Bölüm 44
Bölüm 44: Buzulların üstünde Gün batımı (8)
Bankanın o karanlık lobisine kendimizi tekrar dar boşluktan fırlattığımızda,
dışarıdaki o vızıltı sesi artık bir gök gürültüsüne dönüşmüştü.
VUUUUUUUUUUZZZZZZZZZZZ...
Saniyeler sonra, milyonlarca devasa mutant çekirge binanın üzerinden geçmeye
başladı. Bazıları hızlarını alamayıp bankanın beton kolonlarına, kırık cam
çerçevelerine çarpıyordu. ÇAT! KÜT! Her çarpışmada etrafa buz tutmuş kitin kabuk
parçaları saçılıyordu. Bazıları pencere pervazında can çekişiyor, o sarımsı,
yapışkan iç sıvıları soğukta anında donuyordu.
Zifiri karanlıktık. Kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. Neyse ki bu bir göç
dalgasıydı; karınlarını doyurmak için durmuyorlardı, sadece kutup rüzgarlarından
kaçıp güneye ulaşmaya çalışıyorlardı. Gökyüzünü tamamen kaplayan o simsiyah
böcek bulutu, güneş ışığını tamamen kesmişti.
İki saat. Tam iki saat boyunca o kabuk gıcırtılarını, kanat seslerini ve
gökyüzünü yırtan o uğultuyu dinledik.
Sonunda, o vızıltı yavaş yavaş azaldı, uzaklaştı ve tünel sessizliği geri döndü.
Feneri yaktım. “Bitti,“ dedim, maskemi gevşeterek. “Göç bitti. Gittiler.“
Dışarıya baktık. Karların üzerinde binlerce dev çekirge cesedi duruyordu,
dondurucu havada birer heykel gibi donup kalmışlardı.
“Saatler geçti,“ dedi Osman, titreyen eliyle saatine bakarak. “Neredeyse on altı
saattir dışarıdayız abi. Lale bebek...“
“Zamanımız bitti,“ dedim, sırt çantamdaki ilaçları kontrol ederek. “Ateşi çoktan
yükselmiştir. Bir an önce sığınağa varmamız gerekiyor.“
Aslı köşede sessizce ağlıyordu. “Benim yüzümden...“ dedi hıçkırarak. “Benim
yüzümden yavaşlıyorsunuz. Beni burada bırakın, gidin ne olur.“
“Kapa çeneni,“ dedim sertçe. “Biz arkamızda kimseyi bırakmayız. Hele ki o
kumsaldaki çakıl taşlarından birini asla.“
Aslı’nın önünde sırtımı döndüm, çömeldim. “Bin sırtıma.“
“Alphan...“ dedi Berk, şaşkınlıkla. “Zor olur, ağırdır.“
“Bin dedim!“ diye kükredim. “Berk, Osman, yardım edin kıza.“
Aslı’yı sırtıma aldım. Kollarını boynuma doladı. Hafifti ama üzerimdeki o kalın
kar kıyafetleri ve sırt çantamla birlikte her adımım beni daha da zorlayacaktı.
Yine de umurumda değildi.
Gruptakilerin gözlerinin içine baktım. Emre, Berk, Sinem, Osman... Hepsi
yorgunluktan bitmişti ama gözlerinde o hayatta kalma azmi vardı.
“Koşmamız gerekiyor,“ dedim, sesimdeki o sarsılmaz kararlılıkla. “Daha fazla
bekleyemeyiz. Lale’nin ilacı bekliyor. Bizim sıcaklığımız bekliyor. Hadi!“
Eczaneden dışarı fırladık.
Sırtımda Aslı’yla birlikte, Levent’in o karlar altındaki gökdelen vadisinde
koşmaya başladım. Aldığım her nefeste akciğerlerime kırık cam parçaları doluyor
gibi hissediyordum, soğuk hava boğazımı yırtıyordu ama durmadım. Adımlarım karda
gömülüyor, her seferinde kendimi daha da zorluyordum.
Osman yanımda koşuyordu, elindeki tüfeğiyle yolu kolluyordu. Berk ve Emre,
Sinem’i ortalarına almışlar, can havliyle bana yetişmeye çalışıyorlardı.
Plaza binasının o devasa gölgesi göründü sonunda. Kurtuluşumuz.
Kırık lobi kapısından kendimizi içeri attık. Asansör boşluğuna ulaştığımızda,
sığınağın o çelik kapısının hemen yukarısındaydık.
Buzulların üstündeki o muhteşem ama ölümcül gün batımı geride kalmıştı. Şimdi,
yer altındaki o sıcak yuvamıza, yeni ailemizle birlikte dönüyorduk. Sığınağımız
artık daha büyüktü. Ve bu yeni dünya, bizim genişleyen sınırlarımızla birlikte
yeniden şekillenecekti.
“Osman,“ dedim, nefes nefese merdivenlere yönelirken. “Kapıyı çal. Geldik de.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.