Drama, Fantasy, Historical, Romance
Bölüm 75
“Dışarıdan biraz kaba saba görünüyor olabilir ama iç kısmı merkez bölgedeki herhangi bir şatoyla boy ölçüşecek kadar gösterişli döşenmiştir. Burada kalırken rahatsızlık çekmezsiniz.”
Yüz ifadesini dikkatle izleyen adam yatıştırıcı bir sesle konuştu. Talia ise ona yalnızca kuşkuyla baktı.
Bu taşralı adam hayatında gerçekten bir imparatorluk sarayı ya da büyük soyluların malikânelerinden birine adım atmış mıydı acaba?
Sanki küçümsemesini sezmiş gibi adamın alnındaki damar hafifçe seğirdi. Kelimelerin altını çizercesine devam etti.
“Raedgo Kalesi, On Krallık Çağı’nda cüceler tarafından inşa edildi. Ölçeği ve konforu imparatorluk sarayıyla yarışacak düzeydedir…”
“Bunu biliyorum. Kan halkının kuzeydoğudaki cüceleri köle gibi çalıştırıp yaptırdığı kale değil mi zaten?”
Dikenli bir söz gibi fırlatılan bu cümleyle adamın ağzı bir anda kapandı.
Talia, gevezeliğe meyilli görünen bu adamın haddini aşmasını engellemek istercesine soğuk bir sesle devam etti.
“Sormadığım şeyler hakkında yeterince konuştunuz. Şimdi kenara çekilir misiniz?”
“Öyle mi?”
Adam bıkkın bir ifadeyle başını salladı.
“Majesteleri, ‘sosyallik’ denen şeyin ne anlama geldiğini biliyor musunuz acaba?”
“Peki siz ‘gereksiz burnunu sokmak’ ne demek biliyor musunuz?”
Talia’nın sesi keskinleşmişti.
“Ya da ‘kabalık’ kelimesinin anlamını?”
Daha fazla konuşmanın zaman kaybı olduğunu anlayan adam, dizginleri sertçe çekip adeta kaçarmış gibi uzaklaştı.
Talia onun arkasından küçümseyici bir homurtu çıkardı ve pencereyi sertçe kapattı.
İnsanlar sebepsiz yere nazik davranıyorsa mutlaka bir çıkarları vardır.
Üstelik o Doğulu adam yalnızca dudaklarıyla gülümsüyor, gözleriyleyse onu baştan aşağı inceleyip değerlendiriyordu.
Muhtemelen geleceğin büyük düşesinin nasıl biri olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Talia alaycı bir şekilde burnundan soludu, perdeyi çekip koltuğuna gömüldü.
Bir an bile gardını düşüremezdi. Shiokan Hanesi’nin ona küçümsemeyle baktığı kesindi.
Eski İmparatoriçe Bernadette ile Shiokan Büyük Dükü kuzen sayılırdı ve oldukça yakınlardı. Bu yüzden Kan halkının, siyasi olarak karşı karşıya oldukları mevcut imparatoriçenin kızının, kendi kanlarından gelen Ayla yerine yeni büyük düşes olması yüzünden derin bir hoşnutsuzluk taşıdığı kesindi.
Talia zonklayan başını tuttu.
Belki de hayal ettiğinden çok daha kötü muamele görecekti.
İmparatorluk Sarayı’nda bile, Senevere’in mutlak hâkimiyetine rağmen sayısız aşağılanmaya maruz kalmamış mıydı? Raedgo Kalesi farklı olmayacaktı; hatta muhtemelen daha da beter olacaktı.
Talia sürekli dişlediği için çatlayıp kabuk bağlayan dudaklarını tırnağıyla kazıdı.
Ateş yüzünden kuruyan boğazı yanıyordu. Arabanın yan tarafındaki çekmeceden bir su şişesi çıkarıp kuruyan ağzını ıslatmak için uzun bir yudum aldığı sırada dışarıdan yüksek bir boru sesi duyuldu.
Talia yeniden perdeyi aralayıp dışarı baktı.
Farkına varmadan kaleye ulaşmışlardı.
Kimlik kontrolünden geçiyormuş gibi araba kısa süre yavaşladıktan sonra nihayet devasa kale kapılarından içeri girdi.
Pencereden çevreyi inceleyen Talia şaşkınlıkla nefesini tuttu.
Doğulu adam Tyron’un söyledikleri kesinlikle abartı değildi. Kalenin dışı kaba ve sert görünmesine rağmen iç kısmı kusursuz bir hesaplamanın yarattığı büyüleyici bir güzellikle doluydu.
Hayranlıkla son derece temiz ve düzenli yolları, göğü delecekmiş gibi yükselen kuleleri ve ince işçilik taşıyan mimariyi tek tek gözden geçirdi. Sanki bütün yapılar tek bir usta tarafından özenle oyulmuş gibiydi.
Gri taş ile siyah mermerin birleşiminden oluşan iç kale, farklı yüksekliklerde yükselerek zarif bir görüntü oluşturuyor; kemerli taş köprüler ise yapıları damarlar gibi birbirine bağlıyordu.
Onları büyülenmiş gibi izlerken meydanın ortasındaki büyük çeşme dikkatini çekti.
Talia’nın gözleri büyüdü.
İmparatorluk Sarayı’ndakinden çok daha büyük ve görkemli olan çeşmeden berrak sular güçlü bir şekilde fışkırıyordu.
Bu kalenin bol miktarda su kaynağına sahip olduğu açıktı.
Taşan sular kaldırım boyunca açılmış oluklardan akarak kanallara ulaşıyordu.
Taş, mermer, çelik ve suyla kusursuz biçimde örülmüş bu manzaraya bakmaktan kendini alamıyordu.
Tam o sırada düzen hâlinde ilerleyen süvari birliği ana kale gibi görünen büyük yapının önünde durdu.
Talia bakışlarını öne çevirdi.
Roem İmparatorluğu’nun zarif mimarisiyle Doğuluların kendine özgü estetik anlayışını birleştiren o güzel iç kalenin önünde, gösterişli kıyafetler içindeki insanlar sıra sıra dizilmişti.
Atını orada durduran Varkas aşağı indi ve Doğu dilinde bir şeyler söyledi. Merdivenlerde bekleyenler hemen aşağı koşup etrafını sardılar.
‘Bunlar Varkas’ın akrabaları mı?’
Meraklı gözlerle onları incelerken Varkas kalabalığı yarıp doğruca onun arabasına yöneldi.
Talia telaşla perdeyi kapattı. Koltuğa uzanıp uyuyormuş gibi yapmaya hazırlanıyordu ki araba kapısı aniden açıldı ve Varkas içeri girdi.
Talia gergin bir yüzle başını kaldırıp ona baktı.
Roem Şövalyeleri’nden ayrıldığından beri hep olduğu gibi, Varkas yine siyah demir zırhını giymiş; üzerine Doğu tarzı bir pelerin atmıştı.
Kuru ot kokusu taşıyan iri bedeni bir anda görüşünü kapladı.
“Kendini nasıl hissediyorsun?”
Varkas eldivenini çıkarıp elini alnına koydu. Ateşini hissedince düzgün kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirdi.
“Ateşin hâlâ düşmemiş.”
“………İyiyim. Sonuçta bir iki gündür olan bir şey değil.”
Talia huzursuz bir ifadeyle bakışlarını kaçırdı.
Belki artık biraz alışmıştı; onun her dokunuşunda eskisi gibi irkilmiyordu ama yine de kendini tuhaf ve rahatsız hissediyordu.
Eteğinin ucuyla oynarken Varkas omzundaki pelerini çıkarıp üzerine örttü. Ardından dünyanın en doğal şeyiymiş gibi dizlerinin altına kolunu geçirip onu kaldırmaya çalıştı.
Talia hemen yana kıvrılıp dizlerine sarıldı.
“Yapma şunu! Kendi ailene bile beni rezil mi edeceksin?”
Varkas’ın gözleri hafifçe daraldı. Anlayamıyormuş gibi başını yana eğdi.
“Bir kocanın karısıyla ilgilenmesi neden utanç verici olsun?”
Talia bir an ona cevap veremeden baktı.
Bu adamın görev duygusuyla hareket eden biri olduğunu başından beri biliyordu. Ama imparatorun baskısıyla yapılmış bir evlilikte bile yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışacağını tahmin etmemişti.
Öfkeli gözlerle ona baktı.
“Bunu sana Ayla mı öğretti? Kocanın karısıyla ilgilenmesi gerektiğini?”
Sert ses tonu karşısında Varkas’ın kaşları çatıldı.
Kısa bir sessizlikten sonra, düşüncelere dalmış gibi kuru bir sesle cevap verdi.
“Sunakta tam tersine yemin etmedin mi? Kocana kendi bedenin gibi bakacağına dair?”
“Komikmiş. Sen kendi bedenini bile umursamıyorsun.”
“……”
“Ben de bir rahibin gevelediği sözler yüzünden ‘itaatkâr eş’ rolü oynayacak değilim. O yüzden sen de kendini fedakâr koca gibi göstermeyi bırak.”
Keskin bir sesle çıkıştıktan sonra sendeleyerek ayağa kalktı ve dışarı çıkmaya yeltendi. Ama arkasından yaklaşan Varkas onu bir anda kollarına aldı.
Talia öfkeyle kızarmış yüzüyle ona baktı. Fakat o karşılık vermesine fırsat bırakmadan konuştu.
“Ben, senden ‘itaatkâr’ olmanı bekleyecek kadar aptal mı görünüyorum?”
“Ne demek istiyorsun sen…!”
“Senden hiçbir şey beklemiyorum demek. O yüzden istediğini yap.”
Sözleri kuru bir şekilde ağzından döküldü. Ardından çırpınan bedenini tek koluyla daha sağlam kavradı.
“Ben de istediğimi yapacağım.”
Bunu söyledikten sonra pelerinin kapüşonunu başına çekip arabadan aşağı indi.
Talia göz kamaştıran güneş ışığına karşı gözlerini kıstı.
Bir anlığına beyaza dönen görüşü netleştiğinde, ona temkin ve merakın karıştığı ifadelerle bakan yabancı yüzler gördü.
Utançtan yüzü kızardı.
Bir prensesin taşıması gereken vakar bir yana, çaresiz bir çocuk gibi kucakta taşındığını fark etmek ona derin bir aşağılanma hissi veriyordu.
“Birinci Prenses’i kenara itip ağabeyimin eşinin yerini alan kadın bu mu?”
İçgüdüsel olarak yüzünü Varkas’ın omzuna sakladığı sırada, kulağına berrak ve cinsiyetsiz bir ses ulaştı.
Talia başını çevirdi.
Dağınık siyah saçlı, iri altın kahverengi gözlere sahip bir çocuk ellerini arkasında birleştirmiş ona bakıyordu.
On beş yaşlarında görünüyordu. Henüz ince tüylerle kaplı genç yüzü merakla ona iyice yaklaşmıştı.
Talia kapüşonunun altından çekinerek bakarken çocuk dikkatle gözlerini inceledi.
“Gözlerin yıldız serpilmiş lapis lazuliyi andırıyor.”
Ardından hiçbir uyarı vermeden elini kaldırıp başındaki kapüşonu indirmeye çalıştı.
Talia böylesine pervasız bir davranış karşısında şaşkınlıkla donup kaldı ama Varkas çocuğun bileğini yakaladı.
“Lucas.”
Başının üstünden gelen o buz gibi ses, onu bile irkiltti.
***
*Lapis lazuli, koyu mavi renkli, yarı değerli bir taştır.
Antik çağlardan beri çok değerli kabul edilen bu taşın içinde altın rengi pirit parçacıkları bulunur; bu yüzden yıldızlı gece göğünü andıran derin bir maviliğe sahiptir.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.