Bölüm 40
Bölüm 40: Buzulların üstünde Gün batımı (4)
Plaza binasının kırık lobi kapısından dışarıya, o dondurucu karanlığa adım
attığımızda rüzgar kesilmişti. Ama bu iyiye işaret değildi. Rüzgarsız soğuk,
insanın iliklerine kadar işleyen, statik ve sinsi bir ölümdü.
Hava tahminen eksi kırk derece civarındaydı. Attığımız her adımda ayaklarımızın
altındaki kar beton gibi gıcırdıyordu.
“Abi...“ dedi Osman, sesindeki titremeyi maskenin arkasından bile
duyabiliyordum. “Yüzüm uyuştu bile lan. Yanaklarımı hissetmiyorum.“
“Çok konuşma,“ dedim, gözlüklerimin buğulanmasını engellemeye çalışarak. “Nefes
alıp verdikçe maskenin içi ıslanır. O ıslaklık donarsa nefes alamazsın. Sadece
yürü.“
“Eczane ne kadar uzakta?“ diye sordu, tüfeğini göğsüne bastırarak.
“Murat’ın dediğine göre plazanın arka sokağında. İki yüz metre falan. Şu
binaların arkasında kalıyor.“
Sokağın ortasında ilerliyorduk. Gökdelenler, karanlıkta gökyüzüne uzanan devasa,
sessiz devler gibi bizi izliyordu. Yolun kenarında, tamamen kara gömülmüş
arabalar buzul tümseklerini andırıyordu. Birkaç gün önce köprünün üzerinde
gördüğümüz o hayalet araçların benzerleri burada da vardı.
“Şu arabaya bak abi,“ dedi Osman, feneriyle bir jipi işaret ederek. “Camları
tamamen buz tutmuş. İçinde biri var mı acaba?“
“Gidip bakmak istemezsin Osman,“ dedim, kolundan çekerek. “Önüne odaklan. Bizim
işimiz ilaç.“
Köşeyi döndük. Levent Çarşı’nın o eski, hareketli sokakları şimdi sessiz birer
vadiye dönüşmüştü. Ve tabelayı gördüm.
“Umut Eczanesi.“
Tabelanın başındaki “U“ harfi düşmüştü. “MUT ECZANESİ“ yazıyordu sadece. Yalın
bir ironi gibi, ölen umudumuzun resmiydi sanki.
“Giriş tamamen karla kapanmış abi,“ dedi Osman, eczanenin önüne gelerek. “Camlar
kırık ama kar yığını kapıyı duvar gibi örmüş.“
“Şu üst kısımdan girebiliriz,“ dedim, cam çerçevesinin üstündeki dar boşluğu
göstererek. Kar yığını vitrinin yarısına kadar yükselmişti ama üstteki boşluk
açıktı. “Eğil. Önce ben giriyorum.“
Sırt çantamı çıkarıp Osman’a verdim. Kendimi o dar, buzlu boşluktan içeriye,
eczanenin karanlığına bıraktım. İçerisi dışarıdan daha da karanlıktı. Osman da
çantamızı ve tüfeğini uzatıp arkamdan içeri süzüldü.
Fenerlerimizi yaktık. Titrek sarı ışıklar eczanenin talan edilmiş raflarında
gezindi.
“Sıçtık,“ dedi Osman, etrafına bakarak. “Buraları tamamen boşaltmışlar abi. Tek
bir kutu bile kalmamış.“
“Sakin ol,“ dedim, rafların arkasındaki o bankoya doğru ilerleyerek. “Yağmacılar
genelde ön taraftaki ağrı kesicileri, hapları alıp kaçarlar. Şuruplar ağırdır,
taşınması zordur. Arka taraftaki depoya bakacağız. Çekmeceleri ara.“
Bankonun arkasındaki o ahşap ilaç dolaplarına yöneldik. Çekmecelerin çoğu
açıktı, ilaçlar yerlere saçılmıştı. Çoğu donmuş, kutuları patlamıştı.
“Abi! Şuraya bak!“ diye seslendi Osman. En alttaki kilitli metal çekmeceyi
zorluyordu. “Bu çekmece kapalı. Levye sende mi?“
“Bende.“
Levyeyi çekmecenin arasına sokup bütün gücümle kanırttım. ÇAAAT. Kilidin metali
kırıldı, çekmece gürültüyle açıldı.
Feneri içeri tuttuk.
“Pedifen...“ dedi Osman, kutulardan birini alarak. “Calpol... Şurup bunlar! Abi,
bulduk!“
“Tarihlerine bak,“ dedim aceleyle. “Donmuşlar mı?“
“Kutular sağlam. Şuruplar jel gibi olmuş soğuktan ama bozulmamışlardır
herhalde.“
“Hepsini çantaya koy,“ dedim. “Ne bulursan al. Vitaminleri de al.“
Tam o sırada, eczanenin kırık vitrininin hemen dışından bir ses geldi.
Hırrrrr...
O ağır, ıslıklı nefes alma sesi.
“Sön feneri!“ diye fısıldadım anında.
Fenerleri kapattık. Eczanenin içi zifiri karanlığa gömüldü. Sadece o kırık camın
üzerindeki kar boşluğundan sızan cılız sokak karanlığı vardı.
Yaratık tam dışarıdaydı. Bir Beyaz.
Karın üzerinde yürürken çıkardığı o hafif gıcırtı sesini duyabiliyordum.
Eczanenin kırık vitrinine yaklaştı. Kafasını o dar boşluktan içeriye doğru
uzattı. Burnunu çekti. Bizim kokumuzu arıyordu.
Osman’ın nefesini tuttuğunu, elindeki tüfeğin tetiğine parmağını bastığını
karanlıkta bile hissedebiliyordum. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, yaratık bu
sesi duyacak diye korkuyordum.
Beyaz, birkaç saniye boyunca o dar boşlukta bekledi. Kafasını sağa sola çevirdi.
Sonra, tünelin derinliklerinden gelen uzak bir çığlık sesiyle irkildi.
Arkasını döndü ve hızla uzaklaştı. Adım sesleri karda kayboldu.
“Gitti mi?“ diye fısıldadı Osman, nefesini bırakarak.
“Gitti,“ dedim, feneri tekrar yakarak. “Ama buralar tekin değil. Çantayı kapat.
Hemen sığınağa dönüyoruz.“
İlaçları çantaya doldurup geldiğimiz o dar boşluktan kendimizi tekrar dışarıya,
eksi kırk derecelik o karanlığa bıraktık. Lale bebeğin hayatı elimizdeydi. Ve
şimdi, o dondurucu karanlığın içinden sığınağımıza giden yolu bulmak
zorundaydık.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.