Bölüm...
Action,Crime,Dark Fantasy,Drama,Epic,Gore,Horror,Military,Monster,Novel,Post-Apocalyptic,Psychological,Seinen,Slice of life,Thriller,Tragedy,Violence

Bölüm 37

Buzulların üstünde Gün batımı (1)
Yazar: AnonWriter Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 4 dk Kelime: 946

Bölüm 37: Buzulların üstünde Gün batımı (1)

Sığınakta geçirdiğimiz süre bir ayı bulmuştu.

Duvara attığımız o kırmızı çizgiler artık kırk beşe ulaşmıştı. İçerideki
hayatımız o kadar düzenli, o kadar konforluydu ki, dışarıda bir kıyamet
koptuğunu unutmak işten bile değildi. Elif, sığınağın kütüphanesindeki kitapları
düzenlemiş, Osman’a temel fizik ve elektrik mühendisliği dersleri vermeye
başlamıştı. Murat, sığınağın yapısal bütünlüğünü her gün kontrol ediyor, ufacık
bir nem sızıntısını bile anında onarıyordu. Annem mutfakta harikalar yaratıyor,
konserve yiyeceklerden sanki eski dünyadaki o pazar kahvaltılarını andıran
sofralar kuruyordu.

Ama ne kadar konforlu olursa olsun, yer altı bir süre sonra insanı boğuyordu.

“Cabin fever“ diyorlardı yabancılar buna. Kulübe humması. Dört duvarın üzerinize
üzerinize gelmesi, tavanın her geçen gün biraz daha alçalıyor gibi
hissettirmesi. En lüks zindanda bile olsanız, gökyüzünü görmediğiniz sürece
zihnin her gün biraz daha çürüyordu.

“Delireceğim Alphan,“ dedi Pelin bir gece yatakta bana sarılırken. Sıcak odaya,
yumuşak yatağa rağmen titriyordu. “Gözlerimi kapattığımda sadece o gri beton
tavanı görüyorum. Güneşi özledim. Gökyüzünün o mavisini, bulutları... Sadece bir
saniye bile olsa gökyüzünü görmek istiyorum.“

Haklıydı. Ben de özlemiştim. Yüzümüze vuran o temiz rüzgarı, gözlerimizi
kamaştıran o parlak ışığı özlemiştik.

Ertesi gün kararımı verdim.

“Yukarı çıkıyoruz,“ dedim kahvaltıda.

Annem elindeki çay bardağını bıraktı. “Oğlum, deli misin? Dışarısı ölüm.“

“Yemek aramaya gitmiyoruz anne,“ dedim. “Sadece yüzeye çıkacağız. Binanın
tepesine. Bir saatliğine gökyüzünü göreceğiz. Pelin, ben ve Osman.“

“Güvenli mi?“ diye sordu Murat.

“Asansör boşluğu temizlendi,“ dedim. “Yukarıdaki otoparkta da hareketlilik yok.
Zaten plazanın içine girmeyeceğiz. Doğrudan yangın merdivenlerinden en üst kata
çıkacağız. Kart bizde.“

Murat başıyla onayladı. “Tamam. Ama silahları yanınızdan ayırmayın.“

Hazırlandık. O kalın kar kıyafetlerimizi, maskelerimizi ve gözlüklerimizi
taktık. Osman tüfeğini sırtına astı, ben tabancamı belime taktım. Sırt çantamıza
bir dürbün yerleştirdim.

Sığınak kapısı büyük bir tıslama sesiyle açıldı. Dışarıdaki o dondurucu soğuk
hava içeriye sızdı ama bu sefer o koku bizi rahatsız etmedi. Havada is kokusu
kalmamıştı, sadece saf, dondurucu bir ayaz vardı.

Merdivenlerden yukarı tırmanmaya başladık.

Plaza binasının merdiven boşluğu sessizdi. Adımlarımız beton basamaklarda
yankılanıyordu. Her katta durup dinlendik ama tıkırtı yoktu. Beyazlar ve
Kızıllar tünellere geri çekilmişti ya da soğuktan donup kalmışlardı bir
yerlerde.

Otuz sekizinci kata geldiğimizde, bacaklarım dermanını kaybetmişti ama kimsenin
umurunda değildi. Pelin heyecanla önden gidiyordu.

Ofis katının devasa, camdan yapılmış ortak alanına girdik. Buradaki devasa cam
panellerin neredeyse tamamı rüzgarın ve soğuğun etkisiyle patlamış, içeriye
tonlarca kar dolmuştu. Kar, lüks ofis mobilyalarının, çalışma masalarının
üzerine bembeyaz bir örtü gibi serilmişti.

Pelin kırık camlardan birinin önüne koştu.

Ben ve Osman da arkasından gittik.

Ve o an, gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi.

İstanbul yok olmuştu.

On beş milyon insanın yaşadığı, o gürültülü, trafikli, yaşayan devasa metropol
gitmiş; yerine sonsuz, sessiz ve beyaz bir kutup çölü gelmişti.

Maslak ve Levent’teki o devasa gökdelenler, rüzgarda donmuş devasa buz kuleleri
gibi yükseliyordu gökyüzüne. Cam cepheleri, buz tutmuş kristaller gibi
parıldıyordu. Boğaz... İstanbul Boğazı tamamen donmuştu. Beyaz, geniş bir otoyol
gibi Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlıyordu. Boğaz köprüleri, o çelik
iskeletleriyle buzun üzerinde asılı kalmış devasa fosilleri andırıyordu.

Ve güneş...

Güneş batıyordu.

Ufuk çizgisinde, o sonsuz beyazlığın üzerinde devasa, soğuk ve turuncu bir top
gibi duruyordu. Gökyüzü mor, pembe ve turuncunun en hastalıklı, en muhteşem
tonlarına bürünmüştü. Güneşin o son ışıkları, buz tutmuş gökdelenlerin
camlarında yansıyor, tüm şehre mistik, gotik bir parlaklık veriyordu.

“Çok güzel...“ dedi Pelin. Gözlüklerinin arkasından gözyaşlarının süzüldüğünü
görebiliyordum. Ama bu sefer korkudan değil, bu muazzam ama ürkütücü güzellikten
ağlıyordu. “Çok güzel Alphan.“

“Evet,“ dedim, dürbünü gözüme götürerek. “Güzel ama ölü.“

Dürbünle aşağıya, o bembeyaz sokaklara baktım. Tek bir hareket yoktu. Tek bir
duman tütmüyordu. Sadece rüzgarın o gökdelenlerin arasında çıkardığı, ıslığa
benzeyen o derin uğultu vardı.

Dünyanın sonu gelmişti. Ve biz, o sonun en güzel manzarasını, bu buz kulesinin
tepesinden izliyorduk. Gün batımı, sadece güneşin değil, insanlığın da batışının
resmiydi sanki. Ve o resim, hayatımda gördüğüm en muhteşem şeydi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi