Bölüm 21
Bölüm 21: Kumsaldaki çakıl taşları (7)
Attığımız o yem, yerin altında tam anlamıyla bir cehennem yangını başlatmıştı.
Son üç gündür tünellerden gelen sesler hiç kesilmemişti. Beyazların o kulak
tırmalayan çığlıkları ile Kızılların o boğuk, organize savaş hırıltıları
birbirine karışıyordu. Yerin yedi kat dibinde, karanlık dehlizlerde vahşi bir
çete savaşı yaşanıyordu. Biz ise o savaşın tam ortasında, kendi ellerimizle
ördüğümüz o beton hücrede, nefesimizi bile dışarıya vermekten korkarak
bekliyorduk.
“Çok yakınlar,“ diye fısıldadı Pelin. Sırtını sığınağın duvarına yaslamış,
dizlerini göğsüne çekmişti. Her çığlık sesinde omuzları irkiliyordu.
“Yakınlar ama birbirleriyle meşguller,“ dedim, elimdeki tabancanın şarjörünü
çıkarıp mermileri tek tek kontrol ederken. “Bırakın yesinler birbirlerini. Ne
kadar çok ölürse, bizim için o kadar iyi.“
“Ya burayı bulurlarsa?“ dedi annem, elindeki tesbihi sıkıca kavramış, gözleri
kapalı dua ediyordu.
“Bulamazlar anne,“ dedim, sesime güven vermeye çalışarak. “Girişi tamamen
kamufle ettik. Tuzaklarımız da...“
Sözümü tamamlayamadım.
ÇAAAT!
Sığınağın hemen dışındaki o dar, karanlık geçitten metalin metale çarpma sesi ve
ardından gelen korkunç bir feryat yankılandı.
Bu ses bizim kurduğumuz esnek inşaat demiri tuzağının sesiydu. Yayından fırlayan
o sivri demir, hedefi bulmuştu.
“Osman, silahı al!“ diye fısıldadım anında.
Osman tüfeği kaptı, emniyeti açtı. Ben yavaşça kapıya yaklaştım, gözümü o dar
aralığa dayadım. Kalbimin atışı o kadar hızlanmıştı ki, göğsümü delip geçecek
sanıyordum.
Geçidin loş karanlığında, can çekişen bir Beyaz vardı.
Kurduğumuz o gergin demir tuzağı, herifin tam böğründen girip onu duvara
çivilemişti. Bir kelebek gibi duvara iğnelenmişti yaratık. Uzun kolları ve
bacaklarıyla debeleniyor, tırnaklarıyla betonu kazırken o tiz, sağır edici
çığlıklarını fırlatıyordu tünele.
Ama yalnız değildi. Onu kovalayanlar gelmişti.
İki tane Kızıl, geçidin girişinde belirdi.
Siyah, çukur gözleriyle duvara çivilenmiş Beyaz’a baktılar. Kızıllardan biri
yaklaştı, elindeki ağır taşı Beyaz’ın kafasına tek bir hamlede indirerek onu
susturdu. Beyaz’ın bedeni gevşedi, duvardan aşağı sarktı.
Ama gitmediler.
Kızıllar durdu. Gözleriyle etrafı incelemeye başladılar.
İşte o an, içimdeki o korku katlanarak büyüdü. Çünkü o yaratıklar, sadece ölüye
bakmıyorlardı. Tuzağı inceliyorlardı.
İri olan Kızıl, Beyaz’ın bedenine saplanmış olan o gergin inşaat demirine
dokundu. Demiri çekti, yayın nasıl çalıştığını anlamaya çalışır gibi kafasını
yana eğdi. Diğeri ise yerdeki o gergin teli bulmuştu. Eliyle teli yokladı, telin
bağlı olduğu o tetik mekanizmasını inceledi.
Kızıllardan biri boğazından garip, tıklamaya benzer bir ses çıkardı. Diğerine
duvarı işaret etti.
Bizim kapımızın, o çimento ve çamurla sıvadığımız o yapay moloz duvarının
önündeydiler.
Aralarında sadece birkaç santim beton ve bir branda vardı. Nefesimi tuttum.
Hatta kalbimi bile durdurmak istedim o an. Osman arkamda, tüfeğin namlusunu
kapıya doğrultmuş, tetikte bekliyordu. Eğer içeri girmeye çalışırlarsa, Osman
tetiği çekecekti ve o an her şey bitecekti.
Kızıl yaklaştı. Burnunu bizim brandanın olduğu o dar yarığa dayadı.
O ekşi, çiğ et kokusunu o kadar yakından hissettim ki, midem bulandı. Simsiyah,
çukur gözleri tam karşımdaydı. Aralıktan sızan o mikroskobik ışıkta, benim
gözlerimi görebilir miydi?
Yaratık kokladı. Uzun uzun kokladı.
Eğer dün vurduğumuz o Kızıl’ın kan kokusunu alırsa, bittiğimizin resmiydi.
Elini kaldırdı. O kıllı, kalın parmaklarıyla brandanın ucuna dokundu. Brandayı
aralamak üzereydi. Parmakları büküldü, brandayı kavradı...
Tam o anda, ana tünelin derinliklerinden devasa bir çığlık koptu. Bir sürü
Beyaz’ın toplu hücum çığlığıydı bu.
Geçitteki Kızıllar irkildi. Brandayı bıraktılar. Birbirlerine bakıp o yırtıcı
hısıltıyı çıkardılar.
Aşağıdaki savaş onları çağırıyordu. Kendi sürülerinin yardıma ihtiyacı vardı.
Arkalarını döndüler ve o dar geçitten hızla fırlayıp tünelin karanlığında
kayboldular.
Sırtımı duvara yasladım, yavaşça yere kaydım. Bacaklarım dermanını kaybetmişti.
Alnımdan akan soğuk ter damlaları gözüme girdi ama silmeye bile dermanım yoktu.
“Gittiler mi?“ diye fısıldadı Pelin. Sesi o kadar kısıktı ki, zor duydum.
“Gittiler,“ dedim, yutkunarak. “Ama...“
“Ama ne abi?“ diye sordu Osman, tüfeği indirirken.
“Ama tuzağı incelediler,“ dedim, gözlerimi Osman’a dikerek. “O telleri, o
demirleri gördüler. Doğal bir şey olmadığını anladılar. Onlar akıllı, Osman. O
tuzakları bizim kurduğumuzu, buralarda bir yerlerde olduğumuzu biliyorlar
artık.“
Sığınağımızın ilk çivilerini çakmıştık, kendimize bir kale kurmuştuk evet. Ama o
kale, artık düşmanın radarındaydı. Ve Kızıllar, o simsiyah gözleriyle er ya da
geç bu duvarın arkasında ne olduğunu görmek için geri döneceklerdi.
Zamanımız daralıyordu. Ve bu sefer, o duvardan sadece kaçmak yetmeyecekti.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.