Bölüm 43
Bölüm 43: Buzulların üstünde Gün batımı (7)
Banka lobisindeki o dondurucu, sessiz bekleyişimiz tam yarım gün sürdü. On iki
saat boyunca kimse uyumadı, kimse nefes bile almaya cesaret edemedi. Dışarıdaki
o devasa doluların binanın beton çatısına çarparken çıkardığı o korkunç ses,
nihayet sabaha karşı dindi.
Fırtına durulmuştu. Tünel sessizliğine benzer o ağır, dondurucu sessizlik geri
döndü.
İlk hareketlenen mutant köpekler oldu. Köşeden kalktılar, o kalın kürklerini
silkeleyip dışarıya, karların içine doğru koşarak gözden kayboldular.
Ardından o iki Kızıl yavaşça doğruldu. Kolonun arkasından çıktılar.
Osman’la birlikte silahlarımızı anında onlara doğrulttuk. Kızıllardan iri olanı
durdu. O simsiyah, çukur gözlerini doğrudan benim üzerime dikti. Uzun uzun baktı
bize. Osman’ın elindeki tüfeği, benim elimdeki tabancayı, arkamızdaki o dört
genci tek tek süzdü.
O an, kafasının içindeki o ilkel hesap makinesinin çalıştığını görebiliyordum.
Onlar salak değildi. Güç dengesini hesaplıyordu. İki kişiyle, ellerinde ateş
püsküren metal borular olan altı kişiyi alt edemeyeceklerini biliyordu. Eğer
şansı olduğunu düşünseydi, yemin ederim bizi orada canlı canlı yerlerdi.
Kızıl lider boğazından hafif bir hırıltı çıkardı, arkasını döndü ve karların
içinde sessizce yürüyerek tünel girişine doğru gözden kayboldu.
“Gittiler...“ dedi Emre, derin bir nefes alarak. “Yemin ederim kalbim
duracaktı.“
“Hadi,“ dedim, tabancamı belime sokarak. “Fırtına dindi. Daha fazla oyalanırsak
Lale bebek ölecek. Yola koyuluyoruz.“
Berk ve Osman tekrar Aslı’nın kollarına girdi. Bankadan çıktık. Sokak harabeye
dönmüştü. Gökten düşen o basketbol topu büyüklüğündeki buzlar, arabaları
preslemiş gibi ezmişti. Karların üzerinde devasa çukurlar açılmıştı.
Hızlı adımlarla plazaya doğru yürümeye başladık. Yolun yarısına gelmiştik ki,
kafamı gökyüzüne kaldırdım.
Ufuk çizgisinde, gökdelenlerin arkasından yükselen devasa, simsiyah bir bulut
gördüm.
İçime kapkara bir endişe düştü.
“Hassiktir,“ dedim kendi kendime. “Yine mi fırtına başlıyor?“
“Abi,“ dedi Osman, o da kafasını kaldırmıştı. “O bulut çok hızlı hareket ediyor.
Ve... garip bir ses geliyor.“
Ses yaklaştıkça derinleşti. Ritmik, vızıldayan, milyonlarca yüksek gerilim
hattının aynı anda titremesine benzeyen o korkunç uğultu.
Vıııııııııızzzzzzzzz...
“O bulut değil,“ dedi Pelin... Hayır, Pelin sığınaktaydı, Sinem’di konuşan.
“Bulut bu kadar hızlı gelemez.“
Dürbünü cebimden çıkarıp gözüme dayadım. Bulut sandığım o siyah kütleye
odaklandım.
Ve iliklerime kadar donduğumu hissettim.
“Bu... bu bir bulut değil,“ dedim, sesim titreyerek.
“Ne peki abi?“ diye sordu Osman panikle.
“Böcekler...“ dedim, dürbünü gözümden indirerek. “Dev mutant çekirgeler.
Milyonlarcası bir arada göç ediyor.“
Her biri birer köpek büyüklüğündeydi. Sert, kitin kabukları, dondurucu havada
çılgınca vızıldayan buz tutmuş kanatları... Kutup rüzgarlarından ve açlıktan
kaçan, güneye doğru göç eden devasa bir böcek kolonisiydi bu. Karşılarına çıkan
her şeyi, her canlıyı yutarak ilerleyen o İncil’deki kıyamet alametleri
gibiydiler.
“Eğer o sürü bize çarparsa...“ dedi Berk, gökyüzündeki o devasa siyah kütleye
bakarak. “Buradan canlı çıkmamız mümkün değil. Bizi kemiklerimize kadar
sıyırırlar.“
“Koşun!“ diye bağırdım. “Geri dönüyoruz! O bankaya! Hemen!“
Gökyüzü kararıyordu. Çekirge sürüsünün çıkardığı o vızıltı sesi kulaklarımızı
sağır edecek kadar yaklaşmıştı. Doğanın yeni yırtıcıları tepemizdeydi. Ve
hayatta kalmak için saniyelerimiz vardı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.