Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 45

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.557

Edrick, oradan oraya koşuşturan askerlerin arasından çevik adımlarla ilerliyordu.
Çarpışmanın sona ermesinin üzerinden henüz bir saat bile geçmemişti ama az önce kaosa teslim olmuş kamp şaşırtıcı bir hızla yeniden toparlanıyordu.
Askerler wyvern cesetlerinin arasından silahları topluyor, parçalanmış çadırları kaldırıyordu. İşçiler sandıkları ve yükleri arabalara taşırken hizmetçiler de cesetleri tek bir yerde topluyor, onları dikkatlice ipek örtülere sarıyordu.
Edrick hızlı adımlarla kampın içinden geçerken göz ucuyla cesetleri saydı.
Toplam on yedi kişi.
Wyvernler tarafından bütün hâlde yutulanlar da hesaba katılırsa ölü sayısı muhtemelen yirmi beş ila otuz arasındaydı. Yaralılar da düşünüldüğünde verilen zarar küçümsenecek gibi değildi.
Ellerini sıkıca yumruk yaptı.
Ateş Mevsimi’nde wyvernler mi ortaya çıktı…?
Normalde wyvernler Dinlenme Mevsimi’nin sonunda kış uykusundan uyanır, Su Mevsimi boyunca sürüler hâlinde toplanmaya başlardı. Çiftleşme dönemi sona erince eşleşip yeniden dağılırlardı. Bu yüzden Ateş Mevsimi’nde bir düzineden fazla wyvernin aynı anda ortaya çıkması son derece nadir bir olaydı.
Üstelik bu bölge, böylesine büyük yaratıkların yaşayabileceği uygun bir habitat da değildi.
Burada bir tuhaflık var. Bunu sadece kötü şans diye geçiştirmek fazla kolay olur.
Wyvern cesetleriyle kaplı tepeyi tarayan Edrick’in gözleri hafifçe daraldı. Zihninin bir köşesinde beliren şüpheyi bastırdı.
Şimdi bunun sırası değildi.
Kararlı ve uzun adımlarla şövalyelerin toplandığı yere doğru ilerledi.
“Komutanım!”
Varkas sesleniş üzerine başını çevirdi. Diğer şövalyelere emir veriyordu.
Edrick istemsizce durakladı.
Titrek ateş ışığı, üstünün yüzünü aydınlatıyordu; yüzü baştan aşağı kana bulanmıştı.
Kendi hâli de onunkinden pek farklı değildi ama mermer kadar soğuk görünen o yüzün kana bulanmış olması, çelik gibi parlayan gözleriyle birleşince Edrick’in içine tarif edemediği bir ürperti düşürdü.
“Onu bulabildiniz mi?”
Sir Sheorkan’ın sesi her zamanki gibi düz ve sakindi.
Edrick hemen toparlanıp rapor verdi.
“Kuzey tarafta bir wyvernin çarpma izlerini bulduk. Görünüşe göre yaratık uçuruma düşmüş.”
Varkas başını kuzeye çevirdi.
Şövalyelerin ellerindeki meşaleler ormanın gölgeleri üzerine solgun bir ışık düşürüyordu; karanlığın içinde başka hangi yaratıkların saklandığını kestirmek imkânsızdı.
Edrick gergin bir sesle konuştu.
“Derhâl bir arama birliği oluşturmalıyız. Daha fazla vakit kaybetmeyi göze alamayız—”
“Ne arama birliği?!”
Sert bir ses sözünü kesti.
Edrick hızla arkasına döndü.
Dağılmış koyu renk saçları aslan yelesini andıran Veliaht Prens, maiyetindekilerle birlikte yanlarına geliyordu.
Edrick hemen derin bir reverans verdi ama prens onu tamamen görmezden gelip doğruca Varkas’ın önünde durdu.
“Öldüğü apaçık ortada! Böyle anlamsız şeylerle vakit kaybetmeyi bırakın da yola çıkmaya hazırlanın! Burada oyalanırsanız bir canavar sürüsünün daha saldırmasını mı istiyorsunuz?”
Veliaht Prens’in merhametsiz sözleri Edrick’in yüzünü sertleştirdi.
Az önceki saldırının şokunu hâlâ üzerinden atamamış olan prensin yüzü her zamankinden daha solgundu. Aslında bu şaşırtıcı değildi; muhtemelen hayatında bir ogre bile görmemişti, bırakın bir wyvern sürüsünü.
Ama buna rağmen Edrick, sinirleri tamamen tükenmiş görünen bu adama zerre kadar acıma hissedemiyordu.
Bastırılmış öfke dolu bir bakış attıktan sonra gözlerini Varkas’a çevirdi.
Garip bir şekilde komutan sessizdi.
Gerçekten bu emre boyun eğmeyecek… değil mi?
Talia Roem Guirta gayrimeşru doğmuş olsa bile hâlâ İmparator’un kızıydı. Üstelik İmparatoriçe’nin ilk çocuğuydu.
Veliaht Prens’in kişisel kini yüzünden bir imparatorluk prensesinin canavarlara yem edilmesine göz yummak düşünülemezdi.
Bu, şövalyelerin onuruna sürülmüş bir leke olurdu.
Edrick aceleyle konuştu.
“Majesteleri izin verirse İkinci Prenses’i aramaya bizzat ben öncülük edeceğim. Lütfen—”
“Seni küstah piç!”
Veliaht Prens öfkeyle yakasına yapıştı.
Edrick sakin gözlerle ona baktı.
Bu tür şiddete çoktan alışmıştı.
Ses tonunu koruyarak konuştu.
“Affınızı dilerim, Majesteleri. Ancak Prenses’i öylece terk edemeyiz—”
“Prenses mi?”
Prens kuru ve boş bir kahkaha attı, ardından her kelimeyi zehir gibi tükürdü.
“İyi dinle çocuk. Bu imparatorlukta yalnızca tek bir prenses vardır: Ayla Roem Guirta. O piç Talia’nın aslında hiç doğmaması gerekirdi. Bir canavara yem olmak ona yakışan son değil de nedir?”
“Yeter.”
Alçak ama keskin bir ses geceyi yardı.
Edrick şaşkınlıkla üstüne baktı.
Veliaht Prens ne kadar küstah davranırsa davransın, Varkas şimdiye kadar ona daima resmî bir saygı göstermişti.
Sözünü kesmesi bir yana, hitap ederken bile resmiyet kullanmaması Edrick’i kısa süreliğine afallattı.
Prens de aynı şekilde gözlerini büyüterek ona döndü.
Fakat Varkas’ın ifadesi sakindi.
Soğuk denecek kadar sakindi.
“Majesteleri odalarına dönüp dinlenmeli.”
Sesi dingin, neredeyse duygusuzdu.
Sonra prensin arkasında bekleyen şövalyelere başıyla işaret etti.
“Bana derhâl bir büyücü getirin. Refleksleri en hızlı on kişiyi seçin; bir arama birliği kuracağız.”
Şövalyeler emri anında yerine getirmek için dağıldılar.
Veliaht Prens ona boş gözlerle baktı, ardından Edrick’i sertçe itip Varkas’ın önüne geçti.
“Demek öyle… O kadın yüzünden bana karşı mı geliyorsun?”
“Majesteleri İmparator bana üç kişiyi koruma emri verdi.”
Varkas’ın sesi hâlâ sakindi.
“Veliaht Prens’in emri, İmparator’un buyruğunun önüne geçemez.”
“Bana bahane uydurma!”
Prens yolunu kesti.
“Ben fark etmiyor muyum sanıyorsun? O kadına karşı hep tuhaf şekilde korumacı davrandın. Doğruyu söyle… Ona âşık mısın—”
“Gareth!”
Keskin ve berrak bir kadın sesi gergin havayı kılıç gibi yardı.
Edrick irkilerek sesin geldiği yöne döndü.
Birinci Prenses, yanında iki yardımcısıyla birlikte şövalyelerin arasından zarif adımlarla ilerliyordu.
Wyvern saldırısı sona erdiğinden beri hizmetçilere önderlik etmiş, yaralılarla bizzat ilgilenmişti.
Şimdi ise komuta etmenin getirdiği ağır yorgunluk hâlâ üzerinde olmasına rağmen kararlı gözlerle kardeşine bakıyordu.
“Sir Sheorkan haklı,” dedi.
“Talia’yı öylece bırakamayız. Her ne olursa olsun o bizim kanımızdan.”
“Aklını mı kaçırdın sen?!”
Prens, ihanete uğramış gibi yanan gözlerle kız kardeşine baktı.
“O kadının annemize yaptıklarından sonra bunu nasıl söyleyebiliyorsun?”
“Lütfen mantıklı düşün.”
Prensesin sesi sert ve otoriterdi; kardeşinin öfkesini bir anda bastırdı.
Sadece birkaç dakika farkla doğmuş olsalar da Gareth’ten çok daha olgun görünüyordu.
Bakışlarını onunkilere sabitleyerek konuşmayı sürdürdü.
“Eğer Talia’yı geride bırakıp saraya dönersek yalnızca Sir Sheorkan değil, sen de gereksiz bir skandalın içine sürüklenirsin. Böyle bir risk almanın hiçbir anlamı yok.”
Edrick kısa süreliğine ne diyeceğini bilemedi.
Nazikliğiyle tanınan Birinci Prenses’in bu kadar soğukkanlı konuşması beklenmedik bir şeydi.
Prenses, öfkeyle titreyen kardeşini yatıştırır gibi daha yumuşak bir sesle ekledi:
“En azından bedenini bulup ona uygun bir cenaze töreni düzenlemeliyiz.”

*Wyvern, genellikle ejderhaya benzeyen, ancak dört bacak yerine yalnızca iki bacağı ve iki kanadı olan efsanevi, mitolojik bir yaratıktır. 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi