Bölüm...
Action, Adventure, Comedy, Dark Fantasy, Fantasy, Magic, Monster, Novel, Shounen

Bölüm 18

Hız ve Seçim
Yazar: KERIM_KAKOSHI Grup: Bağımsız Okuma süresi: 17 dk Kelime: 4.247

Beni ve “İLERİ“ yazısından geçen daha 102 katılımcının hepsini, birinci aşamanın başındaki odanın tıpatıp aynısı karşılamıştı. Her şey, en küçük ayrıntısına kadar aynıydı. Ancak iki fark vardı. Birincisi, sayımız artık çok daha azdı...

Ayrıca burada sınav görevlisi Kiyoma’nın manadan yapılmış o devasa kırmızı yüzü de yoktu, ki bu sevindiriciydi. Bunu düşünürken Hayato ve Ginto’nun sohbetine kulak misafiri oldum.

— Ginto! Sıralamayı gördün mü? Bizim Akira, 500 kiloluk kuklayı kaldırarak tam 870 puan toplamış! — diye haykırdı Hayato, yerinde duramıyordu.

— 500... 500 mü! Lanet olsun, bunu nasıl başardı?! — diye bağırdı Ginto, ardından — Çok havalı... — diye sezsizce mırıldandı.

Birden ikisi de bana doğru baktı. Görünüşe göre bela savaş alanında değil... savaştan sonra patlak verecekti. Bir an sonra yanıma koştular.

— Kardeşim, konuşmamızı duydun değil mi... Söylesene sen nasıl 500 kg kaldırabildin? Ve sakın bana sebebinin dedemle yaptığımız antrenmanlar olduğunu söyleme, — dedi Hayato bana şüpheyle dolu gözlerle bakarak.
Ginto da yanında durmuş, Hayato’yu desteklercesine başını sallıyordu. “Hm Hm“.

Görünen o ki bu onları gerçekten endişelendiriyordu. Ama yaptıklarımı ben bile tam anlamıyorken onlara bunu nasıl anlatabilirdim ki?..

— İnanın ki... Ben de tam olarak nasıl olduğunu anlamadım... Önce var gücümle kuklayı sürükledim, ama sonra bitiş çizgisine yakın bir yerde neredeyse bayılacaktım... Ama sonra ayıldığımda ise içim akıl almaz bir güçle doluydu... — dedim, ne yaptığımı hatırlamaya çalışarak. O anı hatırlamaya çalıştıkça her şey daha çok sise batıyor gibiydi.

Aniden yanımıza Tsukuya, Renta ve Kurosawa geldi. Gerçi Kurosawa zaten yanımızdaymış gibi bir hissiyat veriyordu...

— Neyin dedikodusunu kaynatıyorsunuz, Birinci Aşama’nın galipleri? — dedi Renta, ellerini Hayato ve Ginto’nun omuzlarına koyarak.

— Akira’nın nasıl 500 kg kaldırıp bitişe taşıdığını anlamaya çalışıyoruz, — dedi Hayato düşünür bir yüz ifadesi yaparak. Ginto aynı şekilde onu tastiklemeye devam ediyordu. “Hm Hm“...

— Bunun sadece kaba kuvvet olduğunu sanmıyorum... Vücut yapına bakılırsa Akira-san, en fazla 350 kg kaldırabilirdin, — dedi Tsukuya düşünceli bir şekilde. Derin bir düşünce sürecine girmiş gibiydi; doğrudan gözlerimin içine bakıyor, başka hiçbir şeye dikkat etmiyordu.

Ama ardından Tsukuya bir anda irkiliverdi ve kızardı.

— Ay! Akira-san, affet! Sana kaba davranmak istemedim. Lütfen affet, — diye atıldı Tsukuya.

Böyle bir şeyi asla beklemiyordum.

— Endişelenmene gerek yok Tsukuya. Gerçekleri söylüyorsun. Beni daha çok şaşırtan, kaldırdığım maksimum ağırlığı doğru tahmin etmen oldu. Bu etkileyici, — diyerek Tsukuya’ya biraz moral vermeye çalıştım.

Ve bu işe yaramıştı.

— Sadece laboratuvarda hem biyolojiyi hem de insanların ve büyücülerin kapasitelerini incelemiştik. Tabii o derslerde kötüydüm ama yine de birkaç önemli noktayı aklımda tutmuşum, — dedi Tsukuya gülümseyerek.

— Demek ki Akira’nın zaferinden sadece fiziksel veriler etkili olmadı. O zaman tek bir seçenek kalıyor: o da büyü, — dedi Renta.

Bir anda hepimiz ona odaklandık.

— Ve eğer bu aşamada dış büyü kullanmak, yani Hokutsu yasaksa; demek ki Akira, sen tam olarak Sokutsu kullandın, — diye devam etti Renta.

Renta bunu söyleyince aniden Rikuto ile yaptığımız konuşmayı hatırladım.

— Ama bekleyin... — dedi Hayato aniden. Yüzü ciddileşmişti.

— Ne oldu Hayato? — diye sordu Renta.

— Ama arkadaşlar, bizim klanımızda bu zamana kadar henüz kimse Sokutsu kullanamıyordu, — dedi Hayato düşünceli bir şekilde.

Haklıydı, tamamen haklıydı... Birden bir sessizlik oldu. Ancak birkaç saniye sonra bu sessizlik bozuldu.

— Her şeyin bir ilki vardır... — diye konuşmaya başlamıştı ki Ginto Renta elini onun ağzına koyarak onu susturdu.

— Ama bekleyin beyler, büyü sadece genetikle geçmez; farklı teknikler kendi kendine de öğrenilebilir, — dedi Renta elini Ginto’nun ağzını kapatıcak şekilde tutmaya devam ederek. 

— Rikuto bana buna benzer bir şey söylemişti. Sokutsu’nun, evdeki sürekli fiziksel antrenmanlarım yüzünden uyanmış olabileceğini belirtmişti, — dedim.

— İşte gördünüz mü? Ama ne yazık ki Rikuto’nun sözlerini tam olarak teyit edemeyiz, çünkü aramızda daha önce hiç Sokutsu kullanan yoktu. Aramızda ilksin, Akira... — dedi Renta sırtımı sıvazlayarak.

— Kim bu Rikuto?.. — diye sordu Hayato.

— Kazeno Rikuto. Neredeyse tüm büyü stillerini inceleyen ve kendi klanının büyü tekniğini yeniden canlandırmak isteyen bir çocuk. Eğer o, Akira’nın Sokutsu’yu antrenmanlarla kazanmış olabileceğini söylüyorsa, bu büyük ihtimalle doğrudur. Rikuto eski bir tanıdığımdır ve büyü konusunda genellikle haklı çıkar, — dedi Renta.

— Vay canına, anlattığına göre çocuk dahi gibi bişey, — dedi Hayato.

— Amma çok tanıdığın varmış Renta, — dedi Ginto.

— Merak etme, seni de onlarla tanıştırırım, — diye gülümsedi Renta.

Aniden arkadaşlarımla olan diyaloğumuz keskin bir sesle bölündü. Kapılarda numaralar belirmeye başladı ve ekranlardan birinde benim numaram göründü.

— Kardeşim, sanki kurban olarak seçilmişsin gibi bir his var içimde, — diye güldü Hayato, numaramı yine ekranda görünce.

— Ama bu seferki geçen seferden farklı. Geçen sefer ilk grup sayesinde birinci aşamanın ilk kısmında ne yapmamız gerektiğini görebilmiştik. Ama görünüşe göre bu sefer bize hiçbir şey göstermeyecekler, — dedi Tsukuya, Hayato ile o patlamalı girişten sonra üzerini düzeltmeye devam ederken.

— Ne olursa olsun fark etmez. Önemli olan elinden gelenin en iyisini yapman, Akira, — diyerek destekledi beni Renta.

— Kesinlikle! — dedi Ginto, bir yerden bulduğu çöreği yerken.

Kurosawa ise baş parmağını göstererek başını sallayarak herkesi onayladı. Bu destek bana yetti ve üzerinde numaramın olduğu kapıdan içeri girdim.

Geçen seferki gibi, içeri girer girmez kapı arkamdan gürültüyle kapandı ve kilitlendi. Sonuç olarak kendimi yine küçücük bir odada bulmuştum. Oda basitti ama bir “numarası“ vardı: Önümde duran, kolu olmayan demir bir kapı.

Tam onu açmaya yeltenecekken önümde bir ekran belirdi:

“İkinci Aşama’ya hoş geldin, bu bir Hız aşamasıdır. Gerçekten bilgi almadan mı geçmeye çalışacaksın???“

Tüm ekranı kaplayan kısa bir yazı... Ama daha önemlisi, bu bir hız aşamasıydı. Görünüşe göre en çok sorunu bu aşamada yaşayacaktım. Ama erkenden pes etmemem gerektiğini de biliyordum... “Belki de bu aşama vuruş hızıyla ilgilidir...“ diye kendimi çaresizce teselli etmeye çalıştım.

Ekranda “Bilgi“ düğmesine basmadan önce biraz zıplayıp ısındım. Kendimi harika hissediyordum; ne acı ne de yorgunluk vardı. Sanırım bu, Ogawa kardeşlerin iyileştirici büyüsünün etkisiydi. Teste hazır olduğumu hissettiğimde başlamaya karar verdim ve düğmeye bastım.

Ekranda tek bir yazı belirdi: “KOŞ!“

— Koş mu?.. — daha tepki verememiştim ki...

Ben yazıyı okur okumaz oda kırmızı bir ışıkla kaplandı, her yerde sirenler çalmaya başladı ve aşamada nelerin yasak olduğuna dair kurallar belirdi. Ama siren sesinden onları tam duyamadım çünkü yavaş ama emin adımlarla açılmaya başlayan kapı beni daha çok endişelendiriyordu.
Kapının üzerinde bir sayaç belirdi. Geçen aşamadaki gibi beş dakikadan geriye saymaya başladı. Görünüşe göre bu benim yeni zamanlayıcımdı.

Siren sesleri eşliğinde kapı tamamen açıldığında korkunç bir manzara gördüm... Baltalar, bıçaklar ve dikenlerle dolu engelli, loş bir koridor... Aklımdan geçen tek şey şuydu: “Bittim ben...“

Ama burada beklemek de bir seçenek değildi.

— Pekala... İleri! — diyerek karanlık koridora doğru koştum.
İlk engelleri kolayca geçtim: Baltalar, sütunlar, kılıçlar... Mümkün olduğunca az zaman harcamaya çalışarak hepsinin yanından süzüldüm. Ancak ilerledikçe engeller artıyordu ve her yer karanlık olduğu için hepsini seçmek imkansız bir hale gelmişti.

Her şeyden son saniyede sıyrılmayı başarıyordum ama yine de ufak kesikler alıyordum. Yavaşlamak katiyen yasaktı; bu kesikler, ulaştığım hızın sadece küçük bir bedeliydi.

Sonuç olarak koridorda yaklaşık iki dakika boyunca koştum ve her yerim küçük ama sızlayan kesiklerle doldu. Daha tuhaf olanı ise etrafta hiçbir şeyin değişmemesiydi; engeller çıkmaya devam ediyordu ve ben sadece hızlı tempomu koruyordum.

“Acaba tüm aşama bundan mı ibaret?“ diye düşünmedim dersem yalan olur...

Tam bunu düşündüğüm anda zamanlayıcı “3:25“e geldi. Ve tam o anda arkamda sanki bir şey yıkılmış gibi yüksek bir gürültü duydum. Geriye baktığımda alacakaranlıkta gördüğüm şey... doğrudan bana doğru yuvarlanan devasa bir kayaydı.

— Demek bu yüzden burada böyle bir eğim başlıyormuş, — dedim ve zaten hızlı olan tempomu daha da artırdım.

Deli gibi koşuyordum, etrafımda neler olup bittiğinin farkında değildim ama kaya gittikçe yaklaşıyordu ve birkaç saniye içinde tam arkamdaydı. Böyle giderse sonumun geleceğini anladım ve beklenmedik ama kararlı bir şey yapmaya karar verdim.

O devasa kayayı parçalayacaktım.

Karar vermiştim vermesine ama önce mükemmel bir duruş almam gerekiyordu. Ancak o zaman kayayı kırabilecek ideal darbeyi vurabilirdim. Bunu düşünerek hızla ve tam olarak nerede durabileceğimi araştırmaya başladım. Ama duracak yer yoktu: her yerde dikenler, kılıçlar ve... baltalar vardı!

Gözlerimle ideal yeri ararken aklıma çılgınca bir fikir daha geldi. “Umarım önümdeki bu balta ağırlığımı taşıyabilir.“ Bu düşüncelerle duvardan aniden çıkan baltanın üzerine zıpladım. Bıçağını duvarda görünür görünmez fark etmiştim ve sonuçta baltayı bir basamak gibi kullanarak daha da yükseğe sıçradım.

Artık ideal pozisyondaydım ve çoktan baltayı parçalayıp bana neredeyse ulaşmış olan kayaya artık gereken mesafedeydim. Planım mükemmel işlemişti. Şimdi tek yapmam gereken havada dönmek ve yere düşmeden önce kayaya var gücümle vurmaktı. Hazır olduğumda yumruğumu savurdum ve kayaya tüm gücümle vurdum.

Parçalar üzerime uçmaya başladı, gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda sonuç beni şok etti: Kayaya küçük çatlaklar dışında hiçbir şey olmamıştı.

Elime baktım ama daha inceleyemeden yere çakıldım. Düşer düşmez hemen ayağa fırladım, tam o sırada üzerime gelen bir başka baltadan kurtuldum ama o balta hemen arkamdan kaya tarafından parçalandı.

— Ama neden... Neden kaya parçalanmadı? — diye panik içinde mırıldandım.

Bunu düşünürken ıslık sesine benzer keskin bir gürültü duydum ve ne olduğunu anlayamadan tavandan aniden devasa bir çekiç indi.

“İşte şimdi bittim...“ düşüncesi hızla kafamdan geçti...

— Lanet olsun! Burada kaybetmeyeceğim! — diye bağırdım.

Çekicin savuruşu o kadar hızlıydı ki onu zar zor görebildim ama bağırışımdan sonra son anda çekicin altından kaymayı başardım. Çekiç tam yüzümün önünden geçti. O an sanki zaman durmuş gibi hissettim. Korku ve panik beni öyle ele geçirmişti, sadece kalbimin delice hızlı atışını duyabiliyordum.

Ve bir an sonra çekicin altından sıyrılıp geçtim. Başarmıştım. 

Ama birden vücudumu bir ürperti kapladı ve çekicin altından kaydıktan sonra ayağa kalkamadım. Eğimin etkisiyle yerde kaymaya devam ediyordum ve bu benim ölüm fermanımdı. Hafifleyen rahatlama hissi yerine yeni bir sorun ile karşı karşıya kalmıştım.

Ayağa kalkacak vaktim yoktu, kaya beni ezip geçecekti ama Aniden arkamdan gelen sağır edici ses ve yanımdan geçen parçalar bana tek bir şeyi söylüyordu: Kaya parçalanmıştı.

Toz dumanının içinden yerlerde kayarak çıktım. Yaşıyordum!

— Evet! Başardım! — diye bağırdım. O an kendimi büyü olimpiyatlarının şampiyonu gibi hissettim.

Ancak sevincim uzun sürmedi, çünkü bir saniye sonra korkunç bir şeyi daha fark ettim... düşmeye başlamıştım...

Çekiçten sonra yolun bittiği ve bir uçurumun olduğu ortaya çıktı, ve ben doğrudan onun içine düştüm. Ayaklarımın artık yere değmediğini anladığımda bunu fark ettim. Gördüğüm son şey, daha sonra amansızca karanlıkta kaybolan tavandı.

Hızla yüzüstü döndüm; orası da karanlıktı ama şimdi gevşeme zamanı değildi. Yaşadıklarımdan sonra böylece kaybedemezdim.

“Toparla kendini Akira!“ diye düşündüm.

Ne yapmalıydım? Eğer duvara tutunmaya çalışırsam parmaklarım buna kesinlikle dayanamazdı. O zaman ne yapmalıydım? Belki kıyafetlerimden paraşüt... Lanet olsun, hayır. Peki ya düşüşün sonu çok yakınsa? O zaman kesinlikle yere çakılırım. Zihnimden onlarca böyle düşünce geçiyordu.

Sonunda yapabileceğim tek şeyi yapmaya karar verdim: Düşüşün darbesini göğüslemek.

Havada ayaklarım aşağıda kalacak şekilde pozisyon aldım. Böylece kafam daha az darbe alacaktı. Yine de hareket etmeye devam edebilmek için son anda tüm vücudumu kullanmam gerekecekti.

— Sakin ol, öz kontrol, — derin bir nefes aldım ve birden sık sık antrenman yaptığım şelaleyi hatırladım.

— Akira... Sözlerimi unutma. Başına ne gelirse gelsin, bir an çıkış yolu olmadığını hissettiğinde bunu hatırla: Her zaman bir çıkış yolu vardır. Sadece o an sen onu akıl edemiyorsundur. Bu yüzden her zaman sakin ol, duygularının seni ele geçirmesine izin verme... — Dedemin şelale altındaki antrenman sırasında söylediği sözler kulaklarımda çınlıyordu.

Ve sakinleştim.

Hızım gitgide artıyordu ama sanki etrafımdaki her şey donmuştu. Kafamdaki şelale sesi eşliğinde tek bir düşünce vardı: En az hasarı alacak şekilde inmek. O anda bacaklarımda bir güç dalgalanması hissettim. Şaşırmaya vaktim kalmadan, bir saniye sonra devasa bir gürültü ve toz bulutuyla... yere çakıldım.

Yerde yatarken tavana baktım ve birden gülmemi tutamadım.

— Yaşıyorum! — Şu an önemli olan tek şey buydu.
“Dedemin sözlerinin üzerimde bu kadar etkili olacağını hiç düşünmezdim... Demek Beyaz Pençe ha?“ diye gülümsedim dedemi hatırlayarak.

— Teşekkür ederim dede, — dedim ve sonra yere oturdum. Ne yaptığımı anlamaya çalışarak, birkaç saniye öylece oturmaya devam ettim.

Sakinleşip adrenalin seviyem düştüğünde ayağa kalktım. Kulaklarım hala çınlıyordu ve bacaklarım uyuşmuş gibiydi. Yine de kısmen iyi durumdaydım... Bu benim için inanılmaz bir başarıydı.

Sonra mana-dronu şeklinde peşimde uçan zamanlayıcıyı gördüm. Üzerinde “2:35“ yazıyordu. Zamanlayıcıyı görünce, durdurulmuş olsa bile risk almamaya karar verdim ve tek yol olan ileriye doğru yürüdüm. Bacaklarım sanki patlayacakmış gibi damarlarla kaplanmıştı.

“Yürümek biraz zordu... Ama o yükseklikten düştükten sonra tek bir kemiğimin bile kırılmadığını emin bir şekilde söyleyebilirdim... Bu çok tuhaftı. Belki de bu yine Sokutsuydu?“ diye düşündüm çocuklarla olan konuşmamızı, Rikuto ve Haruya’yı hatırlayarak.

Bunları düşünürken nihayet, bu loş yerin sonunda küçük bir kapıyla karşılaştım. Açmak için yaklaştım ama açmadan önce üzerinde şu yazıyı gördüm: “Aşamanın ikinci kısmına geçiş“.

— Demek bu aşama da iki kısımdan oluşuyor, — diye mırıldandım.

İçeri girmeden önce bacaklarımı kontrol etmeye karar verdim. Yavaş yavaş normale dönüyorlardı, damarlar ve şişlikler kaybolmaya başlamıştı. Tam incelememi bitiremeden kapı aniden üzerime doğru açıldı ve refleks olarak yerimden sıçrayıp biraz geri çekildim.

— Nihayet gelebildin. Biz de aşamayı geçemediğini düşünmeye başlamıştık, — kapı eşiğinde aniden Sorato belirdi. O yarı kırmızı yarı mavi saçlarını asla başkasıyla karıştıramazdım.

— Sen ne... — sözümü bitiremeden Sorato sözümü kesti.

— İçeri gir, yoksa aşamaya başlayamayız, — deyip arkasına bakmadan içeri girdi.

“Aşamaya başlayamayız mı?..“ diye kendi kendime sorarak içeri girdim. Girmemle meşale ışıkları gözümü aldı. Karanlık koridorlardan sonra bu beklenen bir şeydi.

Işığa alıştığımda beklenmedik bir şey gördüm... Bu küçük yer, gördüğüm diğer odaların aksine taşlardan yapılmıştı. Daha doğrusu bir mağaranın içindeymişiz gibiydi.

Burada yine meşaleler ve ekranlar vardı. Mağarada göze çarpan tek şey ön taraftaki duvardı: Demir bir malzemeden yapılmıştı ve tam altında, yerde, Magrace’lerdeki başlangıç çizgisine benzeyen bir çizgi vardı. Ama bunlar önemli değildi. Önemli olan burada benden başka üç katılımcının daha olmasıydı...

Önümde arkası dönük duran beyaz saçlı bir çocuk vardı, onu ilk kez görüyordum... Sağda Sorato ısınıyordu, arkasında ise yeşil saçlı bir çocuk daha duruyordu. Dur bir dakika, sanırım o Rikuto’ydu. Gidip ona selam vermek istedim ama sonra solumda bir silüet daha fark ettim. Görünüşe göre burada dört kişi değildik...

Solumda, odanın köşesinde Kohana oturuyordu; etrafı küçümseyerek ve sessizce süzüyordu. Özellikle önümdeki o beyaz saçlı çocuğa korkuyla bakıyor gibiydi.

Ben de ona tekrar bakmaya karar verdim; Kohana’yı bu kadar huzursuz eden şey ne olabilirdi ki? Bu sefer sınav katılımcı üniformasını inceledim, sonra sırtındaki ismine baktım.

— Hinoakari... Kaito... — okumayı bitiremeden... korkunç bir şeyi fark ettim...

— Hinoakari... Dur bir dakika, bu soyadı... Olamaz... — diye mırıldandım. Bu imparatorumuzun soyadıydı... Bunun tek bir anlamı vardı; Magzeta “Genç Büyücüler“de hakkında okuduğum ikinci prensti bu...

Demek arkadan böyle görünüyordu. Sadece ona bakarak bile üzerimdeki baskısını hissedebiliyordum. Aniden ondan bir ses duyuldu: “Tsk“...

“Cıkladı mı o!?“ diye şaşırdım.

— Sizin gibi zayıflar yüzünden değerli vaktim boşa harcandı, — dedi Prens aniden sessizce, bana dönmeden. Sesi o kadar kısık ama o kadar tehditkardı ki yerimden kıpırdayamadım.

Birden yanıma Sorato geldi.

— Beklentilerinizi karşılayamadığımız için bizi affedin majesteleri. Ne de olsa herkes sizin kadar mükemmel değil, — dedi Sorato. Sözleri nazik ve dikkatli olsa da ses tonundan belli bir alay seziliyordu.

O anda odayı bir anlık sessizlik kapladı. Sanki hepimiz Prens’in tepkisini bekliyorduk.

Birden prens bana ve Sorato’ya baktı. Gözü doğrudan üzerimdeydi; hayır, sanki ruhumun derinliklerine bakıyordu. Aniden vücudum ürperdi ve bedenim beni dinlemeyi tamamen bıraktı. Hava dahil her şey sanki ağırlaşmıştı. İçgüdülerim bağırıyordu: “O tehlikeli!“ Bunu fark etmeme rağmen yerimden kıpırdayamıyordum; Sorato ile ben daha da ezilmeye başlamıştık. Ağır nefes alışımı duyabiliyordum.

Birden Gairo’yu hatırladım... Prens’ten de aynı aura yayılıyordu... Hayır, belki de daha korkuncu...

— Bu... Öldürme arzusu... O gerçekten başka bir seviyede... — dedi Sorato, o da zorlukla konuşmaya başlayarak.

— Bu ses tonuyla benimle konuşmaya nasıl cüret edersin, böcek? — aniden Prens’in sesi duyuldu ve bu sözlerden sonra bizi daha da sert bir ağırlık bastırdı. Her şeyin neden bu hale geldiğini anlayamıyordum.

Bir an sonra burnumdan kan geldiğini fark ettim. Bu baskıyı aşmak imkansızdı. Bizi ezmeye devam ediyordu.

— Kaito-sama, lütfen durun. Bu spor dışı davranış size yakışmıyor. Babanız bunu görse ne derdi? — Ekrandan tanıdık bir ses duyuldu. Bu yılki sınavın sorumlusu Kaptan Junpei idi.

Bu sözlerden sonra üzerimizdeki baskı aniden kalktı. Beklenmedik bir şekilde öksürmeye başladım ama sonra nihayet özgürce nefes alabildim.

— Tsk... Haklısınız Kaptan Junpei. Küstahlığım için özür dilerim, — dedi Prens ve sonra bize bakmadan odanın diğer tarafına geçti.

— Bu da neydi böyle?.. — diye mırıldandım kendime gelmeye çalışarak. Birden üzerimde bir el hissettim.

— İyi misin Akira? — diye sordu Rikuto, bana bir mendil uzatarak. Onun yüzü de benim ve Sorato’nunki gibi buz kesilmiş ve ter içindeydi, korktuğu belliydi. Görünüşe göre o da bu etkiden nasibini almıştı.

— Evet, iyiyim... Ya sen, bir yerin incindi mi? — diye sordum yere oturarak.

— Hayır, ben siz ikinizden biraz daha uzaktaydım, bu yüzden asıl etki size vurdu, — dedi Rikuto, aynı zamanda elini sırtıma koyarak. Birden eli yeşil bir ışıkla parladı.

— Gerek yok, mana’nı boş yere harcama, — dedim. — Daha önemlisi Rikuto, az önceki o baskının ne olduğunu biliyor musun? — diye sordum.

— Bu bir Kokutsu tekniği. Adı Mana-Aura, — dedi Rikuto ve yanıma oturdu.

Kokutsu... Üç büyü türünden biri... Sanırım vücuttaki mana akışını yönetmeyi sağlayan türdü — diğer iki büyü türünün kökü...

— Ama bununla nasıl böyle bir baskı yaratabildi? — diye sordum, Prens’in ne yaptığını anlamaya çalışarak.

Rikuto biraz düşündü.

— Dürüst olmak gerekirse bu teknik hakkında ben de pek bir şey bilmiyorum. Amcamın anlattığına göre bu teknik, büyücünün manasını kullanarak etrafındaki atmosferi güçlendirmesini sağlıyor. Ayrıca bu teknik doğrudan mana miktarına bağlı; büyücünün mana miktarı, etrafındaki baskının ne kadar güçlü olacağını belirliyor, — dedi Rikuto, yerdeki bir taşı örnek göstererek.

— Yani Mana-Aura tekniğinin bir büyücünün gücünü gösterebileceğini mi söylüyorsun? — diye sordum.

— Muhtemelen öyle. Ama yine de biz seninle bu tekniğin tüm ayrıntılarını bilmiyoruz, bu yüzden kesin bir şey söyleyemeyiz, — dedi Rikuto. Söyledikleri kulağa oldukça adil ve mantıklı geliyordu.

Renta’nın dediği gibi, Rikuto bu karmaşık sistem hakkında çok şey bilen bir büyü dahisine benziyordu.

Yerimden kalkıp tedavisi için Rikuto’ya teşekkür ettiğimde, tüm odada bir anons yankılandı. Ama bu sefer Kaptan Junpei’nin sesi değil, sınav görevlimiz Kiyoma’nın o sinir bozucu sesiydi.

— Sevgili katılımcılarım, beşinizin de nihayet ikinci aşamanın ikinci kısmına ulaşabildiğini görmekten mutluluk duyuyorum. Hepiniz toplandığınıza göre, başlayabiliriz. Lütfen demir duvarın önündeki çizgide sıraya geçin, — dedi sınav görevlisi Kiyoma. Şaşırtıcı bir şekilde son derece resmi davranıyordu, burada bir bit yeniği vardı...

Yine de bir an sonra hepimiz yerdeki çizginin önünde sıraya dizildik. Önümüzde o devasa demir duvar vardı. Sonra karşımızda bir ekran belirdi. Şaşırtıcı bir şekilde yeşil renkte yanıyordu.

“İkinci aşamanın ikinci kısmına hoş geldiniz. Yarış! Bu aşamada beşli grubunuzdaki rakiplerinizi geride bırakmalı ve en yüksek puanı almalısınız!“

“Hadi bakalım,“ diye düşündüm, aynı zamanda rakiplerime bakarak. Hepsinin benden çok daha hızlı olduğunu hayal etmek çokta zor değildi...

Ve birden, ben düşüncelere dalmışken önümüzdeki duvar gıcırtıya benzer keskin bir ses çıkardı ve yavaşça yükselmeye başladı.

— Vay, teknolojiye bak... — diye söze başladı Sorato, ama sonra gülümsemesi aniden asıldı. — Ama kahretsin, ne kadar yavaş, — diye ekledi.

Zamanlayıcıya baktım; hala “2:35“te duruyordu. Duvar hala yavaşça açılıyordu. Bir şey yapmam gerekiyordu. Bu çocukları nasıl geçebilirdim? Düşün, düşün.

Ve birden aklıma harika bir fikir geldi. Bu kesinlikle işe yarayacaktı! Bu güvenle planımı uygulamaya hazırlandım.

Pekala, şova başlıyoruz!..

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi