Bölüm 359
Çeviri: Sansanson
67.Kısım – Senaryonun Unutulmuş İnsanları (4)
Küfürlerimi yuttum. Eğer Dördüncü Duvar incelirse...
Çatışma sırasında, o zamana kadar unuttuğum garip bir acı baş gösterdi. Kaval kemiğimdeki ve kollarımdaki kesikler sızlıyordu. Terli gömleğim her an daha da rahatsız edici bir hâl alırken ormanın sıcağı başımı döndürüyordu. Böyle olacağını bilseydim daha çok egzersiz yapardım.
Dikenli bir sopa başıma doğru savruldu. Vücudumu yana yuvarlayarak bir goblinin saldırısından kaçındım. Aceleyle hareket ederken eklemlerim gıcırdadı. Goblin, köstebek yakalarmışçasına sopasıyla kaçış yolumu takip etti. Dikenli sopa kana bulandığında elimin üzerindeki tüyler diken diken oldu. Bu açıkça daha önce defalarca karşılaştığım bir kokuydu ama yine de tuhaftı.
[Dördüncü Duvar oldukça inceldi.]
[Dördüncü Duvar tehlikeli bir şekilde sarsılıyor.]
Bulunduğum yerden yukarı fırlayarak kılıç duruşumu düzelttim. Yoldaşlarını kaybeden iki goblin, parıldayan kırmızı gözleriyle etrafımı sarıyordu. Her an ileri atılıp beni öldürebilirlerdi. Bu arzuyu okuduğum an, içimi ölüm korkusu kapladı.
İncelen Dördüncü Duvar’ın ötesinden, şimdiye kadar görmezden geldiğim duygular fışkırıyordu. Dışarıdan baktığım hikâye aslında tam olarak böyle bir şeydi.
Titreyen nefesimi kontrol altına aldım. Savaşmak zorundaydım. Savaşabilirdim. Bütün yoldaşlarım bu korkuyu yaşayarak dövüşmüştü. Bu duvarı kullanarak acıdan korkakça kaçan tek kişi bendim.
「 Kim Dokja, titreyen elleriyle Kırılmaz İnanç’ı kavradı. 」
Düşünelim. Mevcut bedenimle bu goblinlere nasıl zarar verebilirdim? Yetenekler kullanılamıyordu ama stigmalar hâlâ mevcuttu. Seviyeleri sıfırlanmıştı fakat stigmaları tetiklemek mümkündü. Sorun, stigmanın nasıl uygulanacağıydı. Yaklaşan goblini gördüm ve Kılıcın Şarkısı’nı başlattım.
[Bu senin stigman değil.]
[Stigmanın etkisi minimum seviyeye sabitlendi.]
「 İkinci gün. Hava güneşli. Erken saatte dışarı çıkıp silahları kontrol ettim. 」
Kırılmaz İnanç hafif bir parıltı yayarak orijinal durumuna döndü. Bir alev oku çıksaydı ne güzel olurdu, siktir. Kılıcımın biraz hafiflediğini hissetmek yine de teselli ediciydi.
Kieeek?
Goblin direnişimle alay edercesine güldü ve dikenli sopasını savurdu. Sopa kılıcıma çarptı; bileğim kırılacak gibi oldu.
Goblinler dışarıdan hantal görünseler de insanlardan çok daha güçlüydüler. Bu adada hayatta kalmak için optimize edilmiş canavarlardı.
Derken ikinci sopa belime doğru uçtu. Kılıcımla bunu engellemek için artık çok geçti. Ayağımı savurarak sopaya tekme attım. Dikenlerin ayak tabanımı delip geçtiğini hissettim. Korkunç acı yüzünden dudaklarımı ısırdım. Öfkeli goblinler kan kokusunu alınca çığlıklar attılar. Eğer stigma işe yaramıyorsa, ikinci yöntemi denemek zorundaydım.
[Dev Hikâye Şeytan Diyarının Baharı iradene yanıt veriyor.]
Bu adada yetenekler mühürlenmiş ve stigmaların ustalığı sıfırlanmıştı. Ancak bu, kullanılabilecek hiçbir güç olmadığı anlamına gelmiyordu.
[Dev Hikâye Miti Yutan Meşale iradene yanıt veriyor.]
Büyü çemberlerinin olmadığı ilk nesilde bile var olan bir şey vardı. O da hikâyelerdi.
[Şu anda gücünle bu hikâyeler üzerinde kontrol sağlayamazsın.]
[Hikâyelerin hakimiyetini reddediyor.]
Sorun, gücümün büyük ölçüde azalmış olması ve hikâyelerin beni dinlememesiydi.
[Dev Hikâye Şeytan Diyarının Baharı pişmanlıkla sana bakıyor.]
[Dev Hikâye Miti Yutan Meşale zayıflamış bedenine göz dikiyor.]
Sıcaklık yüzünden içimdeki kan kaynıyordu. Goblinler benden yayılan hikâyelerin gücünü hissedince anlık olarak geri çekildiler ama çok geçmeden ivmelerini toplayıp tekrar ileri atıldılar.
Stigma engellenmişti ve hikâyeler beni dinlemiyordu. Üzerime gelen goblinlere bakarken dişlerimi sıktım. Sonunda geriye tek bir çare kalmıştı. Mümkünse bunu kullanmak istememiştim.
Kararlılığımı toplayıp manamı yükselttiğim anda her şey değişti. Çalılıkların arasından fırlayan bir hançer goblinin kafasına saplandı. Goblin önümde yere yığıldı. Hançerin bıçağı, harika bir kılıç oyunuyla diğer goblinin boynuna doğru yöneldi.
Kızın uçuşan atkuyruğuna bakarak rahatlamış bir şekilde iç çektim.
“Ahjussi, iyi misin?”
Çamura bulanmış Lee Jihye başını çevirip bana baktı.
***
Aslında Kılıcın Şarkısı’nı kullanmamın tek sebebi goblinlerle yüzleşmek değildi. Sistem mesajının da belirttiği gibi, Kılıcın Şarkısı benim stigmam değildi. Bu stigmayı kullanırsam, asıl sahibi kesinlikle varlığımdan haberdar olacaktı.
“...Hah, ahjussi, sen olduğuna sevindim.”
Lee Jihye yüzünü akarsuda yıkadı. O da epey bir zorluk yaşamış gibi görünüyordu.
“Burası ne biçim bir yer böyle? Yetenekler de stigmalar da hiçbir işe yaramıyor. Büyükbaba Kyrgios’tan eğitim almamış olsaydım kesin ölürdüm.”
“Yaralandın mı?”
“Hayır. İyice saklandım. Bu arada, bu hâlin ne?”
“Oldu bi’ şeyler.”
Lee Seolhwa’dan aldığım Kesik İlacı’nı yaralarıma sürüyordum. Goblinlerle savaşırken bu kadar yaralandığıma inanamıyordum. Gelecekte işlerin ne kadar zorlaşacağını tahmin bile edemiyordum.
Lee Jihye beni izledi ve sinirlenmiş bir hâlde Kesik İlacı’nı elimden kaptı. “Ver şunu bana. Sırtına süremezsin ki.”
Lee Jihye ilacı yaralarıma sürmeye başladı.
“Nazik ol. Sert bastırırsan ölebilirim.”
“Mızmızlanma. Bu arada, sen bu kadar küçük müydün ya?”
“Kas kütlem biraz azaldı sadece.”
“Omuzların benimkilerle aynı genişlikte görünüyor?”
Gururum incindiği için ilacı geri almaya çalıştım. Hayır, almaya çalıştım ama başaramadım. Çünkü Lee Jihye benden çok daha güçlüydü.
Lee Jihye beni uyardı, “Kıpırdarsan omzun kırılır.”
Kendimi bu kadar çaresiz hissetmeyeli uzun zaman olmuştu.
“İşte, bitti.”
Lee Seolhwa’nın Kesik İlacı, ilk neslin olasılık kısıtlamalarına rağmen oldukça iyi bir etki gösterdi. Mucizevi bir şekilde olmasa da, ilacın kapladığı yaralar hızla iyileşiyordu. Ne de olsa ilk nesilde bile büyü ve dövüş sanatları vardı.
Yaralarımla ilgilendikten sonra Lee Jihye ve ben ormanda yürümeye devam ettik. Neyse ki gece yaklaşıyordu. Lee Jihye adanın ortasından yükselen dumanı gözüyle ölçtü.
“Bugün burada kamp kurmamız gerekecek gibi?”
Başımı salladım. Bütün gece ilerleyebilirdik ama gece vakti yetenekleri mevcut değildi ve goblinlerden çok daha kötü düşmanlarla karşılaşabilirdik.
[Adanın gecesi geldi.]
[Geceleyin sistemin bazı işlevleri geri yüklenir.]
[Dokkaebi Çantası özelliği artık kullanılabilir.]
Hemen Dokkaebi Çantası’nı açtım ve gerekli birkaç eşyayı satın aldım. İki kişilik taşınabilir bir barınak ve çevreyi güvenceye almak için güvenlik cihazları vardı. Her ihtimale karşı iyileşme eşyaları da aldım.
Lee Jihye eşyaları benden alırken gözlerini kırptı. “Ne? İlk nesilde böyle şeyler satın alabiliyor musun yani?”
“Sonuçta jeton kullanım senaryoları aynı kalıyor.”
İster ilk nesil, ister ikinci nesil, ister üçüncü nesil olsun; senaryonun özü paraydı. Dolayısıyla Dokkaebi Çantası’nın kullanımına izin verileceği aşikârdı.
Lee Jihye çadırı kurarken bana acınası bir şekilde baktı. “Ahjussi, orduya gittiğini duymuştum. Neden çadır kurmayı bilmiyorsun?”
“Terhis olalı çok uzun zaman oldu. Sen nasıl bu kadar iyisin bu konuda?”
“İlkokuldayken izciydim ben.”
Düşününce, Lee Jihye için böyle bir geçmiş kurgulanmıştı. Lee Jihye, güç azaltma cezasından dolayı bocaladığımı görüp çadırımı benim yerime kurdu.
Ormanda gece soğuktu. Çevredeki çalı çırpıyı toplayıp bir ateş yaktık. Gürül gürül yanan kamp ateşinin önünde, Lee Jihye ve ben kendi düşüncelerimize daldık. Bilge Okuyucunun Bakış Açısı’nı kullanmıyordum ama Lee Jihye’nin bir şey söylemek istediğini görebiliyordum. Sabırla bekledim.
Lee Jihye yanan alevlerin içine kuru bir dal fırlattı ve sonunda cesaretini topladı. “Ahjussi, bir şey sorabilir miyim?”
“Sor.”
“O roman ne zaman başladı?”
Bu sorunun geleceğini biliyordum. Dürüstçe cevap vermeye karar verdim. “10 yıldan fazla bir süre önce.”
Anılarım biraz silikleşmişti ama Hayatta Kalma Yolları’na ilk tıkladığım günleri unutmamıştım.
“Ben romanda nasıl görünüyorum?”
Soru normaldi. Ben de Lee Jihye’nin yerinde olsam merak ederdim. Lee Jihye’nin tasvirini hatırlamak için kendime zaman tanıdım.
Amiral Lee Jihye. Yoldaşlarını korumak için kılıcını çeken kız. Gururu güçlüydü ama herkesten daha şefkatliydi. Kalbinden geçenler her zaman yüzüne yansırdı.
Ona anlatacağım detayları dikkatlice seçerken, Lee Jihye’nin eski yaralarına mümkün olduğunca dokunmamaya çalıştım. Lee Jihye yüzünde şüpheci bir ifadeyle ağzını açtı. “O kadar iyi ki kendimi kötü hissettim. Bu kadar detay var mıydı gerçekten?”
“Roman biraz uzun.”
“Öyle olsa bile... peki tüm bu detayları nasıl hatırlıyorsun?”
“Çok fazla okudum.”
“Yine de bu kadar titizlikle hatırlamak... Garip hissettiriyor.”
Tek cevabım şuydu: “O zamanlar ortaokul öğrencisiydim ve tek hobim o romanı okumaktı.”
“Ahjussi ortaokul öğrencisi miydin? Ahaha, yani ilk okuduğunda benden daha mı küçüktün? Bu çok saçma.”
“Herkes bir zamanlar 15 yaşındaydı.”
[Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası başını kaldırıyor.]
Lee Jihye ilginç bir şey duymuş gibi güldü. “Doğru. Ben de bir zamanlar 15 yaşındaydım.”
Lee Jihye nostaljik gözlerle kınına baktı. Kınından küçük bir anahtarlık sarkıyordu. Hayatta Kalma Yolları’nı okuduğum için o anahtarlığın ne olduğunu doğal olarak biliyordum.
“İyi misin?”
“...Bu anahtarlığı biliyor musun?”
“Biraz.”
“Gizli saklı hiçbir şeyimiz kalmamış.”
Lee Jihye’nin her zaman yanında taşıdığı o anahtarlık, ilk senaryoda ölen arkadaşı tarafından verilmişti.
Hayatta Kalma Yolları’nın cümleleri zihnimden geçti.
「 “Jihye. Öldür beni. Sorun değil.” 」
Lee Jihye yaralı Kılıç Şeytanı’ydı. Bir gün karakterizasyonu değişse bile bu yüzü asla değişmezdi. Lee Jihye, işlediği günahları asla unutmayan bir insandı.
“Romanın sonunda bana ne olduğunu biliyor musun?”
Lee Jihye’nin sözleri, zihnimde çoktan unuttuğum bir hikâyenin canlanmasına neden oldu. Hayatta Kalma Yolları’nın sonunu biliyordum.
Çıngır.
Derken kulaklarıma bir zil sesi geldi. Daha önceden yerleştirdiğim güvenlik cihazından gelen bir sesti bu. Zil sesi, sanki kulaklarımı koparmak istercesine korku filmlerindeki gibi bir ritimle devam etti.
Çıngır. Çıngır. Çıngır. Çıngır.
Çıngır. Çıngır. Çıngır. Çıngır.
“Ahjussi.”
Bu tarafa doğru bir şey geliyordu. Zilin çalma aralığına bakılırsa bu bir goblin ya da ork değildi. Çok daha güçlü bir canavardı. Yükselen dumanın yönünü tahmin ederek konuştum, “Sonuna kadar yaşayacak ve mutlu olacaksın. Romanda da böyleydi.”
Bu bir yalandı. Ancak zaten romanın kendisi en başta bir yalandı. Ben yalanlarımı gerçeğe dönüştürmek için şimdiye kadar yaşamıştım.
“Köye doğru koş. Ben zaman kazanacağım.”
“İstemiyorum! Ahjussi, sen kaç! Benden daha zayıf değil misin?”
“Bu canavarla baş edemezsin. Güçlerimizi birleştirsek bile mümkün değil.”
Lee Jihye mevcut yetenekleriyle sadece goblinlerle başa çıkabilirdi. Sakince konuştum, “Hemen köye git ve yardım çağır. Ancak bu şekilde ikimiz de hayatta kalabiliriz. Benden daha hızlı hareket edebilirsin.”
“Ama...”
“Acele et! Benim bundan kaçınmak için bir yolum var!”
“Gerçekten mi?”
“Elbette. Benim kim olduğumu bilmiyor musun?”
Lee Jihye rahatlamış gibi başını salladı. “Biraz dayan! Yardım getireceğim!”
Lee Jihye gözden kaybolduktan birkaç saniye sonra, ormanda devasa bir yeşil canavar belirdi. Üç metrenin üzerinde, korkunç bir atmosfere sahip bir yaratıktı.
Lanet olsun, ork değil, bir troldü bu. Kaçınmanın bir yolu olduğunu söylerken yalan söylüyordum. Tüm grup toplansa bile bu trolle baş edemezdi. Yok edilmeseler iyiydi.
Grrr...
Trol beni buldu ve gülerken korkunç dişlerini sergiledi. Trolün demir sopası, sanki daha önce sayısız takımyıldızının kafasını parçalamış gibi takımyıldızı parçalarıyla kaplıydı.
Acı acı gülümsedim ve kılıcı kavradım. O sopanın tek bir darbesiyle muhtemelen ölürdüm. En azından, bana yardım edecek kimse olmasaydı.
Grrrrrrr!
En başta, bu adaya normal bir şekilde saldırmak imkânsızdı. Her zaman olduğu gibi, imkânsız senaryolarda gizli parçalar bulunurdu. Orijinal romana göre, artık onun ortaya çıkma zamanı gelmişti.
Trolün kükremesi gökyüzüne yükseldiği an, kulakları tırmalayan bir ses duyuldu. Tanıdık bir bıçak trolün karnını delip geçiyordu. Bu Lee Jihye’ydi.
“Böyle olacağını biliyordum. Tam bir yalancısın.”
「 Amiral, ölmek anlamına gelse bile yoldaşlarını terk etmez. 」
Bu operasyon en başından beri mümkündü çünkü ben Lee Jihye’ye inanmıştım. Öfkeli trol kılıcı çıkardı ve tuhaf bir ses çıkardı. Yara bir anda iyileşti. Kılıcı fırlattı ve Lee Jihye yanı başımda güldü.
“Birlikte ölelim, ahjussi.”
Trolün üzerimize doğru koştuğunu gördüm ve ben de güldüm. Lee Jihye ölmeyecekti. Hayatının geçmişi sonunda onu kurtaracaktı. Trolün sopası indiği an, ormandan bir ses duyuldu.
...Geldi. Gümüş bir kılıç karanlığı ikiye böldü. Dikkatlice izledim. Eter bıçağı olmayan saf kılıç, o korkunç trolün boynunu bir oyuncak gibi kesti.
「 İlk neslin unutulmuş insanlarının en sevdiği temalar aşk, dostluk ve romantizmdir. 」
İlk nesil. Yıldız Akışı’ndaki en eski hikâyelerden biri. O hikâyenin sahibi konuşuyordu. “Yoldaşlarınız için hayatınızı feda etmek mi? Bu 381 yıldır ilk kez oluyor.”
Daha dikkatli baktığımda tek bir kişi olmadığını fark ettim.
“Söze hacet yok. Onlar öyle dostlar.”
“Gerçekten de, demek hâlâ ortalıkta iyi hikâyeler var.”
Gülüşme sesleri yayıldı. Bir şeyler tuhaftı. Orijinal romanda bu yoktu. Sonra karanlıktan çıkanların yüzlerini gördüm.
“Uzun zaman oldu. Dış dünyanın zamanıyla sadece üç yıl mı geçti?”
Şaşırtıcı bir şekilde, bu zaten tanıdığım biriydi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.