Bölüm 360
Çeviri: Sansanson
67.Kısım – Senaryonun Unutulmuş İnsanları (5)
Etkileyici bir sakal ve gür kaşlar. Kendine has, dürüst bir kişiliği ortaya koyan kalın dudaklar. Karanlığın içinden beliren adam, üç yıl önce karşılaştığım zamankiyle tamamen aynıydı.
“Goryeo’nun İlk Kılıcı?”
“Böyle bir yerde karşılaşmamızı beklemezdim, Kim Dokja.”
Kore Yarımadası’nın bir takımyıldızı olan Cheok Jungyeong, Reenkarnasyon Adası’ndaydı.
***
Kara Kale’den Şeytan Kral Seçimi’ne kadar Cheok Jungyeong’a çok borçlanmıştım. İçimdeki sevinci bastırdım. Cheok Jungyeong iyi bir takımyıldızıydı ama buradaki amacı belirsizdi. Karşımdaki kişinin amacını tartma zamanı gelmişti. Amacı benimkiyle çelişirse bu durum işleri zorlaştırırdı.
“Hiç dolaylı mesaj göndermediğin için endişelenmiştim.”
“Bir süredir akışta yayından kaçınıyorum.”
Daha yakından incelendiğinde, Cheok Jungyeong’un tüm vücudu eskisinden çok daha rafine görünüyordu. Zihnimde bir şimşek çaktı. “Adaya senaryo başlamadan önce mi geldin?”
“15 yıl oldu bile.”
15 yıl mı? O anda aklımda Hayatta Kalma Yolları’ndan bir cümle yükseldi.
「 Reenkarnasyon Adası, Karanlık Fay’ın içinde yer alır. 」
Dünya saatine göre üç yıl geçmiş olabilirdi ama Karanlık Fay’ın içindeki zaman birkaç kat daha hızlı akıyordu. Aslında Kyrgios ve Göğü Yaran Kılıç Azizi de burada bulunmuşlardı. Şu anda bu adanın zaman yoğunluğu Dünya’nınkinin yaklaşık beş katıydı.
“Burada olmanın sebebi...”
Cheok Jungyeong başını salladı. “Bir dış tanrı olabilirdi ama yine de ona karşı koyamadım.”
Zihnimde bir sahne canlandı. Üç yıl önce, 73. Şeytan Diyarı’nın yok edildiği gündü. Cheok Jungyeong o felaketle uğraşırken enkarnasyon bedenini kaybetmişti.
Gururlu Cheok Jungyeong, dünyada böyle bir varoluşun bulunması karşısında büyük bir şok yaşamıştı. Bu yüzden daha da etkileyiciydi. Diğer takımyıldızlarının benlikleri felaketi görür görmez paramparça olurken, Cheok Jungyeong hâlâ o felaketi yıkmaya çalışıyordu.
Belki de Goryeo’nun İlk Kılıcı denilen takımyıldızının teması buydu.
“Eğitime en temelden tekrar başlamam gerektiğini hissettim. Bu ada, böyle bir eğitim için mükemmel bir yer.”
Cheok Jungyeong, öndeki çalılıkların arasından ilerleyen insanlara bakarak konuştu. Bu sıcak ve yapış yapış ormanda bile hareket kabiliyetleri oldukça iyiydi. Muhtemelen bu adanın unutulmuş insanlarıydılar.
Aralarından biri bakışlarımı fark edip yanımıza yürüdü. “Hayatta kalmayı başarmışsın. Genellikle dışarıdan gelen takımyıldızları bir saatten kısa sürede ölür. Ah, şuradaki ‘Cheok’ denen canavar hariç tabii.”
“Yardımınız için teşekkürler. Ben Kim Dokja.”
Niteleyicimi bilerek söylemedim. İlk neslin unutulmuş insanları arasında, niteleyiciyi gösterişçi bulan pek çok kişi vardı.
Adam cevabımı beğenmiş gibi güldü. “Ben adımı unutalı çok oldu. Buradaki herkes öyle.”
Adam konuşup öne doğru ilerledi. Unutulmuşlar. Onlar sayısız reenkarnasyonun ardından isimlerini unutanlardı. Ancak isimlerini gerçekten unutmamışlardı. Sadece geçmişi yad etmek çok acı verici bir hâl almıştı.
Yolu açan unutulmuşların bedenlerinden eski bir koku yayılıyordu. Çok güçlü, eğri ve sertleşmiş bir hikâye.
Lee Jihye fısıldadı, “Nasıl bu kadar güçlü olabiliyorlar?”
Merak etmesi doğaldı. Unutulmuş insanların kendileri dışarıdan bakınca pek de muazzam hissettirmiyordu. Yine de bizim uğraştığımız trolü tek bir darbede öldürmüşlerdi.
“Hikâyelerinin niceliği ve niteliği bizimkilerden daha iyi görünüyor…”
“Hikâyeler ne kadar iyi olursa olsun, onlardan düzgün bir şekilde yararlanamadıktan sonra faydasızdır.”
Lee Jihye sorgulayan gözlerle dik dik bana baktı. Konuşmaya yeltendiğim an Cheok Jungyeong tarafından bölündüm.
“Haklı. 10 kılıç olsa bile, insanlar ancak iki kılıcı düzgün bir şekilde tutabilir.”
Goryeo’nun İlk Kılıcı. Bedeni bir kılıçtı, kalbi bir kılıçtı, hikâyesi bir kılıçtı.
Lee Jihye, derin bir aydınlanma yaşamış gibi ellerine baktı. Bu sırada Cheok Jungyeong derin bir bakışla bana dikildi. “Pek çok harika hikâye biriktirmişsin. Şu anda en üst düzey takımyıldızlarının gerisinde kalmazsın.”
“Beni fazla övüyorsun.”
“Bu arada… kısa bir sürede çok fazla şey biriktirmişsin. Şu an ne durumda olduğunun farkında mısın?”
Ağzımı kapattım. Bu gözlerde, şu anda çok güvencesiz bir durumdaydım.
[Dev Hikâye Miti Yutan Meşale enkarnasyon bedenini hedefliyor.]
[Hikâye Olağanüstü Olana Göğüs Geren niteliklerinden şüphe duyuyor!]
[Hikâye Dış Tanrıyı Öldüren senden memnun değil.]
Pratikte de durum aynıydı. Dev hikâyeleri yanlış yetiştirmiştim ve hayatım neredeyse hikâyeler tarafından elimden alınacaktı. Bu gerçekleşirse, İyi ve Kötü Arasındaki Düet’te karşılaştığım takımyıldızlarıyla aynı duruma düşerdim.
“Unutma. Bir varlık bir hikâye yarattıktan sonra, hikâye de bir varlık yaratır.”
Zaten biliyordum. Bu adaya bunu bilerek gelmiştim.
“Bunu aklımda tutacağım.”
Çok geçmeden köye vardık.
[İlk güvenli bölgeye vardın.]
[133. Küçük Ada’nın ana senaryosunu temizleme koşullarını karşıladın!]
[Gizli senaryoyu temizleme koşullarını karşıladın!]
[Bir rakibi öldürdüğün için ek ödül aldın.]
[Ek ödül hazırlanıyor.]
Köy huzurluydu. Ana girişten geçtikten sonra, merkezdeki devasa bir ocağın etrafında dönen bir yaşam tarzı vardı. Şehir hayatından farklıydı.
Salaş giysiler içindeki ev hanımı bir ineği beslerken, sakallı bir adam çamaşır yıkıyordu. Gilyoung ve Yoosung’dan daha genç görünen çocuklar da vardı. İlk neslin unutulmuş insanlarının yaşadığı inanılmaz derecede kırsal bir köydü burası.
「 (…Burası gerçekten harika.) 」
‘Yoo Sangah-ssi?’
「 (Ah, affedersin. Seni korkuttum mu?) 」
‘Sorun değil. Şimdi konuşmakta sakınca yok mu?’
「 (Yok, mola zamanı. Duvar da meşgul zaten.) 」
Nedense Yoo Sangah’nın sesi her zamankinden daha yakın hissettiriyordu. Dördüncü Duvar incelmiş, onun faaliyetlerini daha rahat hâle getirmişti.
「 (Bu köy, pek çok zanaatkarın yıllar boyunca üzerine resim yaptığı bir duvar resmi gibi…) 」
Yoo Sangah’nın doğru kelimeleri bulmaya çalışmasını dinlerken içten içe hayran kaldım. Görünüşte sıradandı ama Yoo Sangah’nın da belirttiği gibi, bu köyün gerçekliği asla sıradan değildi.
Bir ziyaretçi olabilirdim ancak hayatlarını her zamanki gibi sürdüren sakinlerin bakışlarından bunu anlayabiliyordum. Bunu yüz binlerce kez görmüş gibi sıkılmış görünüyorlardı.
[Siktir, az kalsın ölüyordum.]
[Siktiğimin adası… Gerçekten ork mu onlar?]
Gerçek seslerin geldiği yöne doğru başımı kaldırdığımda köyün karşı girişinde beliren bir grup takımyıldızı gördüm.
Hızla grubun yüzlerine baktım. Ne yazık ki ekip üyelerimin yüzleri görünmüyordu. Bunun yerine hoş olmayan bir herif gördüm.
[Şeytan kral Yasaklıyı Gören Gözler sana bakıyor.]
Kara panter şeklinde, alevli gözleri olan Şeytan kral. 1863. turu ziyaret ettiğimde gördüklerimden biriydi o.
61. Şeytan Diyarı’nın efendisi. Yasaklıyı Gören Gözler, Flauros. 1863. turda Yoo Joonghyuk’un yumruğuyla ölen kişiydi.
Şeytan kral beni bu adaya kadar takip etmişti. Flauros tuhaf gözlerle bu tarafa baktıktan sonra dikkatini başka yöne çevirdi. Yüzünü okumadan bile ne düşündüğü aşikârdı. Muhtemelen buranın savaşmak için elverişli bir yer olmadığına hükmetmişti.
Yanımda duran Cheok Jungyeong bunu kesinlikle fark etmiş olmalıydı. Yanımdaki Cheok Jungyeong’a bir göz attım. “Ne söyleyecektin?”
“Bir şey yok.”
...Gerçekten güçlü ve güvenilir omuzlardı. Kıskanmıştım.
[Senaryonun sonu bu mu? Hey, NPC’ler. Bana rehberlik edin!]
Takımyıldızları içeri girdikçe köy biraz kalabalıklaştı. Sakinlerden biri her yerde yaşanan kargaşaya kaşlarını çatarak karşılık verdi. “Küçük adanın sonu burası.”
[Sözlerinde hiç duygu yok. Eh, sonuçta senaryoların hepsi dokkaebiler tarafından yaratıldı.]
Artık canavarlar olmadığı için takımyıldızları morallerini geri kazanıyordu.
[Hikâye Güçlüye Karşı Zayıf, Zayıfa Karşı Güçlü başladı.]
Hikâyelerin sesleri takımyıldızlarının gözlerinden akıyordu. Beklendiği gibi, Cheok Jungyeong haklıydı.
İster takımyıldızı olsun ister enkarnasyon, hiçbir istisna yoktu. Hikâyeleri düzgün yaşamazsak, bizim yerimize hikâyeler yaşardı.
[Burada ek ödül yok mu?]
[Evleri mi arasak? Gizli parçalar olabilir.]
Sakinler yorulmuş hissettiler ve durumu zahmetli bulan bir sesle cevap verdiler.
“Öyle şeyler yok. Küçük ada senaryosu bitti. Bir sonraki senaryoya gitmek isteyenler köyün merkezindeki ocağa girsinler. Portal orasıdır.”
Takımyıldızlarından bazıları bu soğuk üsluba kaşlarını çattı ve Şeytan Kral Flauros öne çıktı.
[NPC’ler harbiden çok gürültülü. Buradan ne zaman ayrılmak isteyeceğimiz bize kalmış.]
Aniden statüsünü yükseltirken muhtemelen karşı karşıya geleceği bir rakip arıyordu.
[Böyle bir köy bulmuşum, bir süre dinlenmek fena olmaz. İçki ve yiyecek getirin! Bu beden çok aç.]
Şiddet içerikli sözler diğer takımyıldızlarının gülüşmesine neden oldu. Lee Jihye kaşlarını çatarak öne çıktı. “O―”
“Sadece bekle.”
Muhtemelen bu kavgaya müdahale etmemiz için bize yer yoktu.
Aslında köylüler şeytan kralın tehdidinden hiç de rahatsız olmamışlardı. Çamaşır yıkayan adam can sıkıntısıyla esnedi. “NPC’ler şöyle NPC’ler böyle… Bugünlerde çocuklar hayatı bir oyun sanıyor.”
Kore tarzı bir küfe taşıyan yaşlı bir adam konuştu. “Bugün garip bir gün... Ne hevesim var ne tutkum.”
İnekleri besleyen kadın da birkaç kelime ekledi. “Amına koyayım. Bu yüzden adamızı açmaya karşıydım. Jeton ihtiyacı ne kadar acil olursa olsun, bu züppelerin içeri girmesini izlemek zorunda mıyım? Birkaç inek yetiştirmek daha iyi.”
Akan kelimeler net bir şekilde duyuluyordu. Durum tuhaf bir yöne doğru ilerledi ve takımyıldızları bunu fark etmeye başladı.
Flauros bir kükreme saldı. [Ne hadle bu böcek grubu...?]
Önlerinde şeker emen küçük çocuk dedi ki, “Sizler bin yıl bile yaşamamış böceklersiniz.”
Flauros’un ağzı açık kaldı. 64. Şeytan Diyarı’na hükmeden kişiydi ve böyle bir tepki vermesi doğaldı. Hayatında aldığı ilk hakaret olmalıydı bu. Flauros’un yüzünden kötücül bir ifade geçti.
[Senaryo bana NPC’leri öldürmememi söylemedi.]
Şeytan kral güçlü bir statü saldı. Kükreyip dişlerini gösterdiği an, köyün tüm sakinleri hep birlikte gözlerini Flauros’un üzerine dikti.
Çamaşır yıkayan adam. Yalağa yiyecek ve su koyan kadın. Küfeyi taşıyan yaşlı adam.
Sanki bütün dünya donmuş gibiydi. Takımyıldızları tuhaf havayı sezip gerilediler. Aynı şey Flauros için de geçerliydi. Oldukça keskin bir şeytan kraldı ve tuhaf bir şeyler olduğunu fark etmiş olmalıydı. Muhtemelen şöyle düşünüyordu:
「 Kim ulan bunlar? 」
Ancak burada geri adım atamazdı. Bir şeytan kral olarak egosu, küçük bir köyün sakinleri tarafından bastırılmayı hazmedemezdi. Sonunda Flauros en zayıf görüneni seçti.
[Geber!]
Flauros’un pençeleri şeker yiyen küçük çocuğa doğru yöneldi. Ancak bu tamamen yanlış bir seçimdi.
「 Yumruklarını sıktı. Derken o yumruk oradaydı. 」
Bir şey patladı. Bir enkarnasyon bedeninin parçaları havaya havai fişekler gibi saçıldı. Flauros’un enkarnasyon bedeni kafasını kaybetti ve yavaşça yere yığıldı.
[Yasaklıyı Gören Gözler senaryodan elendi.]
Takımyıldızları şeytan kralın gözlerinin önündeki ölümüne tanık oldular ve ürpererek geri çekildiler.
[N-Ne? Bu da...]
Sakinler, takımyıldızlarının şaşkınlığına pek tepki göstermediler. Sanki böceğin cenazesini tutan kimse yokmuş gibi huzurlu bir atmosfer vardı. Adam çamaşır yıkamaya yeniden başladı ve kadın bir ineğe su verdi. Yaşlı adam başını sallayarak bir ağacı kesiyordu.
Şekeri emen çocuk konuştu, “Yoldan çekilin. Sizi daha fazla görmek istemiyorum.”
Rengi atmış enkarnasyonlar ve takımyıldızları portaldan kaçtılar. Her hâlükârda, küçük ada senaryosu sona ermişti. Artık tereddüt etmek için bir sebep yoktu. Portaldan gözden kaybolduktan sonra geriye 10’dan az takımyıldızı kalmıştı.
[Dev hikâye Miti Yutan Meşale bir sonraki senaryoya gitmeni istiyor!]
Bu çocukla yüzleştiğim andan itibaren, dev hikâyelerim şiddetli tepki verdi. Belki de bir şeyler fark etmişlerdi. Acı acı gülümsedim ve şeytan kralı öldüren çocuğa yaklaştım.
[Dev Hikâye Miti Yutan Meşale seni tehdit ediyor!]
Flauros’un bu kadar yardımcı olacağını bilmiyordum. Aradığım şeyi bulduğum için rahatlamıştım.
[Dev Hikâye Miti Yutan Meşale, ona yaklaşmaya devam edersen enkarnasyon bedenini yok edeceğini beyan ediyor!]
Sözlerini görmezden gelip ilerlemeye devam ettim. Girdap gibi dönen dev hikâye tehditkâr hava akımları yayıyordu. Kendisine karşı bir kışkırtma olduğunu düşünen bu çocuksu hikâyeye sinir olmuştum.
“Ne var? O herif gibi olmak mı istiyorsun?”
“Tek Yenilmez Yumruk, Yoo Hoseong. Göğü Yaran Kılıç Azizi ve Kyrgios’a sen eğitim verdin.”
Çocuğun ifadesi değişti. Buranın sakinlerinin hepsi ‘reenkarnatör’lerdi. Yaşları görünüşlerinden okunamıyordu. Önümdeki çocuk en az 10.000 yıldır yaşayan bir reenkarnatördü. Çocuk gözlerini kıstı ve bana sordu. “Kimsin sen? O çocuklarla ilişkin ne?”
[Dev Hikâye Miti Yutan Meşale önündeki varlığa dişlerini gösteriyor.]
Reenkarnasyon Adası’na gelmemin başka bir sebebi daha vardı. Mit sınıfı takımyıldızlarıyla yapılacak gelecekteki savaşlara dayanarak, buradan bir şey elde etmek zorundaydım.
Yükselen kanı yuttum ve tıkanmış bir sesle konuştum. “Tek Yenilmez Yumruk, lütfen bana ‘Hikâye Kontrolü’nü öğret.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.