Bölüm 13
Bölüm 13: Sığınağın ilk çivilerini çakmak (7)
“Duyuyor musun?“ diye fısıldadı Osman.
Metro tünelinin rutubetli karanlığında durduk. Yukarılardan, Kanyon AVM’nin
beton bloklarını aşıp raylara kadar ulaşan o mekanik uğultuyu duymamak
imkansızdı. Metalik, ritmik bir pat pat sesi. Dev pervanelerin havayı dövme
sesiydi bu.
Helikopter gelmişti. Zamanlama kusursuzdu.
“Geldiler abi,“ dedi Osman, gözlerinde günlerdir ilk defa gördüğüm o saf,
çocuksu umut ışığıyla. “Kurtuluyoruz.“
“Umutlanmak için erken,“ dedim belimdeki tabancanın kabzasını sıkarak. “Önce
annemleri alacağız. Hızlı ol.“
Koşar adım bizim güvenli odaya, o beton rahme döndük. Kapıya vurduğum özel
şifreli vuruş ritminden sonra içeriden sürgünün çekilme sesini duyduk. Pelin
kapıyı aralar aralamaz ikimizi de içeri çekti. Annem köşede montuna sarılmış
oturuyordu ama yanaklarına hafifçe renk gelmişti.
“Gidiyoruz,“ dedim nefes nefese. “Yukarıda helikopter var. Tahliye başlıyor.“
Pelin’in gözleri doldu, annem yavaşça doğrulup elini göğsüne koydu. “Haluk...“
diye mırıldandı babamı kastederek. Onun vasiyetini yerine getiriyorduk.
“Hadi anne, gayret et,“ diyerek koluna girdim. Osman ve Pelin çantaları
sırtlandı.
İstasyonun merdivenlerini tırmanırken yukarısı her adımda daha da
aydınlanıyordu. Ama bu aydınlık, o bildiğimiz güneş ışığı değildi; helikopterin
güçlü projektörlerinin karlı gökyüzünde oluşturduğu hastalıklı, bembeyaz bir
parıltıydı.
Kanyon’un açık hava meydanına çıkan kırık yürüyen merdivenlerin tepesine
ulaştığımızda rüzgar ve kar tozu bizi kör etti. Gözlüklerimizi düzeltip siper
aldık. Devasa bir askeri kargo helikopteri, meydanın ortasındaki o kıvrımlı
beton platformun üzerine inmişti. Pervanelerin yarattığı fırtına etraftaki karı
adeta bir kasırgaya çeviriyordu.
Bizim gibi tünellerden, ara sokaklardan, plazalardan çıkan otuz kırk kadar sivil
de oradaydı. Herkes helikoptere doğru koşuyordu. Çocuklu aileler, yaşlılar, üstü
başı yırtık pırtık plaza çalışanları...
Helikopterin açık arka kapağında duran, tepeden tırnağa beyaz kar kamuflajı
giymiş, yüzleri gaz maskeleri ve kasklarla tamamen gizlenmiş askerleri gördüm.
Ellerinde ağır silahlar vardı.
“Hadi!“ diye bağırdım Pelin ve annemi ileriye doğru iterek. “Sıraya girin!“
Tam o sırada, kalabalığın önünde giden, kucağında küçük bir çocuk taşıyan bir
adam helikoptere doğru hamle yaptı. Askerlerden biri elini kaldırıp “Dur!“
işareti yaptı. Adam panikle durmadı, bir adım daha attı.
Ardından gelen ses, pervanelerin uğultusunu bile bastırdı.
TA-TA-TA-TA-TA!
Mermiler adamın göğsünde patladı. Adam kucağındaki çocukla birlikte karların
üzerine yığıldı. Çocuk çığlık atmaya başladı ama bir saniye sonra başka bir
mermi sesi o çığlığı da kesti.
Kalabalık donakaldı. Korkunç bir sessizlik oldu.
“Geri çekilin!“ diye bağırdı helikopterdeki askerlerden biri, hoparlörden gelen
mekanik, duygusuz bir sesle. “Yaklaşan herkes vurulacaktır! Enfeksiyon bölgesi
karantinaya alınmıştır. Sivil tahliyesi iptal edilmiştir!“
“Ne diyorlar lan?“ diye kükredi arkamızdan bir adam. “Biz sağlamız! Bizi
kurtarın!“
Kalabalık panikle ileriye doğru dalgalandı. İnsanlar can havliyle helikoptere
doğru koştu.
İşte o an, gerçek vahşet başladı.
Helikopterin her iki yanındaki makineli tüfekler ateş kusmaya başladı.
DUT-DUT-DUT-DUT-DUT-DUT!
Mermiler insan bedenlerini biçiyordu. Kar bembeyaz bir örtü olmaktan çıktı;
saniyeler içinde sıcak, kırmızı bir çamura dönüştü. Çığlıklar, inlemeler,
yalvarmalar havada uçuşan mermi kovanlarının sesine karıştı. Askerler sadece
zombilere veya hastalara ateş etmiyordu. Önlerine gelen her şeye, hareket eden
her canlıya ateş ediyorlardı.
Devlet bizi kurtarmaya gelmemişti. Devlet bizi yok etmeye, kanıtları temizlemeye
gelmişti. Orduya da güvenmek artık mümkün değildi. Onlar için biz sadece
temizlenmesi gereken birer “enfeksiyon riskiydik.“
“Geri! Geri dönüyoruz!“ diye bağırdım, annemin üzerine kapaklanarak.
“Alphan!“ diye çığlık attı Pelin. Yanımızda duran bir kadının kafası projektör
ışığının altında paramparça oldu, kanı Pelin’in montuna sıçradı.
Osman’ı montundan tutup geriye doğru savurdum. “Tünele koşun! Çabuk!“
Karın üzerinde sürünerek, arkamıza bakmadan merdiven boşluğuna doğru kaçtık.
Arkamızdan gelen o bitmek bilmeyen makineli tüfek sesleri, etrafta can veren
insanların çığlıkları kulaklarımı tırmalıyordu.
İstasyonun karanlığına kendimizi geri attığımızda, akciğerlerim soğuk havadan ve
stresten patlayacak gibiydi. Osman merdivenlerin dibine yığılıp kusmaya başladı.
Annem ise tamamen şoka girmişti, titriyor ama ses çıkaramıyordu.
“Kurtarmayacaklar...“ diye fısıldadı Pelin, duvara yaslanıp yere çökerken.
Gözlerindeki o son umut kırıntısı da o helikopterin mermileriyle sökülüp
alınmıştı. “Kimse gelmeyecek. Bizi burada ölüme terk ettiler.“
“Bize bizden başka dost yok,“ dedim, elimdeki tabancayı belime sokarken.
Dişlerimi o kadar sıkmıştım ki çenem ağrıyordu. “Sikeyim ordusunu da, devletini
de... Kendi başımızayız.“
“Şimdi ne yapacağız abi?“ dedi Osman, ağzını koluyla silerek. Sesi ağlamaklıydı.
“Yukarıya çıkamayız. Tünellerde yamyamlar var. Nereye gideceğiz?“
Cebimdeki o teknik bakım şemasını çıkardım. Feneri üzerine tuttum. Parmaklarım
kan içindeydi, şemanın üzerine bulaştı.
“Daha derine,“ dedim ray hattının sonunu göstererek. “Metronun en ucuna,
tünellerin en karanlık, kimsenin gitmeye cesaret edemeyeceği o kör noktalara
gideceğiz. Yeni bir yer bulacağız. Ve bu sefer, o kapının arkasından kimseyi
içeri almayacağız.“
Ayağa kalktım. Annemi omzundan tutup kaldırdım.
“Yürüyoruz,“ dedim. “Işıkları söndürün. Karanlık artık bizim tek dostumuz.“
Karanlığın içine, metronun en derin, en ücra köşelerine doğru yürümeye başladık.
Arkamızda bıraktığımız o beyaz dünyada insanlık can çekişirken, biz yeraltının
karanlığında hayatta kalacak yeni bir yurt aramaya gidiyorduk.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.