Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 63

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.431

İstenmeyen misafir nihayet gittikten sonra Talia, şifacıdan odayı soluk, puslu bir dumanla doldurmasını istedi.
Ateşin üzerinden yükselen sıcak hava dalgaları gibi titreşen o keskin dumanı içine çektikçe, içinde kaynayan hisler yavaş yavaş yatışmaya başladı.
İçine kısa süreli bir rahatlama yayıldı.
Biraz daha geçseydi o beyazımsı sis zihninin en derin yerine kadar sızacaktı.
O zaman hiçbir şey düşünmek zorunda kalmayacaktı.
Tek istediği, ölü gibi uyumaktı.
Yatağın üzerine yayılıp gözlerini kapattı.
Ama ne kadar beklerse beklesin, bilincinin incecik bir parçası kopmayı reddediyor, onu inatla gerçekliğe bağlı tutuyordu.
Bir şekilde uyuyabilmek için yüzünü mangala biraz daha yaklaştırıp yakıcı dumanı derin derin içine çekti. Fakat karşılığında yalnızca şiddetli bir öksürük nöbeti geldi.
Sarsılan bedeni, göz kapaklarının ucunda birikmeye başlayan hafif sersemliği bile dağıtmıştı.
Hayal kırıklığı içinde pencereye baktı.
Bir ara gökyüzü koyu, kan kırmızısı bir renge bürünmüştü.
Kemiklere işleyen o baş döndürücü gün batımını bir süre boş boş izledi. Sonra içinden gelen açıklanamaz bir dürtüyle yataktan kalkıp iki ayağını yere bastı.
İlaç sonunda gerçekten etkisini göstermeye başlamış olmalıydı; acı büyük ölçüde çekilmişti.
Birkaç adım attı.
Sol bacağı biraz gecikmeli hareket ediyor, ayağı zeminde sürünüyordu.
Ama eklemlerini her büktüğünde saplanan keskin ağrı neredeyse kaybolmuştu.
Bu kadarıyla yürüyebilirdi.
Zayıf ayaklarını terliklerine soktu, dolaptan kapüşonlu bir cübbe çıkarıp omuzlarına gelişigüzel geçirdi ve sürünür gibi yatak odasından çıktı.
Sütannesi muhtemelen odasında dinleniyordu.
Şifacı görevini bitirip kendi kaldığı yere dönmüş olmalıydı.
Hizmetçiler de çoktan odalarına çekilmişti.
Düşündüğü gibi oldu; uzun koridoru geçip merdivenlerden inerken kimseyle karşılaşmadı.
Talia geniş salonu aşıp hizmetçilerin kullandığı yan kapıdan ek sarayın dışına çıktı.
Serin bir rüzgâr yanaklarına dokundu.
Çimen ve çiçek kokularına karışan soğuk havayı içine çekerek amaçsızca yürümeye başladı.
Ne kadar süre böyle dolaştığını bilmiyordu. Bir süre sonra farkına varmadan eğitim alanının yakınına gelmişti.
Sisle kaplı zihninde silik bir soru belirdi.
Buraya neden geldim?
Kızıl ışığa boğulmuş geniş alanın etrafına boş gözlerle bakarken bir hareket sezdi ve içgüdüsel olarak çalıların arkasına saklandı.
Birkaç şövalye alanın bir köşesinde antrenman yapıyor, birbirlerine kılıç savuruyordu.
Bir süre boş boş onları izledi, sonra yeniden ağır ağır yürümeye başladı.
Nereye gittiğini bilmeden uzun süre yürüdü.
Eskiden net olan görüşü artık su yüzeyi gibi dalgalanıyordu.
Otlar nihayet tam anlamıyla etkisini göstermeye başlamış olmalıydı.
Felçli gibi ağırlaşmış bacağını sürükleyerek salyangoz hızındaki adımlarına devam etti.
Sonra bir anda ayaklarının önüne uzanan gölgenin yoğun bir karanlığın içinde kaybolduğunu fark etti.
Başını kaldırdı.
Bir şekilde loş bir binanın içine kadar gelmişti.
Şimdi neredeyim?
Şaşkınlıkla kaşlarını çattığı sırada uzun koridorun sonundaki kapı dikkatini çekti.
Sanki görünmez bir şey tarafından çekiliyormuş gibi sendeleyerek kapıya yaklaştı ve hafifçe tıklattı.
Bir an sonra içeriden alçak bir ses duyuldu.
“Ne var?”
Talia ağır ağır göz kırptı.
Sesini duyduğu anda neden buraya geldiğini nihayet hatırladı.
Uyuşuk bir sesle konuştu.
“Buraya geldim çünkü… sana söyleyecek bir şeyim var.”
Ardından soğuk bir sessizlik çöktü.
Sesinin fazla kısık çıktığını düşünerek boğazını temizleyip yeniden konuşmaya hazırlanırken içeriden yaklaşan sağlam adım sesleri duyuldu ve kapı açıldı.
Talia başını kaldırdı.
Varkas, görünüşe göre günün görevlerini yeni tamamlamıştı. Üzerinde yalnızca koyu renk pantolon ve bol keten bir gömlek vardı.
Talia ona dalgın dalgın bakarken yukarıdan soğuk bir ses indi.
“Buraya kadar… böyle mi geldin?”
Talia aşağı baktı.
Sütannesinin ona giydirdiği ince yaz geceliği, açılmış cübbenin arasından görünüyordu.
Bunun nesi yanlıştı?
Kaşlarını çatarken omuzlarına ağır ve geniş bir şey örtüldü.
Şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Varkas kendi ceketini tamamen üzerine sarmış, ardından kararmaya başlayan koridora göz gezdiriyordu.
“Sana eşlik eden biri yok mu?”
“Eşlik eden biri mi?”
Varkas’ın gözleri keskinleşti.
Parmaklarını çenesinin altına koyup başını yukarı kaldırdı. Sonra eğilip gözlerinin içine baktı.
“Ne kadar uyku otu yaktın?”
Talia odaklanmaya çalıştı ama adamın yüzü gözlerinin önünde sürekli dalgalanıyordu.
Varkas daha önce hiç görmediği tuhaf bir ifade takınıyordu.
Hayır… belki de tuhaf olan onun kafasıydı.
Şu an dünyada hiçbir şey normal görünmüyordu ki bu adam normal görünsün.
Elini beklediğinden daha sert biçimde itti ve dudaklarını araladı.
“Sana söyledim… söyleyecek bir şeyim olduğu için geldim.”
Varkas’ın gözleri hoşnutsuzlukla daraldı.
Doğrulup pencereden kararan gökyüzüne baktı, sonra arkasındaki odaya göz gezdirdi. Sanki bir şey düşünüyordu.
Talia huzursuzlandı.
Az önce Elfçe ya da Cüce dili falan mı konuştum? Neden cevap vermiyor?
“Dinlemiyor musun? Söyledim ya, sana diyecek bir şeyim—”
Bir anda bedeni yana doğru devrildi.
Talia panikle kapı pervazına tutundu.
Ek saraydan buraya kadar yürümek bacağını zorlamış olmalıydı. Sol uyluk kası hafifçe titriyordu.
Yere yığılmamak için iki elini de duvara bastırdı.
Tam o sırada bedeni aniden yerden yükseldi.
İrkilerek başını kaldırdığında görüşünü dolduran şey Varkas’ın yorgun yüzüydü.
Adam onu birkaç mumla aydınlanan geniş odasına taşıdı.
Talia tanıdık ama bir o kadar yabancı görünen çevreyi süzdü.
Onunla görüşmek için buraya birçok kez gelmişti ama içeriye bir kez olsun adım atmamıştı.
Boş bir kahkaha dudaklarından döküldü.
Demek sakat bacakları sonunda bu kutsal alana girmesine yetecek kadar değer kazanmıştı.
“İlacın etkisi geçince konuşuruz,” dedi Varkas, onu yatağına bırakırken.
Uzaklaşmaya çalıştığı anda Talia gömleğini yakaladı.
İnce kumaşın altındaki sert, sıkı kasların hafifçe gerildiğini hissedebiliyordu.
Söylemek üzere olduğu şeyi anlamış mıydı?
Gözlerini açık tutabilmek için mücadele ederken gömleğine can simidi gibi tutundu.
“Hayır… şimdi konuşacağım. Aklım yerine gelirse… bunu söyleyemem.”
“…”
“Sen… kabul edersem… beni karın olarak alacağını söylemiştin, değil mi?”
Varkas cevap vermedi.
Sadece göz kırpmadan onun gözlerinin içine baktı.
Talia uyuşmuş dilini zorla hareket ettirdi.
“O zaman yap. Ayla Roem Gyrta’yı terk et… ve beni karın olarak al.”
Ağır bir sessizlik çöktü.
Batmakta olan gün ışığının ardında kalan yüzünde okunamayan bir ifade titreşti.
Şaşırmış mıydı?
Talia reddedilmeyi bekleyerek konuşmuştu; belki bu yüzden afallamıştı.
Ama adam konuştuğunda sesi ürpertici derecede sakindi.
“Öyle yapacağım.”
Talia bulanık gözlerle yüzünü inceledi.
Kupkuru ifadesinde en ufak bir duygu kırıntısı bile bulamayınca içi boş bir kahkaha bıraktı.
Bu adam yüzünden, kendisinden nefret eden kız kardeşi Ayla gelip ona yalvarmış, gururunu ayaklar altına almıştı.
Talia ise her şeyi mahvetme arzusunun içinde boğuluyordu.
Ama bu adam… neden bu kadar sakindi?
Can sıkıntısına varan o kayıtsız yüzü görünce içinde bir şey çatırdayarak kırıldı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi