Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 30

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.366

O günden sonra Talia, yıllar içinde alışkanlığa dönüşmüş bu aşktan kurtulmak için çırpınmaya başladı. Daha önce de hislerini kesip atmaya çalışmıştı ama hiçbir zaman böylesine umutsuzca direnmemişti.
Varkas’ın onun için seçtiği elbiseleri dolabın en diplerine tıkıp kaldırdı; onun görür görmez kaşlarını çattığı kıyafetleri çıkarmaya başladı. Ardından İmparatoriçe Sarayı’nda düzenli olarak verilen şölenlere katılmaya koyuldu.
Doğal olarak refakat şövalyesi Varkas da o yozlaşmış eğlence gecelerine onun peşinden gitmek zorunda kalıyordu.
On dört yaşına kadar manastır disiplininde yetişmiş biri için oradaki manzaralar tiksindiriciden başka bir şey değildi. Aslında Talia için de rahat bir ortam sayılmazdı. Annesinin hayranlarıyla çevrili hâlde, Senevier’in küçültülmüş bir kopyası gibi muamele görüyordu.
İmparatoriçe’nin yüzünü bedeninde taşıyan genç kıza eğlencelik bir oyuncakmış gibi bakıyorlardı. İçlerinden azımsanmayacak kadar çoğu ilgisini açıkça belli ediyordu. Onunla annesinin yerine geçebilecek biriymiş gibi ilgilenmeleri Talia’yı aşağılanmış hissettiriyordu; ama o, üzerine yağan ilgiden hoşlanıyormuş gibi davranıyordu.
Bunu özellikle Varkas’a göstermek istiyordu.
Bak, neleri kaybettin. Ayla’dan daha güzel bir kadın olacağım. Annem kadar güzel.
Ne kadar çok erkeğin onu arzuladığını görmesini istiyordu. Belki de içten içe, onu durdurmasını bekliyordu.
Ama Varkas her zamanki gibi sessizce yalnızca görevini yerine getiriyordu. Talia’nın erkeklerin arasında kendinden geçene kadar içmesi ya da kendisinden iki kat büyük adamlarla flört etmesi bile onu zerre kadar ilgilendirmiyor gibiydi. Adamın kayıtsızlığı, içinde büyüyen tehlikeli dürtüleri daha da körüklüyordu.
Yedi yıldır yanımda.
Biraz olsun benim için endişelenemez mi?
Bir kez olsun beni durdurmaya çalışamaz mı?
Bu çocukça düşünce zihninin bir köşesine inatla yapışıp kaldı. Kendini tamamen mahvederse, içinde kalan bu aptal sevginin de sonunda yok olup gideceğine inanmaya başladı.
Bu yüzden kendini düşüncesizce yabancı erkeklerin arasına attı. Onların hayranlık dolu parmaklarıyla ellerine, yüzüne, saçlarına dokunmalarına izin verdi; hatta nefesleri boynuna değecek kadar yaklaşsalar bile ses çıkarmadı.
O adamların onu porselen bir bebek gibi ele alışları rahatsız ediciydi. Ama gözlerine dolan sarhoş hayranlıkta garip bir tatmin duygusu da vardı.
Bazen kendini neredeyse yücelmiş hissediyordu; sanki bir tür tanrıçaya dönüşmüş gibiydi. Böyle anlarda Varkas’a sahip olamamak önemsiz bir meseleymiş gibi görünüyordu.
O hissin içine tutundu. Eğer bu baş döndürücü dünyanın içinde kalmayı başarabilirse, çocukça aşkı mutlaka solup ölecekti.
Kadınlarla erkekler arasındaki yüzeysel ve müstehcen oyunların içine daha da derin daldı — alaycı sözler, hafif temaslar, tehlikeli çekişmeler… Zamanla bunlara alıştı.
Sonra, o savruk günlerin arasında bir süre geçtikten sonra, Margus adında güneyli bir soylu ona yaklaşmaya başladı.
Başta ona pek dikkat etmedi. Her akşam balo salonuna gidip pek çok erkekle vakit geçiriyordu ama hiçbiri aklında yer etmiyordu.
Fakat bir noktadan sonra o adamın adı zihninde kalmaya başladı. Margus dikkatini tuhaf bir şekilde çekmişti.
Ona bir kadın gibi değil de yeğeni ya da küçük bir çocukmuş gibi davranıyordu; hatta bazen içten bir kaygıyla onu azarlıyordu bile. İlk başlarda Talia onun üstten konuşan tavrına sinirlense de zamanla yavaş yavaş ona karşı gardını indirmeye başladı.
Sürekli ona dokunma fırsatı kollayan diğerlerinin aksine, Margus her zaman saygılı bir mesafe koruyor, dostça ama ölçülü davranıyordu.
Üstelik onu güldürmekten başka bir şey istemiyor gibiydi. Mücevherler ya da açık saçık elbiseler getirmek yerine oyuncaklar ve bebekler çıkarıp bunlara “hediye” diyordu. Hiç kötü niyeti olmayan biri gibi davranıyordu ve zamanla Talia onun yanında rahat hissetmeye başladı.
Belki de kalbinin içinde saklı kalmış o ihmal edilmiş çocuğu fark etmişti. Savunmasını şaşırtıcı derecede kolay aşmıştı.
Ve kurduğu güveni paramparça ettiği gece, reşit olma töreninden dört gün önceydi.
Gece geç saatlerde, Varkas’ın tesadüfen yanında olmadığı bir sırada adam ek binaya geldi. Habersiz gelişi önce Talia’yı şüphelendirmişti ama neşeli konuşmaları ve insanın gardını düşüren gülümsemesi kısa sürede onun temkinini eritti.
“Bakın, Majesteleri! Size bahsettiğim yapbozu sonunda buldum!” diye heyecanla seslendi, büyük oyuncak kutusunu uzatarak.
“Bunu almak için ne kadar uğraştığımı tahmin bile edemezsiniz! Majestelerine hediye hazırlamak bile bu kadar zahmetli olmazdı!”
Burnunu gururla kaldırdıktan sonra, bu saatte gelmesinin ne kadar uygunsuz olduğunu fark etmiş gibi ensesini kaşıyıp mahcupça gülümsedi.
“Aslında bunu doğum gününüzde vermek istemiştim ama yarın başkentten ayrılmam gerekiyor. O yüzden böyle pat diye gelmeye cüret ettim. Lütfen kabalığımı bağışlayın.”
Yağmurda kalmış bir yavru köpek gibi düşen gözlerine bakan Talia iç çekip başını salladı.
“Yapacak bir şey yok. İçeri gel öyleyse.”
Margus yüzünde parlak bir gülümsemeyle ek binaya adım attı. Talia ilk kez muhafızları ve hizmetçileri dışında birini içeri alıyordu. Birdenbire ortalığın dağınıklığı gözüne batmaya başladı.
Adamı hiç kullanmadığı tozlu salondan geçirip ikinci kattaki çalışma odasına götürdü — yatak odası dışında en düzenli yer orasıydı. Orada satranç masasını açıp birlikte yapbozu kurmaya başladılar.
Öylesine dalmışlardı ki adamın dizlerinin iki yanında durduğunu bile fark etmedi.
Talia bütün dikkatini küçük parçaları birleştirip kalenin sivri kulesini oluşturmaya vermişti.
Margus eğilip küçük sütunları sabitlemesine yardım etti. Sonunda kule tamamlandı. Talia memnuniyetle gülümsedi; ama tam o sırada adamın ne kadar yakın olduğunu fark etti. Şarap kokan ağır nefesi alnına değiyordu.
Rahatsızlık hissiyle oturduğu yerde kıpırdandı ama ortamı bozmak istemediğinden ani bir hareket yapmaya çekindi.
Bir parçayı arıyormuş gibi yaparak hafifçe döndü. O anda adam arkasına geçti ve yardım ediyormuşçasına iki kolunu yanlarından uzatıp kutunun içini karıştırmaya başladı.
“Ah, işte burada,” diye mırıldandı.
Talia donup kaldı. Adamın kaslı kolları belini sardı. Boynunun yakınında hissettiği sıcak ve nemli nefesle istemsizce omuzlarını kastı. Göğsüne korku doldu, kalbi çılgınca çarpmaya başladı — ama garip şekilde ağzından tek bir ses bile çıkmıyordu.
Adam biraz daha yaklaşınca nihayet boğuk bir ses çıkarabildi.
“B-bırak… beni.”
“Bir dakika… Kokunuz… baş döndürücü.”
Omzunun yakınında derin bir nefes çekti.
Talia’nın bütün bedeni gerildi. Soğuk terler tenini kapladı, omurgasından aşağı ürperti yayıldı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi