüzünden takım arkadaşlarıyla karşılaştığına sevinemiyordu. İç çekti ve Jung Heewon’un beline sıkıca yapışmış iki çocuğu gördü.
 
Bunlar Shin Yoosung ve Lee Gilyoung’du. Lee Hyunsung iki çocuğun hastalık derecesinde solgun yüzlerine baktı ve sordu, “Çocukların durumu ne?”
 
   “Tam olarak bilmiyorum. Onlarla az önce karşılaştım. Şok edici bir şey görmüş olmalılar.”
 
Şok edici bir manzara. Kesinlikle, bu ada tuhaf bir yerdi. Lee Hyunsung’un sırtındaki Herakles Kalkanı çok ağırdı. Normalde ağırlığını hissetmeyeceği bir eşyaydı...
 
Lee Hyunsung, Shin Yoosung’u kucağına aldı ve dedi ki, “Bence adanın ortasına gidip Dokja-ssi ile buluşmalıyız.”
 
   “Adanın ortası nerede?”
 
   “Dumanın yükseldiği yön...”
 
Başını kaldırıp baktığında büyük ağaçların arasından dumanların yükseldiğini gördü. Çok uzakta değildi. Lee Hyunsung, Jung Heewon ile birlikte hareket etmeye başladı. Belki de güçlü bir yoldaşın varlığından dolayıydı ama kalp atışları farklı bir tempoda atıyor gibiydi.
 
Ne kadar zaman geçmişti? Çok geçmeden ormanın sınırına vardılar. Gözlerinin önüne geniş bir alan serildi. Dumanın ateşlendiği yere çok uzak değildi. Sorun, sahayı kapatan bir sürü insanın olmasıydı.
 
Jung Heewon kaşlarını çattı ve ağzını açtı. “Sence bizi mi kovalıyorlar?”
 
Silahlar ve yıldız kalıntılarıyla donanmış takımyıldızları etrafı arıyordu. Aralarında Lee Hyunsung’un daha önce gördüğü insanlar da vardı.
 
   “Dövüşmeyip koşalım. Onlardan kaçınmak daha iyi ama...”
 
Açık alana girdiklerinde kesinlikle görünür hâle geleceklerdi. Ormanın etrafından dolaşan bir yol vardı ama bunun ne kadar süreceğini garanti edemezlerdi.
 
Sonra Shin Yoosung, Lee Hyunsung’un sırtından ağzını açtı. “Ahjussi. Affedersin...”
 
Shin Yoosung’un parmağı açık alanın karşı tarafındaki ormanı işaret ediyordu. Bir şey koşuyordu.
 
Sert ve vahşi çığlıklar yükseliyordu. Lee Hyunsung, ormandan çıkan canavar türüne aşinaydı. Bunlar, fantezi manhwa ve romanlarında sıkça ortaya çıkan canavarlardı.
 
Jung Heewon sordu, “Bunlar ork değil mi? 80. senaryoda görünmek için çok zayıflar...”
 
Orklar. Sayısız fantezi türünde ortaya çıkan temsilci canavarlardı.
 
   “Şimdiye kadar hiç bir orkla savaşmadım.”
 
Düşününce bu tuhaftı. Orklar herkesin bildiği ünlü canavarlardı. Yine de hiçbir orkla karşılaşmadan 80. senaryoya kadar gelmişlerdi.
 
Açık alanda takımyıldızları haykırdı,  [Bizi bu derece görmezden gelmek ha!]
 
   [Bu çöpleri mi salıyorsunuz?]
 
Onlar da bunun saçma olduğunu düşünmüşlerdi. Silah kullanmaya gerek yokmuş gibi, tek bir takımyıldızı canı sıkkın bir ifadeyle hızla gelen orklara doğru yumruğunu uzattı.
 
Normalde tek bir darbede öldürülecek canavarlardı. Ancak tam o anda tuhaf bir şey oldu. Bir ork baltasını savurdu ve takımyıldızının yumruğu kırıldı.
 
Şaşkına dönen takımyıldızı tam bir şeyler haykıracakken, bir yerlerden başka bir taş balta uçarak geldi. Takımyıldızının kafası kelimenin tam anlamıyla patladı. Takımyıldızının enkarnasyon gövdesi aptalca yere yığıldı. Orklar kükreyip güldüler, alanı korkunç bir katliam yerine çevirdiler.
 
   [Kuaaack!]
 
Dağları yıkabilecek ve denizi ikiye bölebilecek korkunç takımyıldızları. Bu takımyıldızları, vücutları sadece iki ork tarafından parçalanarak can veriyordu.
 
Jung Heewon ve Lee Hyunsung da yere çöktüler. Gerçeklik hissi barındırmayan bir gerçeklikti bu. Ölmek bu kadar kolay mıydı? Bir takımyıldızı? Bir ork yüzünden mi?
 
   “Kaçın!”
 
Orklar bir anda 10 takımyıldızını parçalamıştı ve bu ormanlık alana doğru yaklaşıyorlardı.
 
***
 
Lütfen orklarla karşılaşmayayım. Gür ormanda ilerlerken içimden bu duayı tekrarlayıp durdum.
 
Bu sıcakta nefes alışverişim kesik kesikti ve adımlarım ağırdı. Çok uzun süredir yürümüyordum ama tüm vücudumdan terler boşalırken bitkin hissediyordum.
 
İstatistiklerimin yokluğunun bu kadar büyük olacağını bilmiyordum. Dayanıklılığımın sadece bir puan olmasıyla bundan kaçış yoktu. Yetmezmiş gibi, omuzlarım sanki birbirine daha çok yaklaşmaya zorlanıyor gibi hissettiriyordu. Adanın gerçeği buydu işte.
 
Reenkarnasyon Adası. Burası, Yıldız Akışı’nın en eski hikâyelerinin toplandığı yerdi. Burada, dış verilerden biriken tüm güçlendirmeler serbest bırakılıyordu.
 
Başka bir deyişle, sadece vücudun doğuştan gelen yeteneklerinin mevcut olduğu bir yerdi. 65. sıradaki şeytan kral bu yüzden kolayca yenebilmiştim. Birçok takımyıldızı fiziksel eğitimi ihmal ediyordu. Sonra bu adaya adım attıklarında, savaş güçlerini yanlış yorumlama hatasına düşüyorlardı. Andrealphus için de aynısı geçerliydi...
 
   [Şu ana kadar bir rakip öldürdün.]
 
   [Güvenli bölgeye girdiğinde ek ödüller alacaksın.]
 
Gür ağaçların oluşturduğu gölgede ilerlerken ara sıra gelen mesajları kaçırmamaya çalıştım.
 
Dehidrasyonu önlemek için kafamı nadir bulunan bir akarsuya daldırdım ve suyu içtim. Ruhumun temizlendiğini hissettirecek kadar berrak ve soğuktu.
 
   “İlk nesil su çok temiz.”
 
Aslında eski hikâyelere karşı mesafeli değildim.
 
Bir okuyucu olarak eski hikâyeleri severdim. Hayaller ve maceralarla dolu kahramanların hikâyesi. Unutulmuş dağ sıralarında ejderhalarla savaşmak ya da güzel elfler ve cesur cücelerle efsanevi bir kılıç aramak.
 
Sorun, şimdi ‘eski hikâyenin’ içine girmiş olmamdı. Nitelik Penceresi’nin gücünün ve kullanışlı işlevlerin olmadığı bir dünya.
 
Buradaki tehlike sadece canavarlar değildi. Yeteneklerin etkilerini alamadığım için bağışıklık sistemim düşecekti; soğuk algınlığına ve hastalıklara karşı dikkatli olmalıydım. Orijinal romanda, bazı takımyıldızları bulaşıcı hastalıklara yakalandıktan sonra ölmüştü.
 
Aslında, Hayatta Kalma Yolları’nda şu cümle geçmişti:
 
   Nitelik Penceresi’ne ve sistemin rahatlığına alışmış olan takımyıldızları, çaresizce can verdi. Kendi duyarlılıklarıyla okunamayan dünyaya karşı düzgün bir direnç gösteremediler.
 
Yıldız Akışı’nda hüküm süren takımyıldızları, hastalıkları veya orkları yenemedikleri için öldüler. Bazı takımyıldızları bu utanca dayanamayıp kendi canlarına kıydılar.
 
Komikti.
 
   [Ada 861’in katılımcıları yok edildi.]
 
   [Ada 1896’nın katılımcıları yok edildi.]
 
...Başlamıştı. Şimdiye kadar tüm ada korkunç bir trajediye bürünmüş olmalıydı. Takımyıldızları, bu zamana kadar görmezden geldikleri daha küçük canavarlar yüzünden ölüyordu...
 
   [Birçok takımyıldızı Reenkarnasyon Adası’nın zorluğu karşısında büyük şok yaşıyor.]
 
   [Birçok takımyıldızı büroya bir protesto mesajı gönderiyor!]
 
Protesto etmek faydasızdı. Ada aslen böyle bir yerdi. Şeytan krallar ya da başmelekler... Biraz dikkatsiz davranırlarsa herkes bu yerde ölebilirdi.
 
Yakındaki bir çalıdan gelen sesi duyunca refleksle nefesimi tuttum. Adada bu şekilde çığlık atan tek bir canavar biliyordum. Yeşil tenli, boyumun yarısı kadar küçük bir canavardı bu.
 
Bir goblin. Rahatlayarak iç çektim. Bir ork değil de goblinse, denemeye değerdi.
 
Kulakları sağır eden bir kükreme duyuldu. Çığlığın geldiği yöne doğru refleksle kılıcımı savurdum. Zayıf gücüm nedeniyle vücudum savrulma yönüne doğru sürüklendi. Neyse ki ilk fırlayan goblin körlemesine savrulan kılıcın darbesini aldı ve yerde yuvarlandı.
 
Sorun bundan sonrasındaydı.
 
   İlk neslin bir kanunu. Goblinler asla tek başlarına hareket etmezler.
 
Yaralı goblinin ardından iki goblin daha fırladı ve sopalarını savurarak mesafeyi hızla daralttı. Onlardan birinin savurduğu sopa, sol uyluğumun dış kısmında uzun bir çizik bıraktı. Lanet olsun... bu yerde goblinler şeytan krallardan daha korkunçtu.
 
   [Özel yetenek Dördüncü Duvar etkinleşti!]
 
Eğer Dördüncü Duvar olmasaydı, diğer takımyıldızları gibi ben de goblinlere yem olabilirdim. Derken uğursuz bir ses duyuldu.
 
   [Adanın yöneticisi, kullandığın yeteneğin adilliği konusunda endişeli.]
 
   [Adanın yöneticisi bu yeteneğin burada kullanılamayacağını ilan ediyor.]
 
   [<Yıldız Akışı>nın olasılığı yöneticinin şikayetini onaylıyor.]
 
   [Dördüncü Duvar rahatsızlığını belli ediyor.]
 
 「 Kim Dok ja, öz ür di le rim.
 
   ‘Ha?’
 
 「 Bu ada da hiç gü cüm yok.
 
Ruhumu kaplayan bariyerin solduğunu, içimde uyuyan bir duygunun harekete geçtiğini hissettim. O anda ne olduğunu anladım.
 
   [Dördüncü Duvar’ın kalınlığı inceldi.]
 
   [Dördüncü Duvar tarafından güçlendirilen zihinsel gücün orijinal durumuna döndü.]
 
   [Dördüncü Duvar tarafından hafifletilen fiziksel acı normale döndü.]
 
Siktir.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi