Bölüm 15
Birinci Aşama’nın ilk kısmını geçtikten sonra, yıktığım duvardan atladım ve kendimi uzun bir koridorun başlangıcında buldum.
Adrenalinim yavaşça azalırken ve bende kendime gelmeye başlarken, nerede olduğumu tam olarak anlamaya çalıştım.
Etrafı incelemeye başladım. Neyse ki, çok tuhaf bir şey yoktu. İlk bakışta bu koridor sadece bir… koridordu: aynı meşaleler etrafı aydınlatıyordu, aynı ekran sağımdaydı. Koridor neredeyse hiç şüphe uyandırmıyordu, tehlike hissi de yoktu…
Önümde sonsuz bir koridor olmasaydı böyle söyleyebilirdim. Sonunu bile göremiyordum. Mükemmel bir şekilde düzdü, ama aynı zamanda sağında ve solunda, tüm koridor boyunca ilerleyen bir su akıntısı vardı.
“Herhalde onlara düşülebilir,” diye düşündüm ve hipotezimi kontrol etmeye gittim.
Suyun ne kadar derin olduğunu kontrol etmek için suya yaklaştığım anda, arkamdan keskin ve çok tuhaf, tiz bir ses duyuldu.
— Bu da ne?! — diye mırıldandım, kulaklarımı tutarak arkama döndüm… Ama şaşırtıcı bir şekilde, orada…
Sadece demir bir bebek vardı. Bu bebek nereden çıktı ki? — diye düşündüm, temkinli bir şekilde yaklaşarak.
Bebek tuhaftı. Oldukça büyüktü ve kimono giymişti, ama yine de en tuhaf yanı yüzüydü… Yüzü, kulaktan kulağa sırıtan yaşlı bir nineye benziyordu… İlk aklıma Shizuka Nine geldi, ama o asla bu kadar ürkütücü bir şekilde sırıtmazdı.
Tam bunu düşünürken, demir bebeğin ağzında bir kağıt parçası gördüm. Merakım galip geldi ve kağıdı çıkardım.
Kağıtta şunlar yazıyordu… Galiba:
“Hehehehe! Selam yakışıklı… Ben demir bebek BUBA’yım! Birinci Aşama’nın ilk kısmındaki azmini ve gücünü gördüm, iyi iş çıkardın yakışıklı. Aferin! Hehehehe!”
Bu da ne böyle? Ne Buba Bebeği?.. Yoksa sınav görevlisi Kiyoma bu şekilde bana şaka mı yapmak istedi? — diye kendime sordum. Ama sonra kağıdın sonundaki oku fark ettim. Üzerinde ayrıca şunlar yazıyordu: “Arkana bak yakışıklı.”
Nedense “yakışıklı“ kelimesinden rahatsız olmuştum… Anlık tüylerim diken diken oluvermişti... Bu da ne demek oluyor?..
Ama yine de “yakışıklı” kelimesine dikkat etmemeye çalışarak kağıda odaklanmaya karar verdim… Yazıyı görünce kağıdı çevirdim ve arkasında da metin olduğunu fark ettim. Hemen okumaya karar verdim, aynı zamanda içinde ciddi bir şey vardır diye umud ederek:
“Yakışıklı, bak şimdi. Daha önce de söylediğim gibi, çabalarını gördüm ve düşündüm ki: Bu tatlı koridorun sonuna kadar beni taşımak sana zor gelmez, değil mi? Zor gelmez sana, değil mi yakışıklı? Büyükanne BUBA’ya yardım et yavrucuğum…”
Ne?.. — “Büyükanne, anlıyorum yaşlısın ve yürümekte zorluk çekiyorsun, ama demirden yapılmışsın ve kim bilir ne kadar ağırsın…” dedim, ninenin yüzüne bakarak. O hala aynı şekilde bana bakarak sırıtmaya devam ediyordu.
“Ah, şimdi büyükannenin kalbini kırdım…” diye düşündüm.
— Üzgünüm, Büyükanne, öyle demek istemedim, — diye özür diledim…
“Dur, bu sadece demir bir bebek… Neden ondan özür diliyorum ki?..” — diye birden ne yaptığımı fark ettim ve biraz kendimi sorguladım...
Ama sonra daha önce kapalı olan ekran aniden yanıverdi ve dikkatimi dağıttı. Muhtemelen bu kısmın kurallarının orada olduğunu anlayınca, metni okumak için ekrana yaklaştım:
“Tebrikler! Daha önce de belirtildiği gibi, Birinci Aşama’nın ilk kısmını 36 saniyede tamamlayarak onu başarıyla geçtiniz.“
“Vay be, sadece 36 saniyede,” diye sayaca baktım. Üzerinde “4:24“ yazıyordu. Bu memnuniyet vericiydi, belli belirsiz bir gülümsemeyle okumaya devam ettim:
“Şimdi Birinci Aşama’nın ikinci kısmını tamamlamanız gerekiyor. Göreviniz çok basit: Kalan sürede Buba adlı demir bebeği koridorun sonuna kadar taşımanız gerekiyor. Yetişirseniz geçtiniz, yetişemezseniz kaldınız. Hepsi bu kadar. Başarılar, Sınav Öğrencisi Numara 94.“
Ayrıca şunlar da yazıyordu: “Yasaklar aynıdır, cezaları da.”
Aklıma tek bir düşünce geldi: “Kahretsin, galiba başım belada.” — Acıyan sağ elime baktım. Üzerinde kan sızan küçük çatlaklar vardı. Görünüşe göre adrenalin kayboluyor…
Aynı anda duvarda “BAŞLA“ yazan kırmızı bir düğme belirdi.
Demek bu düğmeye bastığımda, bebeği alıp bu koridorun sonuna kadar taşımam mı gerekecek?.. Bu imkans… Bu zor olacak. — diye düşündüm, ama yine de kendimden emin bir şekilde düğmeye vurdum.
— Çünkü verdiğim tüm sözlerden sonra burada kaybedemem! — dedim, düğmeden gelen siren sesi eşliğinde.
Ve sayaç başladı. “4:23, 4:22“. Harekete geçmeliyim, geri dönüş yok!
Öncelikle acıyı ve kanamayı azaltmak için sağ elimi üniformamın bir parçasıyla bağladım.
Sağ kolum uyuşmuş olsa da, nedense kendime tamamen güveniyordum. Bu, sağduyuya aykırıydı, — ben tüm bunları düşünürken, bebeğin yanına çöktüm ve iki elimi de altına koydum. Bu şekilde sırtımdaki yük azalacak ve bebeği kaldırmak daha kolay olacaktı.
— Ughhh… Hadi bakalım! — dedim ve aniden bebeği kaldırmaya çalıştım.
Ama… Nafile. O… inanılmaz derecede ağırdı! “Bu da ne böyle!” diye mırıldandım… Ve ağırlığını hesaplamaya çalıştım.
Şimdi, antrenmanlarımda 200 kg’lık bir kayayı kaldırıyordum… Bu bebek onlara kıyasla bir titan gibi hissettiriyor. 300? Hayır, belki 400 kg… Peki ne yapmalıyım? Bu, ormanımızdaki iki kayayı kaldırmak gibi bir şey…
Sonunda, uzun uzun düşünüp bu işe tam 20 saniye kaybettikten sonra, onu sırtıma almaya karar verdim.
Üniformamı çıkardım ve bir şekilde bebeğin altına sokabildim. Ayrıca önceki odadan birkaç demir zincir aldım ve bebeğin üzerimde durmasını sağlamak için onları kullandım. Sonuç olarak, sırt çantası gibi bir şey elde etmeliydim.
Ve evet, kurallarda, ilk odadaki eşyaların aşamanın ikinci kısmındaki puanları etkilediğine dair hiçbir şey söylenmemişti, öyleyse neden kullanmayayım ki?
Her şeyi düşündükten ve son bir kez “eserime“ baktıktan sonra, ikinci denemeye başlamaya karar verdim.
Tekrar bebeğin önünde çömeldim, üniformayı belime bağladım, iki zinciri tuttum ve onları gövdemin etrafına doladım. Sonunda hazırdım, şimdi tüm vücudumu kullanarak.
— Pekala… İkinci deneme! — dedim, önce derin bir nefes aldım ve ardından keskin bir çığlıkla ayaklarımın üzerine kalktım.
— Evet, işe yaradı! — diye sevinçle bağırdım… Ama sonra şimdi öne doğru düştüğümü fark ettim.
— Kahretsin… — diye mırıldandım. Ama aniden bu hızı kullanma fikri aklıma geldi.
Keskin bir şekilde kendimi öne doğru attım ve sonuçta, düşmek yerine, ne mucize, ayaktaydım ve koridorda güvensizce, yamuk yumuk ama ilerliyordum. Elbette, şimdi ölüme ezileceğin hissi pek hoş değildi, ama dürüst olmak gerekirse, o anda, güven ve coşku dışında başka hiçbir şey hissetmiyordum.
En sonunda sayaçta “3:48“ dakikayı gösterdiğinde, Buba Büyükanne sırtımda, yolculuğuma başladım.
Yavaş ama emin adımlarla yürümeye devam ettim, ama etrafta sanki hiçbir şey değişmiyordu.
Buba’yı kaldırdığım ve koridorda yürümeye başladığımdan beri en az 40 saniye geçmişti. Ve dürüst olmak gerekirse, gözlerim kararmaya başladı ve tüm vücudum korkunç bir şekilde ağrımaya başladı.
Her adım, bir öncekinden daha zor geliyordu ve her adımla midem bulanmaya başlıyordu. Ve evet, bir an sonra etrafımdaki her şey dönmeye başladı.
— Kahretsin… Galiba şimdi bayılacağım… Belki durup dinlenmeliyim, — diye mırıldandım. Ama sonra tam yere oturacakken, aniden düşündüm: “Hayır! O zaman bir daha ayağa kalkamam.“
Aynı güvenle, ve ikinci kez ayağa kalkmanın bir seçenek olmadığı fikrine boyun eğerek, yürümeye devam ettim.
Sayaç tıkırdayıp duruyordu ve sesi giderek yükseliyordu, meşaleler gözümün önünde sönüyordu, her şey bulanıklaşıyordu ve bir an sonra bir çatlama sesi duydum.
Ve sonra gördüğüm son şey, yer ve üzerindeki sağ elimdi.
“Ama o bebeğe bağlıydı…” — diye düşünemedim bile, çünkü etraf karardı ve aniden rahatladım.
— Neler oluyor?.. Ben… — diye mırıldandım, gözlerimi açarak. Her yer siyahtı, hiçbir şey ayırt edilemiyordu.
— Burası da ne tür bir yer, az önce koridordaydım, — dedim ve etrafa bakmaya başladım.
Ve birden aklıma korkunç bir düşünce geldi: “Öldüm mü yoksa…”
— Hayır! Burada ölemem! — diye bağırdım ve yerden kalkmaya çalıştım. Ama her şey boşunaydı.
Birkaç kalkma denemesinden sonra nihayet oturdum ve yere baktım. “Demek sonu burasıymış…” diye mırıldandım.
Ama sonra birden, sanki biri suda yürüyor gibi, zar zor duyulan bir şapırtı sesi duydum. Önüme baktım. Ve orada…
Evet, orada insana benzeyen bir silüet vardı.
Ona bağırmaya çalıştım, ama nedense konuşamıyordum. Birden bana baktı.
Ve bir an sonra, zar zor görülebilen küçük kırmızı gözleri, aniden tam yüzümün önünde belirdi.
Korkarak geriye düştüm. Ama sonra önümdeki siyah silüet tam boy ayağa kalktı.
— İşte, sonunda seninle tanıştığıma sevindim, Kaybolmuş çocuk, — diye etrafımda alçak, ama tüylerimi ürperten korkunç bir ses duyuldu.
Etrafındaki karanlıkla birleşen silüet, aniden daha belirgin hale geldi. Kemikleri belirgin bir iskelet gibi zayıf ve uzundu. Ama doğrudan gözlerime bakan kırmızı gözleri beni dehşete düşürüyordu.
Birden onu hatırladım… Karanlık Kral…
— Hayır, ben o değilim, — diye mırıldandı silüet, tüm tahminlerimi keserek.
“Peki o zaman sen kimsin…” diye düşündüm ki, silüet “dur” dercesine avucunu bana gösterdi.
— Akira, daha ne kadar küçük dünyanda boğulmaya devam edeceksin? — dedi, aniden daha sessiz ama kendinden emin bir sesle.
Nedense onun sözleri, hareketleri, her şeyi üzerimde bir etki bırakıyordu, sanki benimle değil de ruhumla konuşuyormuş gibiydi.
Tereddütle düşündüm: “Ne demek istiyorsun?”
— Gerçekten anlamıyor musun? O günden beri hiç değişmedin, — dedi ve aniden arkamda, tam kulağımın yanında belirdi.
— Sen zayıfsın! Hala sadece hayal kuran, ama korkudan yerinden kımıldayamayan aynı çocuksun, — diye kulağıma fısıldayarak devam etti.
Birden ağabeyimin ve babamın o günkü anısını hatırladım…
— Ne saçmalıyorsun! Benim hakkımda ne biliyorsun ki! — diye aniden bağırdım. Ve yanımdaki yüzüne vurmaya çalıştım. Ama darbe içinden geçti, sanki o yokmuş gibi.
Birden etrafımda, tüm karanlıkta, onlar belirmeye başladı… Klanımdan akrabalarım. Yüzlerce cansız beden. Ve tam önümde, kan denizinde neredeyse tamamen boğulmuş babam yatıyordu.
Birden korktum ve titremeye başladım. Etrafımdaki her şey sanki bana yaklaşıyordu ve bağırmaya başladım. “Hayıııırrr!“
Ama birden biri saçlarımdan yakaladı ve yüzümü yukarı kaldırdı. Gözyaşları içinde onun yüzünü gördüm. Kotsuhiro Ağabey.
— Ee, şimdi hatırladın mı? O çaresizliği… — dedi. Ve aynı saniye yüzü o siyah ve anlaşılmaz hale geldi.
— Ben… ben. Kahretsin, ne istiyorsun benden! Sen kimsin! — diye bağırdım, tutuşundan kurtulmaya çalışarak.
— Ben senim, Akira. Ben, her şeyini kaybettiğin o gün doğan kişiyim, — dedi ve nihayet beni bıraktı.
— Ne?.. — diye mırıldandım.
— O gün sadece aileni kaybetmedin. İnancını, güvenini ve gerçek kendini de kaybettin, — dedi, sesi giderek alçalıyordu.
— Ama böyle devam edersen, istediğimiz şeye asla ulaşamayız… — dedi ve birden etraftaki bedenler tanıdık başka silüetlere dönüştü.
Şimdi orada ölmüş akrabalarım değil, arkadaşlarım dahil, yaşayan ve bana değerli olan başka insanlar vardı.
— Hayato, Ren… — diye mırıldandım ki, silüet dikkatimi dağıttı.
— Eğer geçmişi düşünmeye devam eder ve kendini reddetmeye devam edersen, güçlenemezsin, — dedi.
— Kendi güçlerini engelliyorsun, Akira, — diye devam etti. Ama sonra etrafımdaki her şey gibi yavaş yavaş kaybolmaya başladı.
— Eğer işler böyle giderse, hayallerimize ulaşamayız ve dahası, bize değerli olan hiç kimseyi koruyamayız, — diye yeniden ve aynı sessizlikle söyledi.
Sözleri kalbimi delip geçmeye devam etti ve birden eli göğsüme uzandı ve avucundan kırmızı bir ışık gördüm.
— İşte, sonunda beni kabul ettin. Şimdilik bununla yetinelim. Sakın kaybetme, Akira. Daha yükseği hedefle ve kendini ve verdiğin sözü unutma, — dedi ve tüm o karanlık dünya gibi aniden kayboldu.
Nihayet, gözlerimi açtığımda, önümde zemin belirdi. Galiba uyandım.
Etrafıma baktım ve her yerde sirenlerin çaldığını, ayrıca tanıdık meşale ışığına benzemeyen kırmızı ışıkların belirdiğini fark ettim.
Ve tuhaf bir şekilde, kendimi iyi hissediyordum. Nihayet yerimden kalkmaya çalıştım ki, şunu duydum:
“Sınav öğrencisi Numara 94, yerden 10 saniye içinde kalkmazsanız, aşamada başarısız olursunuz.“
Bu anonsu duyunca, olabildiğince hızlı bir şekilde kalkmaya çalıştım ve şaşırtıcı bir şekilde, bir an sonra ayaklarımın üzerindeydim. Kalkmak için kullandığım kollarıma şaşkınlıkla baktım: hepsi damarlarla kaplıydı ve mavi bir renkteydi. Nihayet sağ kolumun kırık olduğunu fark ettim.
Ama acı… yoktu… Hiçbir his yoktu, sadece sükûnet, — diye düşündüm, sağ elimi işaret parmağımla dürterek.
— Hey, şişmiş aptal! Peki, aşamaya devam edebilecek misin, yoksa seni diskalifiye edelim mi? — diye tanıdık bir ses bağırdı, bu sınav görevlisi Kiyoma’ydı.
— Evet, edebilirim… — dedim ki, ağzımdan kan geldi. Ve kan öksürmeye başladım.
“Kahretsin, bana ne oluyor. Yoksa bu, o siyah silüetin suçu mu,” diye düşündüm, onu hatırlayarak.
— Emin… misin? — dedi sınav görevlisi Kiyoma. Bir de “Iyy” dediğini duydum.
Kendimden emin bir şekilde başımı salladım. Çünkü artık geri dönüş yolu yoktu.
Bunu düşünerek bir adım öne attım. Acı hissetmesem de, vücudumun bazı kısımlarının kırık olduğunu biliyordum.
Daha önce hiç böyle bir şey hissetmemiştim. Bu nasıl bir duyuguydu? Bu, aşamanın ilk kısmındaki aynı adrenalin mi? Hayır… Kesinlikle hayır, bu… Bu farklı bir şey, anlaşılmaz bir şeydi, — diye düşündüm ki, keskin bir anons beni gerçekliğe geri döndürdü:
“Sayacın bitmesine bir dakika kaldı.“
Bu anonsun ardından, ne yaptığımı anlamadan, ileriye baktım. Ve evet! Şansıma, üzerinde “FİNİŞ!“ yazan devasa kapıları gördüm!
“Evet! Başardım, baba, dede, arkadaşlar!” diye düşündüm ki, neredeyse yere düşüyordum.
Aniden fark ettim: “Küçük bir konsantrasyon kaybında bile korkunç bir acı hissetmeye başlıyordum. Bu, aşamayı geçmek sonuçlarımı etkileyebilirdi.”
Tüm gücümle finiş’e ulaşmaya çalıştım. Ama aynı zamanda, her adımla daha da çok acıdığını fark ettim.
Aşağıdan tuhaf sesler duyuyordum, ama vücuduma bakmaktan korkuyordum, bu yüzden sadece “FİNİŞ!“ yazısına baktım.
Ve aklımda tek bir düşünce vardı: “Finişe ulaş!“
Nihayet, finiş’e bir metreden az kaldığında ve tam “tamamdır” diye düşündüğümde, aniden dizlerimin üzerine düştüm.
Ve o anda yanlışlıkla kendime baktım ve şunu gördüm…
Vücudumun her yeri kan içindeydi ve sağ kolum ile sol bacağım kırıktı. Ve birden bunun farkına varmamla birlikte, bir kez daha midem bulanmaya başladı.
Zincirlere tutundum ve kırık kolumla tüm gücümle Buba Bebeği’ni üzerimden fırlattım. Ve bir çığlıkla, finiş kapılarını kırarak, bebekle birlikte kapıdan içeri uçtum.
Ve bir an sonra, kendi kanıma bulanmış bir şekilde yerde yatıyordum. Ama en önemlisi, kapıların altındaki kırmızı çizginin diğer tarafındaydım.
“Başardım!” — diye düşündüm ve bir gülümsemeyle, “Çabuk olun, ölüyor!” çığlıkları arasında, yattığım yerde bilincimi kaybettim…
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.