Bölüm 41
Bölüm 41: Buzulların üstünde Gün batımı (5)
Eczaneden çıkıp Levent’in o karanlık, dondurucu sokaklarına geri döndüğümüzde,
sırt çantamdaki şurupların ağırlığı bana dünyanın en kıymetli yükü gibi
geliyordu. Osman’la birlikte, rüzgarsız ama bıçak gibi keskin soğukta
adımlarımızı hızlandırdık.
Tam cadde ayrımına gelmiştik ki, arka sokaktan o sesler yükseldi.
TA-TA-TA-TA-TA!
Makineli tüfek sesleri. Ve hemen ardından gelen, genç kadın ve erkeklerin can
havliyle attığı çığlıklar.
“Yalvarırım ateş etmeyin! Biz sağlıklııyız!“
“Osman, sön feneri! Siper al!“ diye fısıldadım.
Kendimizi hemen yolun kenarındaki yarı yarıya kara gömülmüş bir belediye
otobüsünün arkasına attık. Kafamı hafifçe camdan uzatıp sokağa baktım.
Dört genç... İki erkek, iki kız. Karların içinde debelenerek, birbirlerini
çekerek çılgın gibi koşuyorlardı. Arkalarından ise o beyaz kimyasal tulumlu
Temizlikçilerden iki tanesi, ellerinde fenerli silahlarla soğukkanlılıkla
ilerliyor, kaçanların arkasından ateş ediyordu.
“Abi...“ diye fısıldadı Osman, tüfeğini doğrultarak. “Askerler yine sivilleri
vuruyor. Kurtaracak mıyız?“
İçimdeki o “demir olma“ kuralı yine sınanıyordu. Normalde arkama bakmadan kaçmam
gerekirdi. Ama o Temizlikçiler sadece o gençleri değil, buralarda dolanan
herkesi yok etmek için buradaydı. Eğer onları şimdi indirmezsek, yarın bizim
sığınağın girişini bulabilirlerdi. Üstelik askerler sadece iki kişiydi.
“Osman,“ dedim. “Şu sağdaki arabanın arkasına geç. Ben soldayım. Onlar
yaklaştığında arkalarından çapraz ateşe alacağız. Hızlı olmalıyız, telsizle
anons yapmalarına fırsat vermeden indirmeliyiz.“
“Tamam abi,“ dedi Osman.
Gençler bizim olduğumuz otobüsün yanına kadar geldiler. Kızlardan biri karda
kayıp düştü, diğer erkek olanı onu kolundan tutup kaldırmaya çalışıyordu. Tam o
sırada onları gördüm.
“Bu tarafa! Otobüsün arkasına!“ diye fısıldadım fenerimi bir anlığına yakıp
söndürerek.
Bizi görünce çığlık atacak gibi oldular ama elindeki silahları ve maskelerimizi
görünce dost olduğumuzu anladılar. Can havliyle otobüsün arkasına, yanımıza
sığındılar. Dördü de zangır zangır titriyordu.
Temizlikçiler yaklaşıyordu. Silahlarının beyaz ışıkları karların üzerinde
geziniyordu.
“Şimdi!“ diye bağırdım.
Osman’la birlikte siperden fırladık.
BAM! BAM! TA-TA-TA!
Benim tabancam ve Osman’ın tüfeği aynı anda patladı. İki Temizlikçi de ne
olduğunu anlayamadan, karların üzerine yığıldı. Silahlarının fenerleri gökyüzünü
aydınlatacak şekilde yerde kaldı.
“Osman, silahlarını ve telsizlerini al, çabuk!“ dedim.
Osman hızla cesetlerin yanına koşup silahları ve telsizleri topladı. Ben de o
sırada gençlerin yanına döndüm.
“Maskelerinizi indirmeyin,“ dedim sertçe. “Kimsiniz lan siz? Ne işiniz var
burada?“
Erkek olanlardan biri, gözlüklerinin arkasından ağlayarak bana baktı. “B-Ben
Emre. Bunlar Berk, Sinem ve Aslı. Üniversiteden arkadaşız... İTÜ’den. Kampüsteki
sığınaktaydık ama o beyaz elbiseliler geldi. Herkesi kurşuna dizdiler. Biz
kaçmayı başardık.“
“Aslı’nın ayağı çok kötü,“ dedi Berk. “Kaçarken burktu, yürüyemiyor artık.“
Aslı karların üzerinde acıyla inliyordu. Durumu analiz ettim. Gençtiler,
korkmuşlardı ama sağlıklı görünüyorlardı. Virüs belirtisi yoktu.
“Tamam,“ dedim. “Bebek ilacı bulduk, sığınağa dönüyoruz. Siz de bizimle
geliyorsunuz. Ama orada kurallar var. Benim kurallarım. Kabul ediyor musunuz?“
“Kabul!“ dedi Emre anında. “Ne derseniz kabul! Yeter ki bizi o adamlara
bırakmayın.“
“Osman,“ dedim. “Berk’le birlikte Aslı’yı taşıyın. Girişe gidiyoruz. Acele edin,
telsizlerden anons geçmiş olabilirler.“
Yeni üyelerimizle birlikte metro istasyonunun girişine doğru koşmaya başladık.
Grup bir anda on bir kişiye çıkmıştı. Sığınağımız büyüyordu, evet. Ama daha çok
boğaz, daha çok risk demekti bu. Yine de o çocukları orada, o katillerin önüne
bırakamazdım. Biz kumsaldaki çakıl taşlarıydık ve şimdi o taşlar birbirine daha
da sıkı kenetleniyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.