Drama, Fantasy, Historical, Romance
Bölüm 84
“Derhâl kalk ayağa!”
Yüzünü yastığa gömmüş yatan Lucas, tiz çığlıkla irkilip başını kaldırdı.
Uykulu gözlerini ovuşturup arkasına döndüğünde, sinir bozucu küçük kız kardeşini tam yanı başında dikilirken gördü.
Zonklayan alnını tutup homurdandı.
“Yeter artık! Kaç kere söyledim sana, odama dalıp durma diye?”
“Şimdi görgü kurallarını düşünecek zaman mı? Hemen kalk! Acil durum var!”
Raina omuzlarını acımasızca sarsıp var gücüyle bağırdı. Lucas kız kardeşini iterek uzaklaştırdı ve zonklayan şakaklarına bastırdı.
Sabahın erken saatlerinden beri Wolfram süvarileriyle avlaklarda dolaşmış, üstüne meyhanede kendini birayla iyice sarhoş etmişti.
Kafası zaten çatlayacak gibiydi; bir de Raina neden böyle ortalığı ayağa kaldırıyordu?
Yarı kapalı gözlerle kız kardeşine ters ters baktı.
“Ne oluyor böyle? Zramlılar Raedgo Şatosu’nu mu bastı?”
“Saçmalamayı bırak da kalk artık!”
Raina kolundan sertçe çekip ayaklarını yere vurdu.
“Felaket çıktı! Güney’in Kara Ayısı, ağabeyimizle düelloya çıkacak!”
Lucas’ın uykusu bir anda dağıldı. Doğrulup kız kardeşine afallamış gözlerle baktı.
“Kim kiminle dövüşüyor?”
“Ah, gerçekten sinir oluyorum sana!”
Sabır taşı çatlamış gibi kolunu savurup bırakan Raina kararlı adımlarla kapıya yöneldi.
Onun uzaklaşan sırtına boş boş bakan Lucas aceleyle yataktan fırladı, sandalyeye rastgele attığı tuniği kaptığı gibi çıplak üstüne geçirdi ve kız kardeşinin peşinden dışarı koştu.
Tam o sırada ellerinde fenerlerle koridorda koşturan hizmetkârları fark etti.
Şaşkınca etrafına bakındıktan sonra, merdivenlerden inmeye başlayan kız kardeşine uzun adımlarla yetişti.
“Ağabeyim gerçekten düelloya mı çıkıyor?”
“Sana söyledim ya!”
Raina ikişer ikişer merdiven inerken öfkeyle çıkıştı. Lucas kaşlarını çattı. Raedgo Şatosu’na misafirlerin geldiğini o da biliyordu.
Ama güneydoğu bölgesinin lorduyla Shiokan ailesinin varisinin nasıl düelloya tutuştuğuna dair hiçbir fikri yoktu.
Akşamdan kalmalığın zonklattığı başını tutarak sordu:
“Gece yarısı neden birden düello etmeye karar vermişler?”
“Neden olacak? Belanın vücut bulmuş hâli yine olay çıkardı da ondan!”
Raina dişlerini sıktı.
“O kadın… inanabiliyor musun? Ziyafet salonuna dalıp Lord Gutvan’ın başından aşağı şarap dökmüş, üstüne bir de tokat atmış!”
Lucas’ın ağzı açık kaldı.
“O kadın derken… İkinci Prenses’i mi diyorsun?”
“Başka kim olabilir?”
Raina sinirle göğsünü yumrukladı.
“‘Kara Ayı’ ile ağabeyimin tartışıp düelloya kadar gitmesinin sebebi o kadın işte!”
Bir hamlede salonu geçen Raina binadan çıkar çıkmaz meydan okurcasına bağırdı:
“Bak gördün mü! Sana defalarca o kadının bela getireceğini söyledim, değil mi? Haklı çıktım işte!”
Lucas, ceketinin açık kalan önünü iliklerken gözlerini devirdi.
Gerçi Raina’nın hayal ettiği şey, ağabeyinin önünde zavallı gibi davranıp arkasından entrikalar çeviren sinsi bir kötü kadındı; herkesin gözü önünde Doğu Bölgesi’nin en güçlü mızrak şövalyesine tokat atan deli bir kadın değil.
‘Her ne olursa olsun, iş büyüdü orası kesin.’
Dağılmış saçlarını geriye savurup geniş avluyu hızla geçti.
Eğitim alanına çıkan merdivenler, ellerinde meşale ve lambalar taşıyan yüzlerce insanla dolup taşmıştı.
Kalabalığı yararak geniş talim alanının iç kısmına ulaştığında, düelloyu izlemeye gelen soylularla Wolfram’ın seçkin şövalyelerini gördü. Aralarında tanıdık bir yüz seçince doğruca ona yöneldi.
“Tyron!”
Adamlarıyla konuşan mızraklı savaşçı başını çevirdi. O da belli ki dinlenirken apar topar çıkmıştı. Üstünde yalnızca gevşek bir ceket bulunan çıplak göğüslü adam, Lucas ile Raina’ya bakıp derin bir iç çekti.
“Böyle bir zamanda korumasız dolaşmanız akıl işi mi?”
“Vaaz verme de ne olduğunu anlat.”
“Ben de yeni geldim, ayrıntıları bilmiyorum.”
Tyron omuz silkip kayıtsızca cevap verdi.
“Ama bir şey kesin. Gelecekteki liderimiz göründüğünden çok daha saldırgan bir mizaca sahipmiş.”
Ardından çenesini geniş binicilik sahasının bir köşesine doğru kaldırdı.
Orada, iri gri bir aygırın yanında siyah demir zırhlar içindeki Varkas bekliyordu.
Lucas dalgın dalgın ona baktı. İri yarı adamların arasında, ince işçilikle yapılmış zarif bir heykele benziyordu.
Zırhın sardığı çevik bedeni ne küçük ne de güçsüz görünüyordu ama diğer mızraklı savaşçılar kadar iri ve kaba da değildi. Zırh kayışlarını sıkışındaki hareketler, onu bir savaşçıdan çok dansçıya benzetiyordu.
Rakibi ise tam anlamıyla insan kılığına girmiş bir canavardı.
Lucas bakışlarını talim alanının karşı tarafına çevirdi ve istemsizce yutkundu. Adamın boyu neredeyse yedi kvetti — yaklaşık iki metre on santim. Ağırlığıysa beş lantı rahat geçiyor, belki altı lanta yaklaşıyordu. Üzerindeki çelik zırhın yükü de eklenince daha bile ağır olmalıydı.
Adam kendi heybetine yaraşır devasa savaş atını çekerek talim alanının ortasına yürüdü.
Harıl harıl yanan büyük ateşler onun korkutucu siluetini bütünüyle ortaya çıkarınca kalabalık hayranlık, heyecan ve korku dolu seslerle uğuldamaya başladı.
Lucas boğuk bir inilti çıkardı.
“Bu delilik…”
Hemen ardından, adamın adamları olduğu belli olan dört asker, neredeyse bir demir yığını kadar ağır görünen devasa bir teberi güçlükle taşıyarak getirdi.
Adam silahın sapını tek eliyle kavrayıp korkunç büyüklükteki balta ağzını havaya kaldırınca kalabalığın uğultusu daha da yükseldi.
Manzarayı donup kalmış gibi izleyen Raina, Tyron’ın yakasına yapıştı.
“Neden gidip onu durdurmuyorsun?!”
“Prenses Hazretleri de bir süredir durdurmaya çalışıyor ama efendimiz onu dinlemeye bile yanaşmıyor.”
Tyron başparmağıyla Varkas’ın yanında duran küçük silueti işaret ederek iç çekti.
Lucas onun gösterdiği yöne baktı ve ağabeyine bağırıp çağıran ufak tefek figürü görünce gözleri büyüdü. Kadın son derece öfkeli görünüyordu; yumruklarını savurarak bağırıyordu.
Merakına engel olamayan Lucas onlara biraz daha yaklaşınca tiz ve keskin bir ses duydu. Kadın, kendisinden bir baş daha uzun olan Varkas’a korkusuzca çıkışıyordu.
“Sen aptal mısın? Yoksa geri zekâlı mı? Böyle bir herifi gücünü kullanıp ezip geçmen yeterli! Neden gidip saçma sapan bir güç gösterisine kalkışıyorsun?”
Lucas boş bir kahkaha attı. Raina dışında böyle hakaretler savurabilen başka bir kadın olduğunu bilmiyordu. Üstelik öz ağabeyine karşı…
Göz ucuyla Varkas’ın ifadesine baktı. Adam sakince atının durumunu kontrol ediyordu.
Kadın gidip ağabeyinin sırtına yumruk attı.
“Matematik derslerinde uyuyor muydun sen? O adam senden üç kat ağır görünüyor! Ağırlıkla kuvvetin doğru orantılı olduğunu bilmiyor musun?”
“Miğferimi getirin.”
Varlığını tamamen yok sayan Varkas yardımcısına emir verdi. Kadın buna içerlemiş olacak ki kollarını sıvadı. Tam tokat atacak gibi görünürken Daren aceleyle omzunu tuttu.
“Prenses Hazretleri, bu kadar endişelenmenize gerek yok. Savaşçılar arasında bu tür şeyler olağandır. İkisi de sınırı aşmayacaktır…”
“O adam için endişelendiğimi kim söyledi?!”
Kadın Daren’in elini sertçe silkeleyip öfkeyle bağırdı.
“Ben kendim için endişeleniyorum! Daha yeni evlenmişken dul kalırsam geleceğim mahvolur!”
Kadının sivri sözleri karşısında Daren bir adım geri çekildi. Ancak Varkas’ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
Miğferini başına geçirip çevik bir hareketle eyere atladı.
“Silahımı verin.”
Hizmetkâr hemen gümüş hilal ağızlı teberi uzattı. Varkas silahı aldığı gibi kimseye fırsat vermeden doğruca talim alanının ortasına sürdü atını.
Kadın da telaşla peşinden gitti. Biraz uzaktan izleyen Lucas, onu durdurmak için istemsizce koşup kolundan yakaladı. Tam o anda üzerine hançer gibi soğuk bir bakış saplandı.
Lucas’ın nefesi kesildi. Zihni bir anlığına bomboş oldu.
O tuhaf derecede güzel yüze sersemlemiş gibi bakarken düellonun başladığını ilan eden boru sesi göğü inletti.
Lucas başını hızla kaldırdı ve Alec Gutvan’ın devasa teberini tek eliyle döndürerek arenanın etrafında ağır ağır dolaştığını görünce inledi.
Topuz kadar ağır görünen balta ağzı havayı geniş yaylar çizerek yardıkça kırbaç şakırtısını andıran sesler yankılanıyordu.
Yanındaki kadının her an yere yığılacakmış gibi titrediğini hissedebiliyordu. Ama artık onunla ilgilenecek hâli kalmamıştı.
Gücünü sergiler gibi ağır ağır dolaşan canavar sonunda atını mahmuzladı.
Nalların gürültüsü zemini titretti. Yoğun toz bulutunun içinden, dev savaş atının üstündeki adam teberini savurarak Varkas’a korkunç bir hızla saldırdı. Manzarayı görenlerin ağzından çığlıklar yükseldi.
Haklıydılar da.
Öfkeden delirmiş bir yabani manda, bir geyiğin üstüne hücum ediyormuş gibi görünüyordu. Lucas yumruklarını sıktı. Demirden dövülmüş o dev yaratık ağabeyini tek darbede paramparça edecekmiş gibiydi.
Ama Lucas’ın gördüğü şey, insanın kendi gözleriyle görse bile inanamayacağı kadar akıl almazdı.
İnsan boyundaki balta ağzı, kuş kanadı gibi süzülen mızrak ucuyla zahmetsizce savrulup kenara itildi.
Lucas’ın gözleri hayretle büyüdü.
Ve mucize bununla da bitmedi.
Varkas atını mahmuzladığı anda dev adamın iri cüssesi, sağlam bir kale duvarına çarpmış gibi geriye savruldu.
Varkas fırsatı kaçırmadı.
Aygırın böğrüne vurup mızrağını ileri sürdü. Şimşek gibi fırlayan sivri uç kalın göğüs zırhını delerek adamın göğsünden geçti.
Her şey bir göz kırpması kadar kısa sürmüştü.
Mızrak hâlâ yaratığın göğsüne saplıyken atını sürdü. Silahı yukarı kaldırdığı anda dev adamın koca bedeni havaya savruldu. Korkunç manzara karşısında her yandan çığlıklar yükseldi.
Varkas açık arazi boyunca atını sürerken mızrağın sapını geniş bir yay çizerek savurdu, ardından teberi sertçe yere sapladı. Adamın devasa bedeni toprağa çakılırken ağır bir gümbürtü dört bir yana yayıldı.
Ortalığa boğucu bir sessizlik çöktü.
Bir anda biten düellonun şokuyla herkes donup kalmışken, Varkas atını parçalanmış cesedin yanına sürdü ve miğferini yere fırlattı.
Sonra buz gibi, sarsılmaz bir ifadeyle tribünlere doğru emir verdi:
“Cenaze ayinini gerçekleştirmesi için bir rahip çağırın.”
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.