“Batı cephesindeki durumun kötüye gidişini nihayet dizginledik.“ Hizmet Dairesi’nin başındaki Tuğgeneral von Zettour, Genelkurmay Başkanlığı’nın 1 numaralı toplantı salonunda, uzun zamandır ilk kez herkese rahat bir nefes aldıran o raporu sunuyordu. Batı harekât alanındaki o vahim tablo bir nebze olsun düzelmişti.
“Peki ya işler o kadar da iyi gitmezse? İç ağımızın işlevselliğini artırana dek bölgesel orduları desteklemekten başka çaremiz yok.“ Bölgesel kuvvetlerin mevcudu azımsanmayacak seviyede olsa da, Cumhuriyet Ordusu batıdakileri yok oluşun eşiğine getirmişti. Büyük Ordu zamanında yetişmeseydi, kritik öneme sahip batı sanayi bölgesinin düşeceği gerçeği de koca bir karabasan gibi tepelerinde dikiliyordu. İç hatlar stratejisi, tamamen tek bir cephenin hattı koruyabileceği varsayımına dayanıyordu.
Bu yüzden, Zettour ve Hizmet Dairesi’nin en acil görevlerinin savunmayı güçlendirmek olduğu yönündeki iddiaları pek de haksız sayılmazdı.
“Şu an için askerî bölgelerin geniş çaplı bir yeniden yapılandırması zor görünüyor. Başka bir fikri olan var mı?“ Askerî bölgeleri yeniden düzenlemek, barış zamanında bile devasa bir girişimdi. Aktif olarak bir savaşın ortasındayken komuta kademelerini yeniden yapılandırmaya çalışmak ise neredeyse imkânsızdı. Bu, bir futbol maçının tam ortasında tüm forvetler ile defans oyuncularının yerini değiştirmeye çalışmaya benziyordu. Umabileceğiniz en iyi sonuç sadece kaostu.
“O hâlde, hızlı bir müdahale gücü kurulmasını önermek istiyorum. İhtiyaç duyulan her an, her yere konuşlandırabileceğimiz, cepheler arası geçiş kabiliyeti yüksek bir birliğe ihtiyacımız var.“ Hızlı müdahale gücü fikri, bir süredir bazılarının savunduğu bir konuydu. Çatışmanın olduğu her yere oldukça hızlı bir şekilde intikal edebilecek, ordu ölçeğinde bir birlik isteyenler her zaman olmuştu. Hizmet Dairesi, bilhassa da müdür yardımcıları Zettour’un etrafında kenetlenerek son zamanlarda bu fikrin üzerinde epey duruyordu.
“Harekât Dairesi buna katılabilir. Tabi ölçeğine bağlı olarak.“ Birliklerin sahada fiilen kullanılmasıyla ilgilenen Harekât Dairesi, hızlı tepki verme kabiliyetlerini geliştirme ihtiyacını kabul ederek Hizmet Dairesi ile aynı fikirde buluşabilmişti. Bugüne dek Büyük Ordu’nun bu rolü üstlenmesi planlanmıştı ancak ordu artık hantallaşacak kadar büyümüştü. Batı ordusunun kahramanca direnişi olmasaydı, batı sanayi bölgesi ele geçirilmiş olacak ve İmparatorluk çoktan barış görüşmelerinin şartlarını hazırlıyor olacaktı.
“Bu noktada Hizmet Dairesi, yedek kuvvetleri şu yolla takviye etmeyi öneriyor...“
“Ancak genel tabloya baktığımızda hâlâ bir ölçüde köşeye sıkışmış durumdayız.“ Toplantı salonunun duvarındaki harita, batı ordusunun hâlâ inatla direndiğini gösteriyordu. İlk hamleyi yapamamaları, François Cumhuriyeti’nin kendi hatlarını geriye itmesine neden olmuştu ancak en azından Ren sanayi bölgesine yönelik ilerleyiş durdurulmuştu. Elbette cephe hatlarındaki kuvvetlerin savaş gücü sınırlarına dayanmıştı; bu inatçı direniş, neredeyse her birlikte kayıplara yol açmıştı. Başkentten alelacele yeni birlikler toplayıp onları parça parça cepheye sürmeye başvurmanın eşiğindeydiler. Yavaş ama emin adımlarla, tüm hat boyunca baskı artıyordu. Hatta bazı geri cephe mevzileri bile düşman büyücülerinin saldırı menziline girmişti.
“Büyük Ordu’nun ana kuvvetlerinin toplanması ve yeniden konuşlandırılması tamamlandı.“ Batı Ordu Grubu, ulusal savunma planı olan Plan 315’in öngördüğünden bile daha uzun süre dayanmış ve kritik önemde bir zaman kazandırmayı başarmıştı. Bu süre, İmparatorluk’un birincil savaş gücü olan Büyük Ordu’yu cepheye sürmesi için ucu ucuna yetmişti. Hatların yeniden düzenlenmesi hızla devam ediyordu.
Bu elbette kuzeyden batıya doğru geniş çaplı bir asker kaydırmayı gerektiriyordu ancak demir yolları, intikal konusunda korktuklarından bile daha büyük bir darboğaz yaratmıştı. Sonuç olarak her şey planlananın gerisinde kalmıştı. Yine de Büyük Ordu’nun oluşturduğu o muazzam savunma duvarı sayesinde, toparlanmak için hâlâ vakitleri vardı.
“...Gerçi ucu ucuna yetişmeyi başarabildik.“ Ancak Genelkurmay üyelerinin yüzlerinde ne bir mutluluk ne de bir rahatlama ifadesi vardı. Zettour dâhil hepsi karşı karşıya oldukları sorunun farkındaydı: Sahip oldukları kısıtlı sürede hızlı bir şekilde tepki vermenin zorluğu. Zaman, zaman, zaman. Bir savaşı yürütürken karşılaşılan en büyük ve en kalıcı zorluklardan biriydi bu.
Evet, Büyük Ordu zamanında cepheye kaydırılmıştı fakat Genelkurmay durumun pamuk ipliğine bağlı olduğunun bilincindeydi. Kuvvetlerini iç hatlar üzerinden verimli bir şekilde intikal ettirmeyi planlamış olsalar da, bu iş umduklarından çok daha zor çıkmıştı. Bu da, savaş başlamadan önce sahip olmayı bekledikleri o stratejik esnekliği artık umamayacakları anlamına geliyordu.
Merkez’deki daimi birliklerin destek kuvveti olarak bu açığı kapatması öngörülmüştü ancak batı cephesi, böylesine küçük bir gücü sahaya sürmenin harlı bir ateşe bir yüksük dolusu su atmaktan farksız olacağını göstermişti. Hızlı tepki verebilseler bile, sayıca azlıkları devasa bir sorundu.
“Hizmet Dairesi, hızlı müdahale kabiliyetine sahip bir birlik geliştirmeye odaklanmamızı tavsiye ediyor.“ “Harekât Dairesi de istendiği an kullanılabilecek ve belirli bir ateş gücüne sahip mobil bir kuvvete ihtiyacımız olduğu konusunda hemfikir.“ Temelde, Büyük Ordu’nun hareket kabiliyetini artırmaları gerekiyordu. Bu, ordunun oybirliğiyle kabul ettiği bir görüştü. Birliklerin devasa ölçekte ve sorunsuz bir şekilde taşınabilmesi için demir yolu sefer saatlerini yeniden düzenlemek istiyorlardı. Ne de olsa İmparatorluk’un tüm gücünü tek bir cepheye yığıp orada zafer kazanmaya odaklanan stratejisinin başarıya veya başarısızlığa ulaşması tamamen hıza bağlıydı.
Ancak Tuğgeneral von Zettour’un sakince öne sürdüğü ve Tuğgeneral von Rudersdorf’un da desteklediği üzere, herhangi bir duruma müdahale etmek için hızla intikal edebilecek daha iyi bir hızlı müdahale gücüne, bir yedek birliğe yönelik belirgin bir arzu da vardı. Geniş çaplı intikallerin bir sorunu zamanında çözemeyeceği durumlarda, yangınları söndürmeye yardımcı olabilecek bir birliğe sahip olmak hayati önem taşıyordu.
“Buna ek olarak Hizmet Dairesi, iki cepheli bir savaş varsayımına dayanan bir ulusal savunma stratejisini incelememizi öneriyor.“ Zettour’un bu ani ek önerisi, birliklere en çok nerede ihtiyaç duyulduğunun yeniden değerlendirilmesiydi. Öyle ki, bir cephe zafer kazanırken diğerinin çökme riski son yıllarda fazlasıyla artmıştı. Başta Zettour olmak üzere Hizmet Dairesi’nde iç hatlar stratejisine şüpheyle yaklaşan ve işe yarıyormuş gibi yapmanın bir sınırı olduğuna inanan pek çok kişi vardı.
Ordunun askerî doktrinlerini değiştirip iki cepheli bir savaşa hazırlanmanın vakti gelmemiş miydi? Bölgesel komutanlıkların esas olarak savunmaya odaklanmasının ve o görkemli Büyük Ordu’yu taarruz manevraları için kullanmanın artık uygulanabilir bir yanı kalmadığını düşünüyorlardı.
“Bu tür bir araştırmaya itirazım yok ancak... pratik açıdan bakarsak, ikinci bir cephenin açılmasından kesinlikle kaçınmalıyız.“ Ne var ki, kuvvetleri bölmeye karşı olan o sarsılmaz kural her çağda geçerliliğini korumuştu. Tüm gücünü tek bir düşmanın üzerine yık ve onun icabına baktıktan sonra bir sonraki hedefe yönel. Genelkurmay bunu iç hatlar stratejisinin altın kuralı olarak görüyordu.
Her şeyden öte, Rudersdorf ve Harekât Dairesi, kuvvetlerini tek bir noktaya toplayıp topyekûn bir cephe saldırısıyla düşmanı ezip geçmenin ne denli etkili olduğunu inkâr edemiyordu.
“Harekât Dairesi her fırtınaya karşı bir sığınak inşa etme fikrine katılıyor ancak iki cepheli bir savaştan kaçınmanın bir yolunu bulmaya öncelik vermeliyiz.“ “İmparatorluk’un jeopolitik durumu göz önüne alındığında bu zor olacak, General von Rudersdorf.“ “Bunu inkâr edemem. Fakat sizin önerdiğiniz şey, en kötü senaryoda tüm hatlarımızı personelsiz bırakacaktır.“ Kısmi bir üstünlük sağla ve kesin zafer elde edilene kadar zaman kazanmak için bölgesel orduları kullan. Bu, İmparatorluk’un dört bir yanı sarılı bir devlet olarak sahip olduğu tarihin ve basit bir jeopolitik zorunluluğun doğurduğu bir stratejiydi. Eğer ulus iki ayrı cephede kıyasıya savaşacak kadar güçlü olsaydı, en başından beri böyle bir sorun yaşanmazdı.
“...Merkez birliklerini güçlendirerek. Batı ve Merkez Ordu Gruplarının anında gösterdiği direniş gerçekten muazzamdı.“ Zettour’un bu önerileri tam da şu an yapmasının sebebi buydu. Askerleri atıl bırakacağı gerekçesiyle, acil bir durumda batıya sevk edebilecekleri daimi bir ihtiyat kuvveti oluşturma adımından her zaman kaçınmışlardı ancak zorunluluk kapıya dayandığı için artık kimse buna itiraz edemiyordu.
“Yeniden yapılandırmayı yürütürken doğu ve güneydeki bölgesel orduları da hesaba katmalıyız.“ “Kesinlikle. Bütün madalyaları sadece batıdaki birliklerin toplaması doğru değil.“ “Bu durum Harp Akademisi’nin başarıya dayalı kabul referanslarını saptırıyor ve Merkez’deki görevlendirmelerin çoğunu onlar kapıyor. Eminim bu durum bölgesel orduların canını sıkıyordur.“ Her kurumda olduğu gibi, İmparatorluk Ordusu’nun da bir yeniden yapılanmaya giderken göz önünde bulundurması gereken pek çok şey vardı. Batı Ordu Grubu’nun gösterdikleri o sarsılmaz direniş sayesinde ezici bir çoğunlukla nişan ve ikramiyeler aldığı bir gerçekti. Bütçe kısıtlamaları dağıtılabilecek ödül sayısının sınırlı olduğu anlamına geliyordu ve diğer bölgesel komutanlıklar bu işten zararlı çıkıyordu. Bu durum şimdiden subay kadrosundaki dengeleri bozmaya başlamıştı. Bazı subaylar sadece kendi eski sınıf arkadaşları tarafından değil, aynı zamanda kendilerinden sonra göreve başlayanlar tarafından bile geride bırakılıyordu. Harp Akademisi’ne yağan tavsiye mektubu seli yüzünden, Doğu Ordu Grubu kendi kontenjanlarının bir kısmını isteksizce batıya devretmek zorunda kalmıştı.
“Bunun yarattığı etkiyi hafife almazdım.“ “Haklısınız. Hoşnutsuzluk özellikle Doğu Ordu Grubu arasında çok yaygın. Ceremesini en çok onlar çekiyor.“ Personel Dairesi’nin de belirttiği gibi, insan kaynakları açısından bu hiç de ideal bir durum değildi. Batı ve Kuzey Ordu Grupları başarı üstüne başarı kazanırken diğer askerler geride bırakılıyordu. Bir zamanlar doğu sınırında yaptıkları kritik savunma nedeniyle el üstünde tutulanlar, bir anda kendilerini daha az maaş alırken ve rütbeleri düşürülmüş hâlde bulmuşlardı. Kendilerini kötü hissetmeleri son derece doğaldı. Savaşta gösterilen parlak başarılar elbette güzeldi ancak astları ve akranları tarafından geride bırakılma korkusu, yüzeyin altında gizlense de büyük bir endişe kaynağıydı.
“Doğu Ordu Grubu’nun ne İtilaf İttifakı ne de Cumhuriyet ile bir ilgisi oldu. Doğu sınırını tutuyorlar ancak insanlar onlara bedavacı gözüyle bakıp küçümsüyor.“ “Muharebe tecrübesi eksikliği de ayrı bir sorun. Bir tür denge kurmamız şart.“ Askerlerin hisleri bir sorundu ancak asıl mesele muharebe tecrübesindeki dengesizlikti. Bütün bir savaşı sadece Batı Ordu Grubu’ndan gelen birliklerle yürütmek olmazdı. Doğudaki birliklerin de bir noktada çatışmaya gireceğini varsaymak zorundaydılar. Kendi bölgelerinde bir savaş patlak verene kadar her şeyi kenardan izlemeleri tam bir israf olurdu. Öte yandan, doğudaki adamları eğitmek için batıdan çok sayıda tecrübeli askeri oraya kaydırmak da aynı derecede imkânsızdı.
“Başka bir deyişle, ağırlıklı olarak Doğu Ordu Grubu’ndan alacağınız askerlerle belirli bir esnekliğe sahip bir birlik mi kurmak istiyorsunuz?“ Bu durumda en gerçekçi teklif, hızlı müdahale gücünü oluşturmak için Doğu Ordu Grubu’ndan bir birlik almak olurdu. Harekât Dairesi’nden Rudersdorf’un Personel Dairesi’nden teyit etmek istediği şey, bu yeni birliği oluşturmak için doğudaki kuvvetlerin kullanılması gerekip gerekmediği konusundaki düşünceleriydi. Bu gerçek bir savaş tecrübesi sayılmazdı ancak onları mücadelelerinin anlamına dair her türlü histen tamamen yoksun bırakmaktan daha faydalı olacağı kesindi. Batı Ordu Grubu’nun üzerindeki yükü hafifletmesinin yanı sıra, bütçe üzerindeki çekişmeleri azaltması da muhtemeldi.
“Bu yüzden bunu bir tümen ölçeğinde denemek istiyoruz. Bunu stratejik hareketlilik üzerine bir deney olarak düşünün.“ Yine de bu öneri tartışmasız kabul edilmeyecekti. Zettour’un grubu bu hızlı intikal deneyiyle yakından ilgileniyordu ancak askerî teçhizat sınırlıydı. İnsanlar fikre katılıp da ölçeğe itiraz ederse, uzlaşmaya varmak zor olacaktı. Demir Yolları Departmanı ile ortaklaşa olarak tümen seviyesinde bir deney yapmayı önermişlerdi ancak bir savaşın ortasında bu kadarı fazla iddialı bir istekti. Hızlı müdahale gücüne olan ilgiyi yeniden canlandırmıştı ama muhalefet de kök salmıştı.
“Buna karşıyım. Doğuda sadece iki yedek tümenimiz var.“ Harekât Dairesi’nin gözünde, yedeklerin sınırlı sayısı göz önüne alındığında asker çekme fikri söz konusu dahi olamazdı. “Bu çok büyük bir ölçek. Doğudaki savunmamız fazlasıyla zayıflar.“ Önceki başarısızlıktan bir ders çıkarmışlardı: Büyük Ordu’nun yeniden yapılandırılması sırasında batıdaki savunma kırılgan hâle gelmişti. Batı Ordu Grubu’nun böylesine çetin bir savaşın içinde olmasının tek nedeni, ulusal savunma stratejisinin varsayımlarının doğru çıkmamasıydı. Bu nedenle, Doğu Ordu Grubu ana çatışmadan uzak olsa da, çok fazla asker çekmek tehlikeli olurdu.
Ne de olsa, sabit personelin dışında Doğu Ordu Grubu’nun stratejik yedek olarak sadece tek bir ordusu vardı. Zaten olabilecek en düşük yedek kuvvet sayısındayken, daha da fazlasını çekme teklifine itirazların gelmesi son derece doğaldı.
“Peki ya hem doğu hem de güney ordularından asker çekersek?“ “Belki kuzeydeki durum çözüldükten sonra olabilir.“ Kuzeydeki İtilaf İttifakı birlikleri temizlendikten sonra biraz hareket alanı kazanacaklardı. Ancak pratik bir sorun olarak, Büyük Ordu’nun ana kuvveti düşmanın ana kuvvetini ezip geçmiş olsa da, onları tamamen alt etmek zaman alacaktı. Bu aşamada doğudan ve güneyden birlik çekmek, arabayı atın önüne koşmak gibi olurdu. Ulusal sınırlarını zayıflatmak pahasına bir kurtarma ekibi oluşturmak kesinlikle kabul edilemezdi.
“O zaman sadece bir kısmını deneyelim. Merkez’deki bir Hazır Kıta Komutanlığı’nın emrine bir büyücü taburu vermeye ne dersiniz?“ Görünüşe göre bir uzlaşma teklif ediyordu ama aslında Hizmet Dairesi’nin başından beri istediği şey buydu. Hızlı müdahale büyücü taburu fikri, Zettour’un önderliğindeki bir grup tarafından zaten daha önce de öne sürülmüştü.
“Şu senin gözde projen mi? Pekâlâ, kabul ediyorum.“ Tabur ölçeğindeki bir deney, Harekât Dairesi’ne itiraz edecek pek bir alan bırakmıyordu. Daireleri öncelikli olarak kolordu düzeyindeki taktiklerle ilgileniyordu; söz konusu olan sadece bir tabursa, büyücü kaybını telafi edebilirlerdi. Hatta aslına bakılırsa, cephe hatlarının herhangi bir yerine esnek bir şekilde konuşlandırabilecekleri bir büyücü taburuna sahip olmayı memnuniyetle karşılarlardı.
“Koca bir tabur dolusu büyücüyü mü çekmek istiyorsunuz?“ “Doğu ordusunun elinde yeterli kuvvet olmalı. Zaten bir büyücü taburunu havadan taşımak daha kolay olacaktır. Konuşlandırılmaları da son derece basittir.“ Bazıları Doğu Ordu Grubu’nun savaş gücünü azaltma konusunda temkinliydi ancak diğerleri bu birliğin ne kadar hareketli olacağına dikkat çekiyordu. Bir büyücü taburu otuz altı kişiden oluşuyordu. Bir piyade bölüğünden daha kolay taşınabilirdi. Otuz altı kişilik bir birliğin kırk beş günlük nizami erzağa ihtiyacı olsa bile, lojistik etkisi nispeten düşük olurdu. Gerekirse bu birlik bir gün içinde batıdan doğuya bile intikal edebilirdi.
“Pekâlâ, öyleyse. Doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’nın emri altında olacak bir büyücü taburunun deneysel amaçlı kurulumuna onay veriyoruz.“ Zaten bu hiçbir zaman çok fazla itiraz çekecek bir fikir olmamıştı.
“Hazır Kıta Komutanlığı fikrini şimdilik es geçeceğiz ama hele şu birliğin nasıl bir performans göstereceğini bir görelim.“ Araya sıkıştırmaya çalıştığı Hazır Kıta Komutanlığı fazla iddialı bir istekti ancak deneylerine izin verilmişti. Hızlı müdahale büyücü taburunun kurulması, gelecekte neredeyse kesinlikle bir Hazır Kıta Komutanlığı’nın kurulmasına da önayak olacaktı.
“Pekâlâ beyler, bir sonraki gündem maddesine geçelim.“ Görünüşe göre verdiği sözü tutabilecekti. Zettour çaktırmadan rahat bir iç çekti. Ardından odağını değiştirerek bir sonraki meseleye yoğunlaştı.
23 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1967, LONDINIUM, WTN BASIN ODASI
Dünya savaşının pek çok gizemi var.
Özellikle İmparatorluk’tan gelen belgeler, büyük ölçüde çatışmanın son günlerindeki kaos nedeniyle soru işaretleriyle dolu. Her iki tarafın da yanlışlar yaptığına inanılıyor ancak her şey bugüne dek kalın bir sır perdesinin ardına gizlenmiş durumda. Ben de World Today News’un iliştirilmiş bir muhabiri olarak savaşın bir parçasıydım. Büyük savaşla bir şekilde bağlantısı olan neslimin pek çok ferdi gibi, ben de gerçeği bilmek istiyorum.
Amacım suçlu aramak değil. Sadece gerçekten ne olduğunu bilmek istiyorum. Kafa dengi birkaç arkadaşımla bir araya geldim ve birlikte gerçeğin peşine düşmeye karar verdik. WTN editör ekibine bir belgesel fikri sunduk.
İtiraf etmeliyim ki nereden başlayacağımı ben bile bilmiyordum. Neyse ki arkadaşlarımın ve anlayışlı üstlerimin desteğini almayı başardım.
Yine de nasıl başlayacağımız sorusu ortada duruyordu. Savaşın ardındaki gerçek neydi? Bazıları bu gerçeğin kişiden kişiye değişebileceğini savundu ki bu da bizi yönsüz bıraktı. Çeşitli belgelerin gizliliği kaldırıldı ancak bunlar büyük resmi netleştirmek bir yana, sadece daha fazla soru işareti doğurdu.
Başlangıçta, gizliliği kaldırma konusunda nispeten daha hızlı davranan Milletler Topluluğu’ndan gelen belgelere odaklandık. İşe, savaşın ikinci yarısında yaşanan Dakar Vakası’nı araştırarak başladık. Pek çok kişi tarafından şaşırtmaca taktiği olarak görülen, güneyde gerçekleşmiş bir harekâttı.
Bilindiği üzere, Milletler Topluluğu Donanması’nın İkinci Filosu’ndaki yedi geminin tamamı, amiral gemisi Hood da dâhil olmak üzere batırılmıştı. O filo nasıl bu kadar aniden denizin dibini boylamıştı? Belgelerin gizli tutulma sebebi kesinlikle bununla bağlantılı olmalıydı.
Sahte istihbaratın, İmparatorluk’u önleme kuvvetlerini Dakar’da toplamaya yönelttiği hipotezini kurduk. Başka bir deyişle Milletler Topluluğu, savaşı kazanması beklenen İmparatorluk’a yönelik planlı bir pusudan dikkatleri uzaklaştırmak için İkinci Filo’yu feda etmişti. Belki de bu durum belgelerin neden gizli tutulduğunu açıklıyordu.
Savaş alanında bir tür komplonun işlediğine dair teoriler ürettik. Muhabirlik yaptığım dönemde kirli işler döndüğüne dair duyduğum söylentiler, belgelerin fikrimizi destekleyeceğinden şüphelenmeme yetecek kadar fazlaydı. Gizliliği kaldırılan bilgileri okumak için acele ettik ancak beklentilerimiz boşa çıktı.
“Milletler Topluluğu Donanması tarihinin en kötü gününe xxxxxxxxxxx neden oldu.“
Sadece bu tek cümlenin gizliliği kaldırılmıştı ve orduyla uzaktan yakından ilgisi olan herkes ağzını mühürlemiş, yorum yapmayı reddediyordu.
Ne tesadüftür ki, tam da o sıralarda askerî tarihçi bir tanıdığım çok ilginç bir şey söyledi. Savaş alanı söylentilerini çok dikkatli analiz edersem gerçeği bulabileceğimi ima etti.
Örneğin, on bir karakterlik xxxxxxxxxxx kodu her yerde karşımıza çıkabiliyordu. Bunun üst düzey bir subayın veya casusun kod adı olduğunu tahmin ediyordu. Tarot kartındaki figürden esinlenerek ona “On Birinci Tanrıça“ adını verdik ve araştırmamıza başladık.
Sonuçlar irkilticiydi. On Birinci Tanrıça, İmparatorluk’un büyük savaşlarının neredeyse tamamında boy göstermişti. Bulabildiğimiz en eski örnek savaştan iki yıl öncesine aitti. Bir ülkenin istihbarat teşkilatı, onun bir sınır anlaşmazlığı bölgesinde olduğunu rapor etmişti. Bu da onun bir tür istihbarat ajanı olabileceği hipotezini kurmamıza yol açtı.
Ancak tuhaf bir şey fark ettik. Cephe hatlarında bulunmuş olanlardan bazıları seçtiğimiz bu isme garip bir tepki veriyordu. Bunun hayatlarında duydukları en kötü şaka olduğunu iddia ediyorlardı.
Belki de on bir ’x’in ardında birden fazla anlam yatıyordu ve hepsi birbirine karışıyordu? İstatistiğin nimetlerinden faydalanarak en mantıklı “xxxxxxxxxxx“i çıkarmak için bağlam ve konum ipuçlarını kullanmayı denedik.
xxxxxxxxxxx en sık Ren Hava Muharebesi’nde (bazen savaşın belirleyici muharebesi olarak kabul edilir) karşımıza çıktı. Büyücülerin hava sahasında devriye gezdiği, “%30 gökyüzü ve %70 kan“ olarak bilinen en yoğun çatışma bölgesi olmasıyla korku salıyordu.
Şans bu ya, meslektaşım Craig ve ben WTN tarafından oraya gönderilmiştik, dolayısıyla o manzaraya bizzat tanıklık etmiştik. Pek çok adı vardı: “Şeytanların yaşadığı Ren“, “İsimlilerin Mezarlığı“, “Gümüşün bile paslandığı savaş alanı.“ Barış zamanında hepsi kulağa absürt derecede abartılı ve gerçek dışı geliyor ancak hepsi doğruydu. Kişisel tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, o savaş alanında kelimenin tam anlamıyla bir şeytan vardı.
Örneğin, bir barda dost canlısı bir büyücüyle tanışıp harika anlaştığımızı varsayalım. Sadece altı saat sonra birkaç et parçasına dönüşüyor ve ben onun cenazesine katılıyorum. Bu hiç de nadir rastlanan bir durum değildi. Benim başıma tam üç kez geldi.
Bir keresinde yakınlaştığım bir hava büyücüsü subayı, savaşta öldürülmeden hemen önce, “İnsanlar orada insan olmaktan çıkıyor,“ demişti. Hâlâ o kadar canlı hatırlıyorum ki. O savaş alanı, insanın her türlü deliliğinin bir koleksiyonuydu.
Ren Cephesi’ndeki savaşlarla ilgili çeşitli raporlar ağır bir gizlilik perdesinin ardında kaldı. Bu, o anormal, kana bulanmış dünyada yaşananlara dair söylentilerle bağlantılı olmalıydı.
Her halükarda, On Birinci Tanrıça Ren Hava Muharebesi’nde üstün bir mevcudiyete sahipti. Ona takıntılı hâle gelmiştik. Umutsuz bir vaka olduğunu bilmemize rağmen, o dönemde İmparatorluk Ordusu’nda görev yapmış birkaç kişiyle röportaj yaptık ve beklendiği gibi, araştırmamızın ortaya çıkardığı tek şey “bilmesi gerekenler“ prensibinin ördüğü duvarın hayal ettiğimizden çok daha kalın olduğuydu.
Eski bir Genelkurmay üyesi bize tek bir kelime verdi.
Artık onunla iletişim kuramadığımızda bunu kamuoyuna duyurmamızı istediğini söyledi. Ne demek istediğini sormak istedim ama bu konu hakkında kendisiyle iletişime geçmeye çalıştığımda hiçbir yanıt alamadım. Kayıtlara geçsin ki, bugüne dek kendisine ulaşabilmiş değilim.
Verdiğim söze duyduğum saygıdan ötürü, isminin gizli kalması şartıyla bana söylediği o kelimeyi buraya yazıyorum.
V600.
Bu gizemin sonuna kadar gideceğiz. O çılgınlık döneminde neler yaşandığını bilmek istiyoruz.
(Yazı: Andrew, WTN özel muhabiri)
KLÜGEL CADDESİ, ÜÇÜNCÜ BÖLGE, ZOLKA KAFESİ
Gerçekten de Harp Akademisi’nde eğitime harcanan zaman bir lükstür. Bu nedenle bir savaş sırasında pek çok konu sadece yüzeysel olarak işlenir ancak aynı sebepten ötürü müfredat daha pratik hâle gelir. Bazı insanlar bunun bir gelişme olduğunu bile düşünür. Normalde tamamlanması iki yıl süren bir eğitim programı bir yıldan aza indirilmiştir ancak çok daha yoğundur. Şu anda okula kayıtlı biri olarak ben de bunu bir gelişme olarak görüyorum.
Yeteneklerimin sınıf arkadaşlarımınkinden hiçbir şekilde aşağı kalır yanı olmadığını düşünmek isterdim ancak geleceğin bunca kahramanıyla yan yana oturmak, bana dünyanın ne kadar uçsuz bucaksız bir yer olduğunu fark ettiriyor. Yine de kendimi şanslı hissediyorum.
Ailem beni asker olmam için zorlamadı ama askerî akademiden mezun olduğumda sanki bunu kendileri başarmış gibi gurur duydular. Asla layık olmadığım eşimle tanışmayı en büyük mutluluğum sayıyorum. Daha geçen gün doğan kızım ise benim için her şeyden değerli.
Belki de yeni baba olmam, daha önce hiç dikkat etmediğim bir şeyi sorma isteği uyandırmıştı içimde.
Aziz Gregorius Kilisesi’nin yakınlarındaki sessiz bir kafedeydim. Bana söylendiği gibi, küçük bir kız tüfeğini ve hesaplama küresini gelişigüzel bir şekilde masaya bırakmış, öğle yemeği siparişi veriyordu. Tanıdığım bir askerî polis, onun her pazar yemeğini burada yediğini çıtlatmıştı. Onun teorisine göre bunun sebebi, silahla girebileceğiniz kiliselerin hemen yanında olan başka bir kafe bulunmamasıydı.
“Yüzbaşı Uger, sizi burada görmek ne büyük sürpriz.“
Aniden, Üsteğmen Degurechaff’ın garsonun bakışlarını takip ederek beni fark ettiğini gördüm. Beni kusursuz bir selamla karşıladı. Selamına karşılık verip masasına yaklaştım, garsondan bir şeyler sipariş edip eline biraz bahşiş sıkıştırarak bize biraz yalnız kalma süresi satın aldım. Etrafta bu kadar çok insan varken kolay bir konuşma olmayacaktı bu.
“Ah, şey, hep burada yemek yediğinizi duymuştum. Biraz vaktiniz var mı?“
“Elbette. Lütfen bana katılın.“
Bana bir sandalye teklif ederken, üniformasını ne kadar iyi taşıdığını, zerre kadar yapmacıklık barındırmadığını fark ettim. Açıkçası ona o kadar yakışıyordu ki, sivil kıyafetler içinde görsem tanıyamazdım. Ona on bir yaşında bir kız çocuğu demektense üsteğmen demek çok daha mantıklıydı.
Hükûmet tarafından kendisine verilmeyen hiçbir kişisel eşyası yokmuş gibi görünüyordu. Belki de masaya yayılmış gazeteyi, notlarla dolu Londinium Times’ı ve WTN özel sayısını buna dâhil edebilirdik. Ah, evet. Harp Akademisi gerçekten de bizi çevre ülkelerin dillerini öğrenmeye teşvik ediyordu. Tarafsız bölgelerden gelen Londinium Times ve WTN dergisi elde edilmesi kolay olan en iyi materyaller arasındaydı. Fakat bunlara kişisel eşya demek belki de biraz abartı olurdu.
“Buraya sık gelir misiniz, Yüzbaşı?“ Gazeteye yazı yazmayı bırakıp bana baktı.
Bunu kasıtlı yaptığından şüpheli olsam da, omurgamdan aşağı bir ürperti indi. Bu küçük kız, İmparatorluk Ordusu’nun en seçkin büyücülerinden biriydi, Asların Ası’ydı. Yine de bir kız babası olarak bilmem gereken bir şey vardı.
“Bayan Degurechaff, kaba sorum için kusura bakmayın ama neden orduya yazıldınız?“
“Efendim?“
Ona ne soracağımı enine boyuna düşünmüş ama süsleyip püslemenin bir anlamı olmadığına karar vermiştim. Sonuç bu dobra soruydu ama şimdi kulağa fazla basit geliyordu ve o da ne sormaya çalıştığımı anlamamıştı.
Milyon yıl düşünsem Üsteğmen Degurechaff’ı şaşkın göreceğim aklıma gelmezdi. Demirden bir maske taktığı söylenirdi ama görünüşe göre onun da mimikleri vardı. Belki çok fazla değildi ama bunu söylemek saygısızlık olsa da, onda insana dair bir şeyler bulmak beni rahatlatmıştı.
“Şey, lütfen bunu bir yüzbaşının sorusu olarak düşünmeyin. Sadece meraklı bir sınıf arkadaşı olarak sorun.“
Bir üstünün ne duymak istediğini düşünerek cevap vermesini istemiyordum. Gerçekte ne hissettiğiyle ilgileniyordum. “Sizin yeteneğinizle önünüzde sayısız seçenek olmalı. Neden ordu?“
Eğer sadece yetenekli bir büyücüden ibaret olsaydı, seçenekleri daha sınırlı olurdu. Ordu yetenekli büyücülere açtır ve yaşına pek bakmaksızın yatkınlığı olan herkesi kapar, bu yüzden genç yaşına rağmen askere alınmış olması pek de şaşırtıcı olmazdı. Hepsi bu kadar olsaydı, sadece bir başka silah olarak kullanılırdı.
Yine de onu içeri çekmeden önce biraz zaman geçmiş olmalıydı. Harp Akademisi’ne sadece liyakatiyle girdiğini belirtmekte fayda var. Sadece on bir yaşında, en düşük rütbeli de olsa Harp Akademisi’nin onurlu On İki Şövalye’sinden biri olmuştu. Sadece büyüye yatkınlığı olsaydı yalnızca bir silah olurdu ama sahip olduğu yetenekle bir araştırmacı ya da mühendis olabilirdi; herhangi bir şey olabilirdi. İmparatorluk Üniversitesi erken girişe izin veriyor ve olağanüstü öğrenciler için sadece öğrenim ücretini karşılamakla kalmıyor, onlara burs bile veriyordu.
Önünde her yol açık olmalıydı.
“...Babam askerdi.“
“Askerdi mi? Yani o... Başınız sağ olsun.“
Geçmiş zaman kipi dikkatimi çektiğinde ne anlama geldiğini hemen fark ettim. Bu tanıdık bir hikâyeydi. İmparatorluk Ordusu mensupları için ölüm hiçbir zaman uzak değildi. Herkes her an ölebilirdi. Ve ölen her askerin geride bıraktığı bir yuvası, bir ailesi vardı.
“Lütfen bunun için üzülmeyin. Bugünlerde pek de istisnai bir durum sayılmaz.“
Üsteğmen Degurechaff hiçbir sıkıntı belirtisi göstermeden, sanki duruma çoktan alışmış gibi gülümsedi ama o yaşta bu kadar çok şeyi kavramak zorunda kalmasının trajik olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Orduya intikam için mi katılmıştı?
“Benim gibi bir yetim için başka bir yol yoktu. Bu dünyada pek fazla seçeneğimiz olmuyor.“
Ancak verdiği cevap hayal bile edemeyeceğim bir şeydi.
“Ama askerî akademiye girmeyi başardınız. Bu kesinlikle normal bir liseyi de seçebileceğiniz anlamına geliyor.“
O yaşta pek çok engelin üstesinden gelmişti. Onun gibi bir dâhiyi seve seve destekleyecek insanlar tanıyordum. Neden başka seçeneği olmadığını söylemişti ki?
“Yüzbaşım, bağışlayın ama sanırım ailenizin durumu oldukça iyiydi.“
“Pek sayılmaz. Mutluyduk evet, ama sıradandık.“
Babam orta düzey bir bürokrattı, annem ise ortalama bir aileden geliyordu. Yüksek statüyle hiçbir bağımız yoktu. Baba tarafımdan büyükbabam donanmadaydı, bu yüzden silahlı kuvvetlere ilgi duyduğumu söylediğimde sevindiler ama hepsi bu kadardı.
Üsteğmen Degurechaff’ın bir sonraki sözleri beni kelimelerin kifayetsiz kalacağı kadar şoke etti.
“Ahh, sizi gerçekten kıskanıyorum. Bir yetimin hiçbir seçeneği yoktur. Tek yapabildiğim günü kurtarmaktı.“
Zihninde, aç kaldığı zamanlara geri dönmüş gibi görünüyordu. Hiçbir şey söylemese de, tüm bedeni şartlarının ne kadar korkunç olduğunu anlatan bir aura yayıyordu. Atmosfer ağırlaştı ve ben daha ne olduğunu anlamadan sırtım sandalyemin arkalığına yapışmıştı. On bir yaşında bir kız çocuğu tarafından ezip geçildiğimi fark ettim.
“Fakat babanız askerdiyse... mutlaka bir emekli maaşı bağlanmış olmalı.“
“Yüzbaşım, ben annesinin yüzünü bile hatırlayamayan gayrimeşru bir çocuğum. Yetimhane olmasaydı şu an sokaklarda ölmüş olurdum.“
Kilise yetimhanelerinden biri. Bu çok şeyi açıklıyordu. Hayata zorlu bir başlangıç yapmış olsa da kilise tarafından kurtarılmıştı. Ayinlere katılma konusunda bu kadar tutkulu olmasının nedeni bu muydu? Belki de bu yüzden bu kadar hararetli dua ediyordu.
Ama bu doğru olsa bile...
“Ama... bilirsiniz. Bunu nasıl ifade etsem? Siz hâlâ bir çocuksunuz. Orduyu bırakmalısınız.“
Bir savaşın ortasında ayrılmasının hiçbir yolu olmasa bile, gelecekteki diğer potansiyel yollardan vazgeçmemeliydi. Asker denen bu yaratıklar temelde zorunluluktan aylaklık eden kişilerdir. Yine de zamanı geldiğinde ölmeye hazır olmalıdırlar. Bir çocuğun böyle bir mesleği seçmesi tam bir trajedidir.
“...Yüzbaşı Uger, yeteneklerimden şüphe mi ediyorsunuz?“ diye sordu solgun bir yüzle, bana çok ileri gittiğimi hissettirerek.
Kasıtsız da olsa, bir askere acımak anlamına gelen bir hata yapmıştım. Genç olabilirdi ama onun da bir gururu ve onuru vardı.
“Kesinlikle hayır! Sadece sizin gibi bir çocuğun savaşa gitmesinin yanlış olduğunu hissetmekten kendimi alamıyorum.“
Kendimi savunmaya çalışıyormuşum gibi görünüyordu ama ciddiyim. Gözleri bana meydan okuyordu ama o hâlâ korunması gereken bir çocuktu, küçük bir kızdı. Kim kızını savaşa göndermek isterdi ki?
Yeni doğmuş çocuğumu savaş alanına gönderme düşüncesi bile beni neredeyse delirtiyordu. Hayatını İmparatorluk için tehlikeye atan Üsteğmen Degurechaff’ın babası da kesinlikle bunu istemezdi. Bir baba olarak bunu çok iyi biliyordum.
“Bu benim görevim. Asker olduğum sürece bundan kaçamam.“
Verdiği cevap sakindi, sarsılmaz bir beyandı. Asker olmanın ne demek olduğunu vücut bulmuş hâli gibiydi. Bu sadece bir maske değildi; sanki gidecek başka yolu olmadığı için öz farkındalığını ordunun bir mensubu olmak üzerine inşa etmişti.
Peki gerçek benliği neredeydi?
“Bunu gerçekten hissederek mi söylüyorsunuz?“
İşte o kadar anlamsız bir soruyu böyle sormuştum. Ama bana öyle bir baktı ki, bakışları öylesine ciddiydi ki niyetimi gözden kaçırmadığını anlamıştım. Söylediklerini asla bir şaka ya da yalan olarak söylemiş olamazdı.
Dahası, bolca savaş tecrübesi vardı. Bu sözler, hiç savaş görmemiş birinin boş lafları değildi. Kurşun ve barut dumanıyla kaplanmış sarsılmaz bir inançtı.
“Yüzbaşım, bir sorun mu var?“
Endişelerimden bir şeyler sezmiş olmalıydı. Kibar kalmaya özen göstererek ağzımı arıyordu. Buna dayanmak benim için neredeyse imkânsızdı.
“Eşim doğum yaptı. Bir kızımız oldu.“
“Bu harika bir haber.“
Tebriklerini sunuyordu ama sadece nezaketen; hatta biraz hüzünlü bile görünüyordu. Bir çocuğa duyulan sevgiden ziyade, hayırlı bir olayın gerektirdiği şey tebrik etmek olduğu için duygusuzca konuşuyordu. Sanki o dünyanın onunla hiçbir ilgisi yokmuş gibiydi.
“Sana baktığımda kendi kızımın da savaşa gidip gitmeyeceğini düşünmeden edemiyorum.“
Zaten yeterince açılmıştı. Hatta gerçek hislerini paylaştığını bile düşünüyordum. Ancak hayal kırıklığıma uğrayarak, hâlâ aşılamaz bir çelişki ve huzursuzluk bariyerine çarpıyordum. “Sevimli küçük çocukları savaşa gönderen bir toplumda bir yanlışlık var, sence de öyle değil mi?“
Ne söylemeye çalıştığımı ben de bilmiyordum. Sadece içimde kabaran duygulara ses veriyordum.
Beni incelediğini görebiliyordum. Dürüst olmak gerekirse, kendimi bu kadar kaybedeceğimi hiç beklemiyordum. Ama o sözler bir kere ağızdan çıkmıştı, geri dönüşü yoktu. Beni uzun uzun süzdükten sonra, Üsteğmen Degurechaff ilahi bir mesaj ileten bir tapınak rahibesi gibi ağırbaşlılıkla cevap verdi.
“Yüzbaşım, siz aklı başında birisiniz. İstifa etmenizi öneririm.“
Sanki rollerimiz değişmişti.
“Bir sonraki cümlenin ne olacağını asla kestiremiyorum. Bu savaşın gelecek nesillere sıçramaması için onu bir an önce bitirmemiz hayati bir önem taşırken, bana nasıl ayrılmamı söyleyebilirsin?“
“Siz savaş alanının gerçeklerini bilen, sağduyulu birisiniz. İstifanız aslında bir kazanç olabilir.“
Bunu bir düşünün der gibiydi, sözlerini vurgulamak için küçük yumruğunu masaya sıkarken. Ayrılmalısınız.
“Ben de bir askerim. Başka bir şey olmayı bilmiyorum.“
“Hayır, Yüzbaşım. Sizin rasyonel bir zihniniz var. Bir sınıf arkadaşınız olarak size bir tavsiyede bulunmama izin verin: En azından asıl delilik patlak vermeden önce cephe gerisine geçin.“
“Buna asla izin vermezler.“
Bu bir savaştı. Masa başında iş yapılan o rahat günler geride kalmıştı. Dostlarımı, sınıf arkadaşlarımı ve silah arkadaşlarımı geride bırakıp nasıl utanç içinde tek başıma geri çekilebilirdim? Birlikte savaşmaya yemin etmiştik. Onları asla terk edemezdim.
“Yüzbaşım, yaşamak başlı başına bir savaştır. Kızınızı bu çatışmanın dışında tutmak için savaşabilirsiniz.“
“...Bunu düşüneceğim.“
Karşı sunabileceğim hiçbir argümanım yoktu. Bu fikre karşı çıkıyordum ama bunu ifade edebilecek başka bir yolum kalmamıştı. Bu on bir yaşındaki çocuk beni tamamen afallatmıştı. Söyleyecek söz yoktu.
“Fazla vaktimiz yok. Yakında bir karar vermelisiniz.“
“Genelkurmay’dan biri gibi konuşuyorsun.“
“Aldığım tek eğitim bu.“
Sağlıklı düşünemiyor olmalıydım. Harp Akademisi’ndeki bir sınıf arkadaşıma Genelkurmay subayı gibi konuştuğunu söylemenin hiçbir anlamı yoktu. Zaten tam da bu tür bir rol için yetiştiriliyorduk. Aslına bakılırsa söylediğim şey bir iltifattı; o cümleyi olabilecek en yanlış şekilde kullanmıştım. Bu da ne kadar derinden sarsıldığımı fark etmemi sağladı.
“...Anlıyorum. Haklısın elbette.“
Haklısın. Bütün toparlayabildiğim buydu. Ne kadar nutkumun tutulduğuna ben bile şaşırmıştım.
“Ah, yemeğimiz geldi. Hadi birlikte yiyelim.“
“...Evet, yiyelim.“
Yüzbaşı Uger ile öğle yemeğinde karşılaştığımda, kızının doğumu yüzünden epey sarsılmış görünüyordu. Eh, ebeveyn olmanın büyük psikolojik değişimlere yol açtığı fikrine kesinlikle katılıyorum.
Her halükarda, Yüzbaşı Uger artık Harp Akademisi’ndeki terfi yarışından çekilecek. Rakibiniz duygusal olarak savunmasızken hamlenizi yapmanızı savunan o faşist her kimse kesinlikle şeytani bir dâhiydi. Yüzbaşı Uger, cephe gerisinde bir görev talep ettiğinde itibarının alacağı darbeye itiraz etmeyecek kadar anlayışlı biriydi. Onun aradan çekilmesiyle, akademideki yüz öğrenci arasından ilk on ikiye ucu ucuna girebilirim. Bu sayede, sadece bir nesilliğine de olsa ismime “von“ unvanını ekleyebilecek ve Genelkurmay’ın bir mensubu olabileceğim.
Harp Akademisi’ndeki deneyimimden faydalanarak iyi bir kariyer elde edebileceğim. İleride çok yükselirsem başım derde girer ama rütbem çok düşük kalırsa da özgürce hareket edemem. Bu bağlamda, “üstün“ notlar almak ve onurlu Harp Akademisi Şövalyesi unvanını kazanmak kulağa oldukça mantıklı geliyor. Gerisi sadece ders çalışmaya ve eğitmenlerle iyi geçinmeye bakıyor.
Savaşma azmimin sorgulanmaya başlandığı düşünüldüğünde, mevcut durumum gayet uygun görünüyor. Biraz daha iddialı olmam gerekecek. Şans her zaman benden yana olmayacaktır, bu yüzden dikkatli olmalıyım.
En azından bugün turnayı gözünden vurdum. Yüzbaşı Uger’i parmağımda oynattım. Üstelik bu akşam Genelkurmay Başkanlığı’nda akşam yemeğine davet edildim, o yüzden kesin bir şeyler döndüğünden eminim. Kafeteryalarındaki yemekler donanmanınki kadar iyi olmasa da idare eder olduğunu duymuştum. Sabırsızlıkla bekliyor olacağım.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.