Bölüm...
Action,Crime,Dark Fantasy,Drama,Epic,Gore,Horror,Military,Monster,Novel,Post-Apocalyptic,Psychological,Seinen,Slice of life,Thriller,Tragedy,Violence

Bölüm 20

Kumsaldaki çakıl taşları (6)
Yazar: AnonWriter Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.142

Bölüm 20: Kumsaldaki çakıl taşları (6)

Ölü bir Kızıl’la aynı odada yaşamak, pilli bir bombayla uyumaktan farksızdı.

Deponun içindeki o ekşi, bakırımsı kan kokusu ve ıslak köpek kokusuna benzeyen o
ağır koku, kapalı alanda hızla yayılıyordu. Soğuk hava çürümeyi geciktiriyordu
belki ama sığınağın içindeki o cılız ısıtıcının yarattığı hafif sıcaklık,
cesedin kokusunu salona kadar sızdırmaya yetmişti.

“Alphan, bu böyle olmaz,“ dedi Pelin, eliyle burnunu kapatarak. Gözleri
yaşarmıştı. “Bu kokuyla yaşayamayız. Bizi hasta edecek. Ayrıca... o şeyin
üzerindeki virüsün havaya karışmadığını nereden biliyoruz?“

“Haklı,“ dedi annem, köşede öksürerek. “Oğlum, babanı balkona koyduk dondu kaldı
ama bu şeyi burada tutamayız. Atın şunu.“

“Kapının önüne atamayız,“ dedi Osman, elindeki feneri temizlerken. “Eğer sürü
buraya gelip kendi adamlarının cesedini bizim kapının önünde bulursa, burayı
dümdüz ederler. Duvarı kazıp içeri girerler valla.“

“Osman haklı,“ dedim, ayağa kalkarak. “Hedef şaşırtmamız lazım.“

“Nasıl yani?“ diye sordu Pelin.

“Onu Beyazların bölgesine atacağız,“ dedim. Belimdeki tabancayı çıkarıp masanın
üzerine bıraktım, daha hafif olan komando bıçağını aldım. “Levent istasyonunun
oraya, Beyazların sık takıldığı o dehlizlere bırakacağız. Kızıllar cesedi orada
bulursa, bunu Beyazların yaptığını sanırlar. İki grup zaten birbirine düşman
olmalı. Bırakalım birbirlerini yesinler.“

Osman sırıttı. “Savaş taktiği diyorsun yani. Çakalsın abi.“

“Hayatta kalma taktiği diyelim,“ dedim. “Hadi, yardım et de saralım şunu.“

Yaratığı, şantiyeden bulduğumuz o kalın, mavi plastik brandaya sımsıkı sardık.
Koli bandıyla her yerini döndük ki kanı yollara akıp iz bırakmasın. Ölü ağırlığı
derler ya, bu herifler harbi kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Tıknaz ve yoğun kas
kütlesi yüzünden en az seksen doksan kilo çekiyordu yaratık.

Gece yarısı (tahminen) kapıyı yavaşça araladık. Tünel sessizdi. Havada o
bildiğimiz kuru, dondurucu ayaz vardı.

Osman’la birlikte mavi paketi sürükleyerek tünelin karanlığına çıktık. Rayların
üzerindeki o donmuş sivil cesetlerinin arasından geçerek Levent yönüne doğru
ilerledik. Her adımda kulak kabartıyorduk.

Tam istasyon ayrımına, o geniş peron altı tüneline yaklaşmıştık ki, ileriden
vahşi, yırtıcı sesler yükseldi.

AAAARRRGGGHHH!

Bu, bir Beyaz’ın o kulak tırmalayan, tiz çığlığıydı.

Hemen ardından gelen o boğuk, ritmik hırıltılar ise Kızıllara aitti.

“Sıçtık,“ diye fısıldadı Osman. Mavi paketi rayların kenarındaki acil durum
nişinin içine fırlatıp kendimizi de yanına attık. Fenerleri söndürdük.

İleride, tünelin tavanındaki kırık bir havalandırma mazgalından sızan soluk
ışığın altında, dehşet verici bir sokak kavgası yaşanıyordu.

Devasa bir Beyaz ile üç tane Kızıl kapışıyordu.

Beyaz olanı inanılmaz hızlıydı. Uzun kolları ve bacaklarıyla adeta bir örümcek
gibi rayların üzerinde yaylanıyor, çığlıklar atarak Kızılların üzerine
atılıyordu. Bir Kızıl’ın omuzunu yakalayıp etini kopardı. Beyaz’ın ağzı simsiyah
kan içindeydi.

Ama Kızıllar yalnız değildi ve en önemlisi, akıllıydılar.

Koordineli çalışıyorlardı. Yaralı olan Kızıl geriye çekilirken, diğer ikisi
ellerindeki o ilkel mızraklarla Beyaz’ın etrafını sardı. Biri Beyaz’ın dikkatini
dağıtmak için taş fırlatırken, diğeri arkadan sinsice yaklaşıp mızrağı Beyaz’ın
diz kapağının arkasına sapladı.

Beyaz çığlık atarak yere yığıldı.

O an, yaralı olan da dahil üç Kızıl birden Beyaz’ın üzerine çullandı.
Ellerindeki sivri demirlerle ve taşlarla Beyaz’ın kafasını ezene kadar vurdular.
Tünel, Beyaz’ın can çekişirken çıkardığı o boğuk hırıltılarla inledi.

Dövüş bitmişti. Kızıllar kazanmıştı ama içlerinden biri ağır yaralıydı. Göğsü
Beyaz’ın pençeleriyle boydan boya yırtılmıştı, nefes almakta zorlanıyordu.

Sürünün lideri olan iri Kızıl yaklaştı. Yaralı yoldaşına baktı.

Yaralı Kızıl, liderine bakıp zayıf bir hırıltı çıkardı. Acı çekiyordu.

Lider, hiç tereddüt etmedi. Elindeki ağır ray demirini kaldırdı ve yaralı
yoldaşının kafasına indirdi.

KÜT.

Ses tünelde buz gibi yankılandı. Lider, zayıf olanı, sürüye yük olacak olanı tek
bir hamlede elimine etmişti. Acıma yoktu. Vicdan yoktu. Sadece sürünün selameti
vardı.

Ardından, ölen Beyaz’ın ve kendi yoldaşının cesedini ayaklarından tutup
sürükleyerek tünelin diğer ucuna doğru yürümeye başladılar. Muhtemelen onları
yemeye götürüyorlardı.

Osman’la birlikte karanlıkta, nefes bile almadan bu vahşeti izledik.

“Şimdi,“ dedim fısıldayarak. “Tam zamanı.“

Kızıllar gözden kaybolur kaybolmaz nişten çıktık. Sürüklediğimiz o mavi paketi
aldık. Paketi açıp bizim öldürdüğümüz Kızıl’ın cesedini, az önce kavganın
yaşandığı, yerdeki o taze kan gölünün tam ortasına bıraktık.

Üzerine biraz Beyaz kanı sürdüm bıçağın ucuyla. Sanki o kavgada ölmüş gibi
gösterdik.

“Hadi,“ dedim Osman’a. “Buradan tüyelim.“

Sığınağa geri döndüğümüzde ikimiz de sırılsıklam ter içindeydik ama içim
rahattı. Kızıllar o cesedi bulduğunda, bunu Beyazların yaptığından emin
olacaklardı. İki grup arasındaki o sessiz savaş daha da kızışacaktı.

“Nasıl geçti?“ diye sordu Pelin, kapıyı kapatırken.

“Mükemmel,“ dedim, montumu çıkarıp köşeye fırlatarak. “Aşağıda ufak bir bölge
savaşı izledik. Ve bizim faturayı Beyazlara kestik.“

Pelin’in yanına oturdum, elini tuttum.

“Bu dünya vahşi, Pelin,“ dedim. “Ama biz daha zeki olmak zorundayız. Bırakalım
canavarlar birbirini yesin. Biz gölgelerde kalacağız. Çakıl taşları olarak,
fırtınanın geçmesini bekleyeceğiz.“

O gece tünelden gelen o uzak, yırtıcı çığlıklar bana ürkütücü gelmedi. Aksine,
düşmanlarımın birbirini boğazlama sesi, bana bu yeraltı dünyasındaki en güzel
ninni gibi geldi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi