Bölüm...
Action, Adventure, Comedy, Dark Fantasy, Fantasy, Magic, Monster, Novel, Shounen

Bölüm 19

«Yarış»
Yazar: KERIM_KAKOSHI Grup: Bağımsız Okuma süresi: 15 dk Kelime: 3.718

İkinci Aşamanın Birinci Kısmını geçtikten sonra, İkinci Kısmın başlayacağı odaya vardım. Ve orada beni hiç beklemediğim rakipler karşılamıştı; hatta aralarında ülkemizin ikinci prensi olan, Hinoakari Kaito’nun bizzat kendisi de vardı.

«Tam da bu kadar erken karşılaşmak istemeyeceğim türden bir rakip...» diye iç çektim, alnımda biriken ter damlasıyla.

Artık kesin bir dille zor durumda olduğumu söyleyebilirdim. Rakiplerim hız konusunda benden yüzde yüz daha üstündü... Bu hızla onları geçmem imkansızdı. Bunu fark ettiğimde aklıma başka bir fikir geldi. Kulağa çılgınca geliyordu ama burada bunu yapabilecek ve rakiplerini alt edebilecek tek kişi bendim.

Her şeyi tarttıktan sonra önümdeki demir duvara baktım.

«Bu savaş alanını kendi lehime çevirme vakti geldi,» diye geçirdim içimden.

Bu demir duvar, birinci aşamada parçaladığım duvardan çok daha inceydi. Burada başlangıç için bir zamanlayıcı da yoktu; hepimiz en azından bu duvarın altından geçebilecek kadar açılmasını beklemek zorundaydık. Eğer beklersem, kesinlikle sonuncu olacaktım. Bu yüzden benim için en ideal seçenek bu duvarı yıkmaktı. Planım buydu.
Bir kez daha ölçüp biçtim ve kararımı verdim. Harekete geçme vaktiydi.

Önce Rikuto’nun yanına gidip fısıldadım: «Geride kalma.» Bunu söyler söylemez darbe için pozisyon aldım.

Rikuto biraz şaşırdı ama soru sormadı, sadece başıyla onayladı. Bu kadarı yeterliydi. Odak noktam duvardı; kural basitti: Parçala ve koş.

Bu düşüncelerle yumruğumu sıktım ve tüm gücümle onu savurdum. Yumruğumu tam duvara indirdim.

Kulakları sağır eden bir gürültüyle duvarın bir kısmı çöktü, her yeri toz bulutu kapladı. Ama bu beni durduramazdı; zaman kaybetmeden açılan delikten atlayıp koşmaya başladım. Gördüğüm son şey, Kohana ve Sorato’nun şaşkınlık içindeki yüzleriydi.
Şimdi birinci bendim!

Beklenmedik bir hamleyle rakiplerimle aramdaki farkı az da olsa kapatmıştım. Tam bunu düşündüğüm sırada, başımın üzerinden keskin bir şey vınlayarak geçti; arkadan gelen bir itiş beni bu darbeden kurtardı.

— Akira, bu gerçekten havalı ve beklenmedik bir hamleydi ama duygularına kapılıp etrafını kollamayı unutma! Her yer tuzak ve engellerle dolu! — diye bağırdı aniden yanımda biten Rikuto.

Görünüşe göre o da benimle birlikte geçmeyi başarmıştı.

— Haklısın! Ama daha da hızlanmamız lazım! — Bu sözlerle tempomu artırdım. Rikuto da benden geri kalmıyordu. Gitgide hızlanırken mana-drone’larındaki sayaçlar bizi yakaladı: «5:09» ve «6:07».

Konuşurken bir yandan da yolumuzdaki tuzaklardan ve engellerden kaçmaya devam ediyorduk, sayıları gittikçe artıyordu. Koştuğumuz yer, geçtiğim koridordan biraz daha aydınlıktı. Burası bir koridordan ziyade bir mağarayı andırıyordu. Aydınlatma meşalelerle değil, parlayan kristallerle sağlanıyordu; bu da mağaraya ayrı bir atmosfer katıyordu ama şu an atmosferi düşünecek halde değildim...

Başlangıç için her şey harikaydı, Rikuto ile birinci sıradaydık. Sorato ve Kohana ancak arkamızdan bakabiliyorlardı. Ama en aptal rakip bile onların da benim açtığım delikten geçebileceğini anlardı.

— Akira! Sorato ve Kohana harekete geçti, deli gibi koşuyorlar! — Rikuto’nun sesi aniden yolun ortasındaki bir sütunun arkasından duyuldu.

Hızlarını ve mesafeyi ölçmek için arkama baktım. Koşuş tempolarından belliydi; yaklaşık beş ya da on saniye içinde bize yetişeceklerdi. «Bir şey düşünmem lazım,» dedim içimden.

Ama beni asıl endişelendiren şey ise Kohana ve Sorato’nun aksine Prens’in henüz koşmaya başlamamış olmasıydı. Görünüşe bakılırsa hala başlangıç çizgisinde duruyordu, bu çok tuhaftı. Belki de açtığım deliği kullanmak istememişti?..

Her ne kadar tuhaf olsa da, şu an en önemli olan şey Kohana ve Sorato’yu bir şekilde yavaşlatmaktı. Tam bunu düşünürken, aniden önümde beliren bir çekici, kaçmaya vaktim olmadığı için parçalamak zorunda kaldım. Her şey o kadar hızlı oldu ki, ancak blok koymaya vaktim yetmişti.
Ve o an bir aydınlanma yaşadım.

— Rikuto, ileri koş! Benim tempoma ayak uydurmaya çalışma! — diye bağırdım. Rikuto’nun beni geride bırakmamak için bilerek yavaşladığı her halinden belliydi.

— Ama... Ya sen ne olacaksın Akira?! — diye bağırdı Rikuto, ama yukarıdan inen dikenler yüzünden sözünü bitiremedi.

— Beni merak etme, bir fikrim var! — diye karşılık verdim ve fikrimi uygulamaya koydum.

Yol üzerindeki birkaç kılıç ve dikeni parçalayıp arkaya doğru fırlattım. Bu sayede arkadaki engeller de yıkılarak tam bir kaos oluşturdu. Yol kapanmış ve geçilmesi eskisinden daha zor hale gelmişti. Bunu yapmaya devam etmeye karar verdim; böylece onları yavaşlatabilecektim.

Evet, belki bu yöntem aşağılıkça ve sinsiceydi ama tek şansım buydu. «Burada oyun oynamıyoruz, burada hayatımız söz konusu.» Kendi içimde vicdanımı rahatlatmaya çalışsam da, yaptığım şey içten içe hoşuma gitmiyordu.

— Tamam! Kendini sakatlama Akira! Seni finişte bekleyeceğim! — diye bağırdı Rikuto ve hızını artırdı.

Onun bir anda hızlanışını görünce, onlardan ne kadar yavaş olduğumu bir kez daha anladım. Bu düşünceye kapıldığımda kendi yanaklarıma tokat attım.

— Toparlan Akira!

Rikuto artık menzil dışına çıktığına göre, daha fazla gürültü koparabilirdim. Yaklaşık yirmi saniye boyunca böyle devam ettim, her şeyi parçalayıp arkaya fırlatıyordum. Yine de eylemlerimden şüphe duymaya başlamıştım ki, tam dikkatim dağıldığı sırada arkadan hızla yaklaşan bir ses duydum.

Geriye baktığımda, fırlattığım engellerden sıyrılan ve onları parçalayan Sorato’yu gördüm.

— Seni gidi sinsi tilki! — aniden Sorato’nun küstah ve tehditkar sesi duyuldu. Yüzündeki damarlar şişmişti ve vahşi bir hayvan gibi bana yaklaşmaya devam ediyordu.

Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan silüeti yanımda belirdi.

— Ee, numaraların bitti mi? — diye sordu Sorato. Bir anlığına duvarda koşarak.

«Nasıl yani...» Şaşkınlığımı üzerimden atamadan araya bir sütun girdi ve onu bir saniyeliğine gözden kaybettim. Bu bir saniye, beni yakalaması için ona yetmişti. Sütunu geçer geçmez Sorato’nun aniden üzerime atıldığını ve dizini savurduğunu gördüm.

O kadar hızlıydı ki, hareketini görmeme rağmen kaçamadım. Yine de son anda tekmesini havada yakalamayı başardım. Ancak o, bu durumu lehine kullandı; havada jimnastikçi gibi bir takla atarak diğer bacağıyla suratıma bir tekme indirdi.

Darbe tam gözüme gelmişti, bu da gözlerimi kapatmama ve yavaşlamama neden oldu.

— Nasıl, beğendin mi «Spinning Back Kick»imi! Ha, seni numaracı! — diye bağırdı. Sesi bana boğuk geliyordu... Ama benimle dalga geçtiği aşikardı.

Gözüm dehşet verici şekilde ağrımaya başlamıştı, bu beklenmedik bir darbeydi. Yine de pes etmedim ve bir an sonra Sorato’nun bacağını daha sıkı kavradım.

O anda, sanki dışarıdan geliyormuş gibi derin bir ses duydum: «Hadi, tüm gücünle vur ona! Bizim öfkemizi tatsın!»

— Şimdi sıra bende... — Bunu diyerek Sorato’yu yere çarpmaya hazırlandım ama son anda vazgeçip onu yan yollardan birine fırlattım. Yine de tüm gücümle fırlatamamıştım, buna elim varmamıştı.

Bir anlığına kendimi kaybetmiş gibiydim...

— Neydi o ses... Ben... Öfkemi kontrol edemedim... Bu öfkeydi, değil mi?.. — anlık gelen dehşetle kendi kendime sordum bu soruyu. 

Kontrolümü geri kazandığımda, farkında olmadan yavaşladığımı anladım.

Sorato havada şaşkınlıkla bir şeyler bağırdı ama artık onu duymuyordum.

— Ben ne yapıyorum böyle... — diye mırıldandım, tempom yavaş yavaş yerine geliyordu.

— Siz erkekler, hepiniz aynı derecede iğrençsiniz, — aniden bir kadın sesi duyuldu. Kesinlikle onun sesiydi...

Daha etrafıma bakamadan Kohana hızla yanımdan geçti ve seri hamlelerle gözden aynı şekilde kayboldu. Bir şey yapmaya vaktim bile olmamıştı.

Yeni engelleri aşarken aniden aklıma bir şey geldi; etabın başından beri Prensi hiçbir yerde görmemiştim. Bu beni endişelendirmeye başlamıştı, çünkü bu zamana kadar duvarın tamamen açılmış olması gerekiyordu. Mağara devasaydı, belki de yanımdan geçtiğini görememiştim ama yine de... Daha bunu düşünemeden arkamdan yine bir ses geldi.

— Yoksa Prens mi?! — Aklıma gelen ilk kişi oydu. Emin olmak için arkamı döndüğümde, bu kadar erken görmeyi hiç beklemediğim birini gördüm.

Sorato yine arkamdan koşuyordu...

Alnını tutuyor ve bir şeyler mırıldanıyordu. Yaklaştığında sesi daha net gelmeye başladı. Ya bana öyle geliyordu ya da Sorato’da kesinlikle bir şeyler değişmişti.

— Kahretsin... Akira, üzerine geldiğim için üzgünüm... Tek çarenin bu olduğunu anlıyorum. Yine de duvarı yıkmak harika bir fikirdi, — dedi Sorato aniden sakin bir sesle.

«Ona ne oldu böyle?.. Az önce olanları hatırlamıyor mu?» diye geçirdim içimden.

— Sana ne ol... — Sorumu bitiremeden, sırtımdan aşağı tuhaf bir soğukluk indi. Sanki ani bir rüzgar çarpmış gibi tüylerim diken diken oldu ve bir anda benimle Sorato’nun arasında bir şey belirdi.

Biri aniden ikimizin de yüzünden kavradı.

— Beyaz eldivenler mi?.. — Sadece bunu söyleyebildim, donup kalmıştım.

— Pislikler... Sizin için ellerimi kirletmeye bile değmez, — aniden kısık ve dehşet verici bir ses duyuldu. Beni tutan avuç içi, sanki yüzümü koparacakmış gibi daha da sıkıldı. Sonra korkunç bir şeyi fark ettim, bu sesi daha önce duymuştum...

Bizi Sorato ile birlikte geriye savurdu. Avuç beni bıraktığında tahminlerim doğrulandı: Karşımıza, yüzümüze bile bakmayan Prens iniş yapmıştı.

— Zayıflar hayatta kalmak için numaralara başvurur, her yolu denerler; iğrenç, zavallı yaratıklar, — bunu dedikten sonra sadece bir adım attı ve bir an sonra sanki yok oldu. Bizi sorularımızla ve korkumuzla baş başa bırakarak.

O kaybolduktan sonra üzerimize yine bir rüzgar esti, bu beni daha da ürpertti.

— Az önce ne oldu öyle?... Hayır... Daha önemlisi, beni mi kastetti? — diye şok içinde mırıldandım.

Ama sonra tamamen yalnız kaldığımı fark ettim. Sorato çoktan ileri fırlamıştı. Görünüşe bakılırsa Prens’in soğuk konuşması onu pek etkilememişti. Yalnız kaldığımda nihayet acı gerçeği anladım: Herkesin gerisinde kalmıştım...

Tüm planlarım bu dahilerin hızı karşısında hiç kalmıştı. Kahretsin...

Bir süre daha koşmaya devam ettim ve birkaç dakika sonra finiş çizgisi önümde belirdi. Sonunda etabı tamamlamıştım.

«Bu etap için o kadar çaba harcadım... ama sonunda ise beş kişi arasında sonuncu oldum,» diye düşündüm, dinlenme odasına girerken kronometreme bakarak. 
Ekranda şu yazıyordu: «9:20».

— Neredeyse başarısızlık... — diye mırıldanırken Rikuto’nun sesi beni düşüncelerimden çekip çıkardı.

— Başardın Akira! Bir an korktum be, — dedi koluma hafifçe vurarak.

— Evet, bir şekilde oldu... — dedim hafifçe gülümseyerek.
Aniden Rikuto’nun yüz ifadesi değişti, sanki bir şeye şaşırmış gibiydi.

— Akira, gözüne ne oldu? — diye sordu sertçe.

Doğru ya... Bir an için gözümü tamamen unutmuştum. Dokunduğumda gözümün şiştiğini ve dehşet verici şekilde ağrıdığını fark ettim.

— Sorato ile olan sürtüşmenin sonucu. Ama acı o kadar da kötü değil, — diye cevap verdim sakince.

Rikuto tekrar gözüme baktı ve bir şeyler düşünmeye başladı.

— Benimle gel, — dedi aniden ve sağdaki koridora doğru yöneldi. Onu takip ettim.

Koridorun sonunda bizi küçük bir oda karşıladı. Tavanında, hayret verici şekilde, sanki gökyüzünde uçuyormuş gibi duran devasa bir cam kristal vardı. Şaşkınlıkla ona bakmaya devam ettim.

— Bu odaya gir ve şu kristalin altındaki panele biraz mana aktar, — dedi Rikuto parmağıyla işaret ederek. Sanki kendisi oraya girmek istemiyor gibiydi.

Fazla soru sormamaya karar verdim ve başımla onaylayıp panele doğru ilerledim. Avucumu üzerine koyup manamı oraya yönlendirdiğimde, üzerimdeki kristal aniden yeşil bir ışıkla yanıverdi ve mekanik bir ses beni irkiltti.

Ardından kristalden yeşil bir mana akışı çıkmaya başladı ve doğrudan gözüme yöneldi. Mana bana ulaştığında müthiş bir rahatlama hissettim. Görünüşe göre bu bir tür iyileştirme kristaliydi...

— Rikuto, bu ne? İyileştirici kristal gibi bir şey mi? — diye sordum, mana akışı beni sarmaya devam ederken.

— Aynen öyle. Bildiğim kadarıyla son zamanlarda bu tür kristallerin kullanımı çok popülerleşti, — diye cevap verdi. Ama bunu söylerken gözlerini mana akışından ayıramıyordu. Muhtemelen o da benim gibi bu teknolojiyi ilk kez canlı görüyordu.

— Kuantayo hızla gelişmeye devam ediyor... — dedim fısıltıyla, kristalin sağladığı rahatlamanın tadını çıkararak.

— Katılıyorum, — dedi Rikuto gülümseyerek.

Oturup mana akışını izlerken, bu iyileşme bana beklenmedik bir şeyi hatırlattı. Bu mana akışı, sanki yaralı bir bölgeyi okşayan yumuşak bir el gibiydi... Bir anda çocukluğumdan kesitler zihnime üşüştü.

Annem hala hayattayken... 

Tam bunu düşünüyordum ki...

— Akira, iyi misin? — Rikuto’nun sesi duyuldu. Bana endişeyle bakıyordu.

Yanağıma dokunduğumda bir gözyaşı olduğunu fark ettim.

— Evet, her şey yolunda. Muhtemelen gözüm mikrop kaptı ve kristal onu iyileştirirken yaş geldi, — dedim gülümseyerek. Umarım buna inanmıştır.

Şaşırtıcı bir şekilde Rikuto üstelemedi, sadece yanıma oturdu ve tedavimin bitmesini bekledi.

Tedavim bittikten sonra merkezdeki izleme salonuna geri döndük.

«Duygularımı kontrol etmeliyim,» diye düşündüm.
Salonda onlarca koltuk vardı ve her biri duvardaki devasa ekrana dönüktü. Ancak bizim beşliden sadece Sorato ve Kohana oradaydı. Prens ortalıkta gözükmüyordu...

Merkezdeki koltuklarda Sorato resmen yayılmıştı. Yüzünü göremesem de, ekrandaki sıralamaya bakıp yüksek puanını hayal ederek sırıttığını tahmin edebiliyordum. Onun aksine Kohana, köşede yani Sorato’dan mümkün olduğunca uzağa oturmuştu. Ondan ne kadar tiksindiğini tahmin etmek çokta zor değildi...

— Hadi Akira, şuraya oturalım. Yakında ikinci grup etaba başlayacak, bizim puanlarımızı şimdi açıklamaları lazım, — dedi Rikuto sağdaki koltukları göstererek.

Kabul ettim ve oturduk. İkinci etabın gerçekten ne kadar zor olduğunu bir kez daha anladım... Tam o sırada salonda bir anons yankılandı.

«Sayın ilk beş katılımcı, ikinci etabı tamamladığınız için sizi tebrik ederiz! Lütfen izleme salonundaki yerlerinizi alın ve puanlarınızı görmeye hazırlanın.»

— Sonunda be! — diye bağırdı Sorato yattığı yerden kalkıp alkışlamaya başlayarak.

Ardından önümüzdeki ekran aydınlandı: «Sıralama! Genel Veri: Beş katılımcının tamamı Hız etabını geçti.» Yazı kayboldu ve ekranda «Top-1!» belirdi. Sınav görevlisi Kiyoma’nın sesi yankılandı.

— Bu etabın BİRİNCİSİ, tüm etabı tam 5:00 dakikada bitirerek mutlak hızı gösterdi! Bu genç, mümkün olan en yüksek puanı alıyor: 1000 puan! Ve bu gencin adı Hinoakari Kaito! — Trampet sesleriyle Prensin adı tüm salonda duyuldu.

— Bu beklenilen bir sonuç... Uzmanların öngörüleri doğru çıktı, — dedi Rikuto.

O bizi o hızla geçtikten sonra birinci olacağını anlamıştım, ama bu yine de büyüleyiciydi.

— Yine de bizim yaşımızdaki biri için 4 kilometreyi 5 dakikada koşmak... Bu bir genç büyücü rekoru sayılır, — dedi Rikuto düşünceli bir tavırla.

— Evet... — diye mırıldandım. Ama sonra Rikuto’nun dediği şey aklımda bir şok etkisi yarattı.

— Dur ne?! 4 kilometre mi? Bu bilgi de nereden? — diye fısıldadım şaşkınlıkla.

— Çıkışta yazıyordu. Finiş çizgisinden sonra duvardaki verileri okudum, iki kısmın toplam uzunluğu oradaydı. — diyerek sakince cevap verdi Rikuto.

— Ama dur Rikuto, 4 kilometreyi 10 dakikada koşmak fiziksel olarak mümkün olabilir mi? Bu... — diye mırıldandım.

— Evet Akira, ne demek istediğini anlıyorum. Ama bu etabın zorluğunun mantıklı bir açıklaması var, — dedi Rikuto sakince ve ardından parmağıyla göğsüme dokundu.

— Kalbimiz sadece kanı değil, manayı da dolaştırır. Araştırmacılarımızın kanıtladığı gibi, mana vücudumuzda kan gibi çalışır.

— Evet, bana bunu anlatmıştın, — dedim. — «Mana, büyücünün kanıdır.» Dedem de hep böyle derdi.

— Doğru. Bu etabı geçmek için manamızı, yani kanımızı kontrol etmemiz gerekiyordu. Bunun için de Kokutsu’ya sahibiz. Bu, tüm büyülerin köküdür. — dedi Rikuto bana Kokutsu’nun önemini tekrar hatırlatarak.

— Yani Kokutsu ile sadece manayı değil, hızımızı da mı kontrol ediyoruz? — diye sordum.

— Kesinlikle. Kan akışını kontrol ederek maksimum hızımızı koruyabiliyoruz. Ama sadece koruyabiliyoruz. Kokutsu ancak vücudumuzun izin verdiği kadarını sağlar. Tempomuzu sınırların ötesine sadece senin gibi Sokutsu sahibi olanlar taşıyabilir. — diye devam etti.

— Yani bu etapta hem Kokutsu hem Sokutsu mu test edildi? — diye sesli düşündüm.

— Bence Sokutsu sahibi olanlar ek puan alacak. Senin kesinlikle alacağını düşünüyorum, — dedi Rikuto.

— Öyle mi düşünüyorsun?.. — diye umutlandım.

— Hey siz ikiniz! Sessiz olun! — Sorato’nun bağırışı konuşmamızı böldü. — Sizin yüzünüzden kendi puanımı kaçıracağım!

O sırada sınav görevlisi Kiyoma’nın sesi tekrar duyuldu.

— Prensin ardından ikinci sırada, etabı 6 dakika 10 saniyede bitiren yarışmacımız var! Tam 900 puan! Sorato Akao!

— İşte bu! Evet! 900 puan! — Sorato aniden koltuğundan fırladı.

Ama sevinci kısa sürmüştü, yerine oturup burnunun ucundan bir şeyler mırıldandı. Muhtemelen ikinci olması onu hırslandırmıştı.

— Ve şimdi, üçüncü sırada beşlimizin tek hanımefendisi var! 7 dakika 35 saniyede bitirerek Sorato’nun biraz gerisinde kaldı! Ve 760 puan kazandı! Mizukawa Kohana suikastçı klanının potansiyelini bir kez daha kanıtladı! — diye bağırdı sınav görevlisi Kiyoma.

— Biraz geride mi? Onu görmedim bile... — diye mırıldandı Sorato. Ama Kohana’nın yüzündeki gururlu gülümseme her şeyi anlatıyordu.

«Geriye biz ikimiz kaldık.» Rikuto ile birbirimize garip bir bakış attık.

— Ve dördüncü sıradaki yarışmacı: Başından beri temposunu en iyi koruyan ve çevreye en iyi uyum sağlayan yarışmacımız oldu, etabı 7 dakika 45 saniyede geçti! 750 puan! Kazeno Rikuto tıpkı bir rüzgar gibiydi! — diye Sınav görevlisi Kiyoma’nın anonsu devam etti.

— Fena değil! Adapte olduğum için ek puan verdiler sanırım, — dedi Rikuto omzuma vurarak.

— Tebrik ederim, — diye gülümsedim. İçtenlikle mutluydum, beşinci olacağımı bilsem de sıralama artık beni pek germiyordu.

— Ve beşinci sıra. Bir güç ustası olarak hız onun zayıf yönü sayılsa da, fenomenal bir performans sergiledi! Zekasını kullanarak sınav görevlilerini şaşırttı! Kararlı kararları ve hızı beklentilerimizin ötesindeydi! Etabı 9 dakika 20 saniyede bitirmesine rağmen, toplam puanı 560’tan 710’a yükseldi! Harika bir kafa çalışması ve hem Kokutsu hemde Sokutsu kullanımı ile Kirei Akira!

Rikuto yerinden zıpladı: — Biliyordum! Taktiklerin işe yaradı Akira!

O an ne olduğunu tam anlamadan gülümsedim. Aniden ayağa kalkıp sağ elimi havaya kaldırdım.

— Evet! Başardım! — diye bağırdığımı, ancak ayağa kalktığımda fark ettim.

Tüm çabalarımın karşılık bulması beni her şeyden daha çok mutlu etmişti. Prensin sözleri uçup gitmişti. Ekrandaki son liste ise şuydu:

«Top-1- Hinoakari Kaito - 1000 puan - 5:00 dakika

Top-2- Sorato Akao - 900 puan - 6:10 dakika

Top-3- Mizukawa Kohana - 760 puan - 7:35 dakika

Top-4- Kazeno Rikuto - 750 puan - 7:45 dakika

Top-5- Kirei Akira - 710 puan - 9:20 dakika»

— Bu ne saçma bir mantık? Korkakça taktikler kullanan biri nasıl ek puan alabiliyor? — diye bağırdı Sorato beni işaret ederek.

— Bunun bir strateji olduğunu anlamayacak kadar aptal mısın? O elindeki tüm imkanları kullandı! Sınav görevlilerinin görmek istediğide bu! — diye karşılık verdi Rikuto.

— Sen ne biliyorsun!?.. — Sorato tam başlayacaktı ki, kapı devasa bir gürültüyle açıldı.

Ve içeri gri saçlı bir çocuk girdi. Uzun kahkülleri yüzünden yüzü görünmüyordu. İkinci gruptan olmalıydı... O anda diğer ekranlar yandı ve ikinci grubun hala yarışta olduğunu gördük. Yani bu çocuk şimdiden mi gelmişti?

Çocuk ekrandaki sıralamaya baktı. Biz de onunla birlikte ekrana döndük. Odadaki gerilim hat safhadaydı.

Acaba kaçıncı sıraya yerleşecekti?!

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi