Bölüm 14
Bölüm 14: Sığınağın ilk çivilerini çakmak (8)
Oraya “Cehennemin Dibi“ diyebilirdik ama biz “Ev“ demeyi tercih ettik.
Gayrettepe istasyonunun fersah fersah ötesinde, haritada bile kesik çizgilerle
gösterilen eski bir tünel şantiyesine ulaştık. Metronun inşası sırasında
kullanılan, sonra da tünel duvarı örülerek ana hattan soyutlanmış kör bir kaçış
tüneliydi burası. Girişi, devasa beton bloklar ve çürümüş ahşap kalıplarla
neredeyse tamamen kapanmıştı. Dışarıdan bakan biri burayı sadece yıkılmış bir
tünel duvarı sanırdı. Ama aradaki o dar boşluktan sızdığımızda, arkasında
yaklaşık otuz metrekarelik, tavanı çelik putrellerle desteklenmiş kuru ve
korunaklı bir oda bulduk.
İşte burasıydı. Kimsenin aramaya tenezzül etmeyeceği, haritalardan silinmiş o
kör nokta.
“Çantaları indirin,“ dedim, sesim tünelin rutubetli boşluğunda yankılanırken.
“Buradayız. Yeni evimize hoş geldiniz.“
Annem halsizce köşedeki kuru bir beton bloğun üzerine çöktü. Pelin sırtındaki
ağır çantayı yere bırakırken omuzlarını ovdu. Osman ise hemen elindeki feneri
duvarlarda gezdirmeye başlamıştı bile.
“Abi,“ dedi Osman feneri tavandaki çelik desteklere tutarak. “Burası sağlam.
Yukarısı yıkılsa bile buraya bir şey olmaz. Şantiye alanı olduğu için her yerde
malzeme var.“
Haklıydı. Köşelerde üst üste yığılmış ahşap kalaslar, paslı inşaat demirleri,
çimento çuvalları ve en önemlisi... şantiye işçilerinin bıraktığı alet edevat
sandıkları duruyordu.
Zaman kaybetme lüksümüz yoktu. Helikopter faciasından sonra her an birilerinin,
askerin ya da yamyamların buraya sızma ihtimali kafamı kemiriyordu.
“Hadi,“ dedim üzerimdeki kalın montu çıkarıp köşeye atarak. “İşe başlıyoruz.
Osman, şu tahta sandıkları kır. Bize keser, çekiç, çivi ne varsa bul getir.“
Osman sandıklara daldı. Birkaç saniye sonra elinde paslı ama dişleri sapasağlam
bir testere, iki ağır çekiç ve bir kutu dolusu büyük boy inşaat çivisiyle geri
döndü.
“Bunlar iş görür,“ dedi sırıtarak. Yüzü gözü toz içindeydi ama gözlerinde o eski
mücadeleci ruh yeniden uyanmıştı.
“Pelin,“ dedim. “Sen annemle kal, yiyecekleri ve suları deponun en dip köşesine
istifle. Biz Osman’la giriş kapısını halledeceğiz.“
Planım kafamda hazırdı. Girişteki o dar boşluğu tamamen kapatamazdık çünkü tek
hava kaynağımız orasıydı. Ama oraya öyle bir kapı yapacaktık ki, arkasından
kilitleyip desteklediğimizde koçbaşıyla vursalar kırılmayacaktı.
Şantiyeden kalan kalın ahşap kalasları ölçtük. İç mimarlık yıllarımda
şantiyelerde az vakit geçirmemiştim; ahşabın mukavemetini, hangi açıyla
çakılması gerektiğini iyi bilirdim. Kalasları testereyle kesmeye başladık.
Gırç... Gırç... Gırç...
Sessiz tünelde testerenin sesi yankılanıyordu ama bu ses bana korku değil, tuhaf
bir huzur veriyordu. İnşa ediyorduk. Hayatımızı yeniden kuruyorduk.
Kalasları yan yana dizip üzerlerine çapraz destekler çaktık. Çekici her
vuruşumda çıkan o DANK... DANK... sesi, sığınağımızın ilk gerçek çivileriydi.
Çivileri ahşabın damarlarına öyle bir gömüyorduk ki, ahşap adeta çelikleşiyordu.
Kapıyı monte etmek için tünel duvarındaki demir filizlerini kullandık. Kapıyı bu
demirlere kalın şantiye telleri ve menteşe niyetine kullandığımız kalın
zincirlerle bağladık.
“Şimdi arkası,“ dedim terimi silerek.
Kapının arkasına, duvardan duvara uzanan üç tane kalın sürgü yuvası çaktık.
İçeriye sokulacak kerestelerle kapı arkadan kilitlendiğinde, dışarıdan açılması
imkansız bir kaleye dönüşecekti.
“Kapı tamam,“ dedi Osman, ellerindeki nasırları inceleyerek. Çocuk sadece birkaç
günde işçiye dönmüştü. “Ama yetmez abi. Kapıyı aşarlarsa ne olacak?“
“Aşamayacaklar,“ dedim. “Çünkü kapıya gelmeden önce canları yanacak.“
Şantiyedeki paslı inşaat demirlerini topladık. Osman’la birlikte demirleri
keserle yontup uçlarını mızrak gibi sivriltmeye başladık. Kapının hemen
dışındaki o dar, karanlık geçide gizli tuzaklar kuracaktık.
Yere, ince toz ve toprak tabakasının altına, uçları yukarı bakan o sivri
demirleri sabitledik. Üzerlerini gevşek toprak ve eski mukavva kutularıyla
kapattık. Karanlıkta aceleyle içeri sızmaya çalışan biri, bastığı an o paslı
demirler botunu delip ayağına saplanacaktı.
“Bu bir,“ dedim. “İkincisi de yukarıdan gelecek.“
Geçidin tavanındaki çelik putrellere kalın şantiye telleriyle ağır beton
blokları bağladık. Telleri gerdirip kapının eşiğine görünmez tetik ipleri
çektik. Eğer biri o ipe takılırsa, yukarıdaki beton blok kafasına inecekti.
“Hassiktir...“ diye fısıldadı Osman, kurduğumuz tuzağa bakarak. “Abi sen harbi
dahiymişsin. Buraya girmeye çalışan herif bildiğin kıyma olur.“
“Ölmek istemiyorlarsa uzak dursunlar,“ dedim soğukkanlılıkla. “Artık kural bu.“
İşimiz bittiğinde saatler geçmişti. Vücudumdaki her kemik sızlıyordu ama
içimdeki o huzursuzluk bir nebze olsun yatışmıştı. Salona, yani o küçük beton
odaya döndük.
Pelin köşede küçük kamp ocağını yakmıştı. Üzerinde çay demleniyordu. Sıcak çay
kokusu rutubet kokusunu bastırmıştı. Annem yorganın altına girmiş, bize bakıp
hafifçe gülümsedi.
“Elinize sağlık evlatlarım,“ dedi sessizce.
Odanın ortasına, yere oturduk. Pelin hepimize birer bardak sıcak çay uzattı.
Bardaktan yükselen dumanı izlerken, belimdeki tabancayı ve Osman’ın yanındaki
tüfeği süzdüm.
Kapıyı arkamızdan sürgüledik. Tuzaklarımızı kurduk. Çivilerimizi çaktık.
Yukarıda, helikopterlerle insanları katleden o ordu vardı. Sokaklarda birbirini
yiyen yamyamlar, karların içinde donan binlerce insan vardı. Ama burada, yerin
yedi kat dibinde, bu küçük beton hücrede, biz vardık. Ve burası artık bizim
kalemizdi.
“Biz kazandık,“ dedim çayımdan bir yudum alarak. “Bugün de hayatta kaldık.“
Osman başını salladı. Pelin elimi tuttu. Annem gözlerini kapattı ve huzurla
uykuya daldı.
Dışarıda fırtına devam
ediyordu, dünya donuyordu ama bizim sığınağımızın
çivileri sağlamdı. Ve o kapı, biz istemediğimiz sürece asla açılmayacaktı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.