Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 361

68.Kısım – Duyulamayan Sözler (1)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 15 dk Kelime: 3.735

Çeviri: Sansanson
68.Kısım – Duyulamayan Sözler (1)
 
——————————
 
[Çevirmen Notu: Bu bölüm, Jang Hayoung için ‘she’ kişi zamirinin kullanıldığı ilk bölüm.]
 
——————————
 
Jang Hayoung küçük adanın ormanında ilerlerken Kim Dokja’nın sözlerini hatırladı.
 
– Sen bu senaryonun gizli kartısın.
 
Senaryo başlamadan önce Kim Dokja, Jang Hayoung’u kenara çekip ayrıca konuşmuştu. Jang Hayoung bu sözleri aniden duyunca afallamıştı.
 
‘...Şimdiye kadar benimle hiç ilgilenmemişti.’
 
Jang Hayoung hüzünlüydü. Diğer ekip üyeleriyle ne kadar zaman geçirirse geçirsin, Kim Dokja, Jang Hayoung’u hep ihmal etmişti. Devrimci Oyunu’nun ya da Şeytan Kral Seçimi’nin bitişinin üzerinden üç yıl geçmişti. Jang Hayoung uzun zamandır kendini dışlanmış hissediyordu. Sanki tüm ana senaryoların dışında bırakılmış gibiydi.
 
‘Neden bana Kim Dokja Şirketi’ne katılmamı teklif etmedin?’
 
Onu en çok rahatsız eden şey buydu. Sormak istiyordu. Kim Dokja neden onu nebulaya davet etmemişti? Belki de unutulmuştu...
 
[Tanımlanamayan Duvar diyor ki, “Kim Dokja’ya fazla güvenme.”]
 
“Kapa çeneni.”
 
[Tanımlanamayan Duvar diyor ki, “O sadece seni kullanıyor.”]
 
Belki de gerçekten durum buydu. Kim Dokja, Jang Hayoung’un tanıdığı en çıkarcı insandı. Yine de Jang Hayoung, “Kim Dokja öyle biri değil. Ondan neden bu kadar nefret ediyorsan?” diye çıkıştı.
 
[Tanımlanamayan Duvar soruyor, “Onunla arkadaş mı olmak istiyorsun?”]
 
“Dost olsak iyi olurdu... Son zamanlarda pek konuşamadık.”
 
[Tanımlanamayan Duvar soruyor, “Neden? Ondan hoşlanıyor musun?”]
 
“Kimi seveceğim bana kalmış.” Jang Hayoung ters bir şekilde cevap verip dudaklarını ısırdı. “Benim favorim Kurtuluşun Şeytan Kralı.”
 
[Tanımlanamayan Duvar sana bakıyor. “O da aynı kişi zaten.”]
 
“Aynı şey değil! Her hâlükârda, sadece onunla iyi geçinmek istiyorum.”
 
[Tanımlanamayan Duvar iç çekiyor. “Bir gün seni öldürecek olsa bile mi?”]
 
“Neden böyle uğursuz şeyler söylüyorsun?”
 
Tanımlanamayan Duvar, Kim Dokja’yı hiçbir zaman sevmemişti. Onunla ilk karşılaştığı andan şu ana kadar bu durum hiç değişmemişti.
 
“Yoluma çıkma. Geçen sefer senin yüzünden bir dev hikâye alamadım.”
 
Gigantomachia’daki zaferi anlatan dev hikâye, Miti Yutan Meşale. Jang Hayoung bunu ekrandan izlemiş; büyülenmiş, duygulanmış ve sonunda hüzne boğulmuştu.
 
Orada olması gerektiğini düşünmüştü. Kendini o harlı alevlerin içine atmalıydı. O dev hikâyenin bir parçası olmalıydı. Ama olamamıştı.
 
[Tanımlanamayan Duvar diyor ki, “İnsanlara güvenmek seni sadece hayal kırıklığına uğratır. Önceki hayatında yeterince acı çektin.”]
 
Kendine güveni yoktu. İçine atlasa meşale söner miydi? Ya onun dahil olmasıyla o dev hikâye mahvolursa? Ya Kim Dokja onun dahil olmasını istemediyse?
 
Jang Hayoung diğer ekip üyelerinden farklıydı. O, Şeytan Diyarı’nın bir sakiniydi ve Dünya’ya sonradan gelmişti. İlk senaryodan beri Kim Dokja ile birlikte savaşan bir yoldaş değildi. Bu yüzden onunla birlikte gitmek istediğini öylece söyleyemezdi.
 
Aralarında aşılamaz bir duvar vardı. Ne kadar çabalarsa çabalasın ulaşılamayacak bir duvardı bu. Jang Hayoung’un onlarla paylaşacak bir geçmişi yoktu.
 
“Bu taraftan! Az kaldı!”
 
“Heewon-ssi, lütfen Gilyoung’u bana ver. Onu ben taşırım.”
 
“Sorun değil! Hâlâ yeterli dayanıklılığım var.”
 
Uzaklardaki çalılıklardan sesler yükseldi. Jang Hayoung refleksle bir ağacın arkasına saklandı. Yaralı bir adam ve bir kadın, sırtlarında birer çocuk taşıyarak koşuyorlardı. Bunlar, Jang Hayoung’un tanıdığı insanlardı.
 
Jung Heewon ve Lee Hyunsung. İkisi canavarlar tarafından kovalanıyordu. Arkalarından yarım düzine ork ve iki trol geliyordu.
 
Yönlerine bakılırsa, açık alanı geçip dumanın kaynağına doğru ilerlemeye çalışıyorlardı. Bu yanlış bir seçimdi. Gittikleri yönde orklardan ve trollerden çok daha korkunç canavarlar vardı. Böyle devam ederse hepsi yok olacaktı.
 
Jang Hayoung refleksle yumruklarını sıktı ve ayağa kalktı. Daha doğrusu, kalkmaya yeltendi.
 
[Tanımlanamayan Duvar diyor ki, “Onları kurtarma.”]
 
“Ne? Ne saçmalıyorsun?”
 
[Tanımlanamayan Duvar diyor ki, “Burada ölürlerse, Kim Dokja’nın tek arkadaşı sen olabilirsin.”]
 
Neredeyse aynı anda, koşan Jung Heewon bir taşa takılıp düştü. Jung Heewon ve Lee Gilyoung yere kapaklandılar. Hemen arkalarındaki ork sırıklı kılıcını havaya kaldırdı. Kaçmak için artık çok geçti.
 
Jung Heewon haykırdı, “Gilyoung! Kaç!”
 
Jang Hayoung inen kılıca baktı ve düşündü. Belki de Tanımlanamayan Duvar haklıydı. Bu insanlar burada ölürse…
 
– Teşekkür ederim.
 
Buraya gelmeden önce Kim Dokja ile yaptığı konuşma zihninde şimşek gibi çaktı.
 
– Ne için?
 
– O zaman söylediğin sözler için.
 
Kim Dokja her zamanki mesafeli yüzüyle mırıldanmıştı.
 
– Şöyle demiştin: Duvarın diğer tarafı duyamasa bile… yine de duvarda bir iz bırak.
 
Jang Hayoung merak etmişti. Bunu o mu söylemişti? Ne zaman?
 
…Sarhoş falan mıydı acaba?
 
Kim Dokja devam etti.
 
– Bu yüzden bunu yapıyorum. Dediğin gibi, bir gün birisi duvardaki o izlere bakabilir.
 
Jang Hayoung, kılıç inerken Jung Heewon’un gözlerini kapattığını görebiliyordu. Jung Heewon, Lee Gilyoung’un üzerine siper olurken Lee Hyunsung bir şeyler haykırıyordu. Kendine geldiğinde, Jang Hayoung çoktan ileri doğru atılmış koşuyordu.
 
[Yeni niteliğin ortaya çıkmaya hazırlanıyor.]
 
Yumruğu ileri uzandı. Ork’un kılıcı, aşkın yumruğu karşısında bir saman çöpü gibi kırıldı. Jung Heewon gözlerini kocaman açarak ona baktı.
 
Jang Hayoung bu kişiye tepeden baktı ve düşündü. ‘Aptal...’
 
Kim Dokja onların duygularını fark etmezdi. Kurtuluşun Şeytan Kralı bir şeytan kraldı, bir tanrı değil. Ne yaptıklarıyla ilgilenmezdi. Ancak, bunun karşı tarafa iletilemiyor olması, kalplerinin orada olmadığı anlamına gelmezdi.
 
Jang Hayoung ekip üyelerini korur gibi dikildi ve şöyle dedi, “Bundan sonrasını bana bırakın.”
 
Gelecekte yeni bir geçmiş yazmak için henüz çok geç değildi.
 
Hâlâ çok zamanı vardı.
 
***
 
Nefes verdim ve gözlerimi açtım.
 
[Özel yetenek Bilge Okuyucunun Bakış Açısı Aşama 3 kapatıldı.]
 
[Üçüncü şahıs bakış açısından çıkılıyor.]
 
Neyse ki Jang Hayoung diğer yoldaşlarımızla karşılaşmıştı. Gecikeceğinden endişelenmiştim ama şansımıza her şey planlandığı gibi gitmişti. Jang Hayoung ile buluştuklarına göre artık güvende olacaklardı.
 
Kaskatı kesilmiş bedenimi doğrulttum ve önümdeki mesajı tekrar onayladım.
 
[Gizli senaryoyu temizleme ödülü olarak yetenek Bilge Okuyucunun Bakış Açısı’nı kullanma hakkı kazandın.]
 
Reenkarnasyon Adası’nda yetenek kullanmak mümkün değildi. Tabii gizli senaryo olan Hayatta Kalma Oyunu’nu tamamladıktan sonra durum değişmişti.
 
[Özel yetenek Bilge Okuyucunun Bakış Açısı en düşük seviyeye sabitlendi.]
 
[Bir sistem hatası oluştu. Bu yetenek için seviye kavramı bulunmamaktadır.]
 
[Bu yetenek ilk nesil olasılığından etkilenmez.]
 
İlk başta, Yer İmi için izin almanın daha iyi olacağını düşünmüştüm. Sonra tekrar düşününce, Yer İmi’nin başkalarının yeteneklerini ödünç alan bir yetenek olduğunu hatırladım.
 
Yani, Yer İmi iznini alsam bile karşı tarafın yeteneği için ek bir iznim olmazsa, Yer İmi hiçbir işe yaramayacaktı.
 
Çok fazla kısıtlaması olan bir adaydı ama elden bir şey gelmezdi. Bu adada yapmam gereken şey yeteneklerden çok daha önemliydi.
 
Uzaklardan Lee Jihye’nin sesini duydum. “Büyük Büyük Usta!”
 
Çoktan ikinci gün gelmişti. Lee Jihye, Tek Yenilmez Yumruk Yoo Hoseong’un peşinde dolanıp duruyordu. “Büyük Büyük Usta! Lütfen bana o hikâyeyi anlat!”
 
Bir ineğe yem veren Yoo Hoseong’un tavrı hiç değişmiyordu. Lee Jihye, “Sadece tek bir cümle! Gerçekten hemencecik öğrenebilirim,” diye üsteledi.
 
Lee Jihye, çamaşır yıkarken veya odun keserken bile Yoo Hoseong’u canından bezdiriyordu.
 
“Dün onu nasıl yaptın öyle? Yumruğunu ileri uzattın ve adamın kafası patladı!”
 
Elbette Yoo Hoseong hiçbir şey söylemedi. Hikâye Kontrolü’nü öğrenmenin kolay olmayacağını biliyordum. Kyrgios ve Göğü Yaran Kılıç Azizi’nin bile bu tekniği öğrenmesi uzun zaman almıştı.
 
Hikâye Kontrolü. Bir yetenek ya da stigma değil, saf bir tekniğin adıydı. Hayatta Kalma Yolları’nda buna dair pek çok açıklama vardı ama çok fazla ses olduğu için bunu tam olarak kestiremiyordum. Bu yüzden aslen biraz endişeliydim.
 
[Dev Hikâye Miti Yutan Meşale hırlıyor.]
 
...Yakında bu piç hakkında bir şeyler yapmam gerekecekti.
 
İşte bu akşam vakti, Yoo Hoseong ilk kez sinirlendi. “Peşimi bırak artık. Ayrıca, ben neden senin Büyük Büyük Ustan oluyorum?”
 
“Şey… Sen ustamın ustasının ustasısın!”
 
Lee Jihye’nin sözlerini duyunca gülümsedim. Doğruydu. Lee Jihye’nin ustası Yoo Joonghyuk, Yoo Joonghyuk’un ustası Göğü Yaran Kılıç Azizi ve Göğü Yaran Kılıç Azizi’nin ustası ise Tek Yenilmez Yumruk Yoo Hoseong’du.
 
Yoo Hoseong, Lee Jihye’ye dik dik baktı ve iç çekti. “Bu senin öğrenebileceğin bir şey değil. Sisteme alışmış olan sizin gibiler, 100 gün boyunca eğitim alsanız bile hiçbir etki göremezsiniz.”
 
“Ama Büyük Usta’ya öğrettin!”
 
“Onlar hiçbir sponsoru olmayan aşkınlardı. Senden farklılar.”
 
Bu kesin ve net bir reddedişti.
 
“Belli mi olur! Bana ne söylersen aynısını yaparım!”
 
“Duruşun en başından beri yanlış. Bu sadece benim dediğimi yaparak öğrenebileceğin bir şey değil. İki gündür beni takip ederken hiçbir şey hissetmedin mi?”
 
Yoo Joonghyuk’un büyük ustası (hatta aynı soyadı taşıyorlardı) uğursuzca gülümsedi. Aslında biliyordum; Yoo Hoseong bizi başından beri test ediyordu.
 
“Burada hiçbir şey duymadınız mı?”
 
Lee Jihye ve ben aynı anda çevreye göz attık. Domuz pisliğini temizleyen adam, neye baktığımı sorar gibi dik dik bana baktı.
 
[Hikâye Dışkı Temizleme Ustası bugün mutlu yaşamaya kararlı.]
 
Ekinleri hasat eden kadın bir yandan şarkı mırıldanırken bir yandan pirinç şarabı içiyordu.
 
[Hikâye Emek Efendisi, efendisinin işine yardım ederken mırıldanıyor.]
 
Baltayı taşıyan yaşlı adam iç çekerek yere oturdu.
 
[Hikâye Milenyum Oduncusu, bugünlerde gençlerin büyüklere saygı göstermeyi bilmediğini söylüyor.]
 
Burada dev hikâyeler yoktu. Bunlar hayvan pisliği temizleyerek, çalışırken şarkı söyleyerek ya da odun keserek yaratılmış hikâyelerdi. Bu hikâyeler bildiğim diğer hikâyelerden farklıydı. Hikâyelerin içinde garip bir uyum vardı.
 
Güç arayan ya da efendilerine hükmetmeye çalışan hikâyelerden farklı hissettiriyorlardı. Yıllar boyunca yaratılmış bir hikâye ile bir varlığın oluşturduğu bir bütünlük, bir topluluk gibiydiler.
 
Yoo Hoseong, “Tek bir cümle elde etmek bile 10 yıl, 100 yıl, 1000 yıl alır. Gerçek hikâyeler bunlardır,” dedi.
 
Gerçek hikâyeler. İlginç bir ifadeydi.
 
“Senin hikâyelerin yok mu? O yöntemle sıkı çalış. Şimdi başka hikâyeler öğrenmeye çalışmak faydasız.”
 
“Ama... Senin kadar güçlü olamam ki.”
 
“Bu ne yapacağına bağlı. Önemli olan hikâyeye doğru şekilde bakmaktır.”
 
“Doğru şekilde bakmak mı?”
 
“Çok büyük bir hikâye, hikâyenin yönünü bilmeyi imkânsız kılar.”
 
Daha önce de böyle gizemli sözler duymuştum. Rüzgârın Yolu’nu öğrenirken Lycaon’dan mı duymuştum acaba? Bunu düşündüm ve aniden endişelenmeye başladım. Rüzgârın Yolu’nu bile öğrenememişken Hikâye Kontrolü’nü nasıl öğrenebilirdim? İnsanların yetenek hakkında konuşmalarını duyunca canım sıkılıyordu.
 
Yoo Hoseong iç çekti ve tekrar ağzını açtı. “Of, lanet çocuklar. Sadece bir kez anlatacağım.”
 
Bu sözler üzerine Lee Jihye uysal bir öğrenci gibi onun önüne oturdu. Ben de yaklaşıp anlatacaklarını dinledim. “Sence hikâye nedir?”
 
Lee Jihye gözlerini devirdi ve cevap verdi, “Şey... bir öykü?”
 
“Acınası.”
 
“Sadece azarlama ya. Anlat işte!”
 
“En temelden açıklamak zorundayım.” Yoo Hoseong dilini şaklattı ve sol elini kaldırdı. “Buna ne dersin?”
 
“...Sol el?”
 
Yoo Hoseong diğer elini kaldırdı. “Peki ya buna?”
 
“Sağ el.”
 
“Peki ikisi bir araya geldiğinde ne olur?”
 
Lee Jihye cevap vermeden önce bir an düşündü. “İki el?”
 
Sonra hikâye, Yoo Hoseong adına cevap verdi.
 
[Hikâye İki Elli Boksör eğleniyor.]
 
“Evet, bu bizi ‘iki el’ kelimesine götürür. Birçok insan buna ‘ilişki’ der. Bunu benzer bir form olarak algılarlar.”
 
Lee Jihye’nin yüzünde boş bir ifade vardı. Anlamadığını gösteren bir ifadeydi bu. Yoo Hoseong durumu anlıyormuş gibi konuştu. “Öyleyse, buna ne dersin?”
 
Yoo Hoseong yerdeki küçük bir dalı sol eliyle kavradı ve sordu, “Biri sol el, diğeri ise bir dal. İkisi birbirine bağlandığında buna ne dersin?”
 
“Şey... dal tutan bir sol el? Ya da sol el ve dal?”
 
İçimin ürperdiğini hissettim.
 
“Kolay değil. Nedenini biliyor musun?”
 
Lee Jihye başını salladı. Yoo Hoseong, “İkisi arasında doğru bir ilişki yoktur. İster sol el ve dal de, ister dal tutan sol el de; bu doğal olarak oturan bir şey değildir. Eğretidir,” dedi.
 
Yoo Hoseong dalı bir dart gibi kavradı ve uzaktaki bir ağaca fırlattı. Dal hızla uçtu ve ağaca saplandı. Sanki en başından beri ağacın bir parçasıymış gibi doğal görünüyordu.
 
“O eğreti mesafeyi daraltan şey hikâyedir. Dünyadaki en uzak şeyleri birbirine bağlar. Eğer hikâyeyi kontrol etmek istiyorsan, hikâyeyi anladığından emin olmalısın.”
 
Kafa karıştırıcı görünen bir açıklamaydı. Lee Jihye ağaçtaki dala boş boş bakakaldı. Yerde yuvarlanan bir taşı dikkatlice elime aldım. Dünyadaki en uzak şeyleri birbirine bağlama gücü... zordu.
 
Yoo Hoseong benim bu hareketimi gördü ve dilini şaklattı. “Aptal herif. Ben sadece bir örnek verdim. Bir şeyi öylece tutarak bir ilişki kurulamaz ve bir hikâye yaratılamaz! Malzemelerle arandaki mesafeyi daraltmak çok uzun zaman alır...!”
 
Tam o anda, tuhaf bir şey oldu.
 
[İlk neslin tüm olasılığı eylemlerine yanıt veriyor.]
 
[Hikâye malzemesi sana yakınlık duyuyor.]
 
Elimdeki taş keyifli bir şekilde bana doğru baktı.
 
[Hikâye Çakıl Taşı ve Ben başladı.]
 
Yoo Hoseong donakalmış bir ifadeyle dik dik bana baktı ve dudakları titredi. “Sen, sen ne biçim bir şeysin böyle?”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi