Bölüm 108
Bölüm 108 - Deneme Mankeni
Çeviri: Raban
Hâlâ kararsız olan Sunny, Taş Azize’yi geri çağırdı. Gölge’nin de uyuyan bir Yankı gibi ışık küresine dönüşüp dönüşmeyeceğini merak ediyordu.
Ama dönüşmedi.
Emri verdiği anda taş yaratığın süslü zırhı bir anda siyah alevlerle sarıldı ve hayaletimsi bir rüzgâr uğultusuyla birlikte gözden kayboldu. Sanki onu yaratan Gölge Çekirdeği’nin bağrına geri dönmüş, görünmez karanlık alevlerin besleyici dalgaları içinde onun derinliklerinde uykuya dalmıştı.
Sunny başının arkasını kaşıdı. Demek ki Gölgeler gerçekten de ruhunun derinliklerinde barınıyordu. Bunun hakkında tam olarak ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu, ama yine de bu durum ona tuhaf bir şekilde çok uygun gelmişti.
Ne de olsa o da gölgelerin çocuğuydu.
Düşünceli bir iç çekişle Ruh Denizi’nden çıktı ve gizli sığınağında etrafına göz gezdirdi.
Yıkık katedralin dışında güneş, lanetli şehrin üzerinde parlıyordu. Ama ışınlarının hiçbiri bu dingin saklı odaya ulaşamıyordu. Sunny’nin tahminine göre, çok uzun zaman önce bu gizli oda, tapınakta kutsal ayinler gerçekleştiren saygıdeğer genç bir rahibenin özel yaşam alanıydı.
Taş bir panelin ardına gizlenmiş mütevazı gardıropta ona ait bazı eşyalar bulmuştu. Şehir bu karanlık lanetine yenik düşeli binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, bu eşyalar bir şekilde kusursuz hâlde korunmuştu. Cinsiyetlerindeki o talihsiz fark olmasaydı, dışarıda sürekli Kuklacı’nın Kefeni’yle dolaşmak yerine giyebileceği koca bir kıyafet koleksiyonu olurdu.
Beşinci kademe bir zırh bile olsa yine de dayanabileceği bir sınırı vardı. Ama bir bakıma şanslıydı. En azından zırhı yumuşak kumaştan yapılmıştı. Sürekli plaka zırh ya da paslı zincir gömlek taşımak zorunda kalsaydı, hâli çok daha beter olurdu.
Elbette o rahibe özel odasına girmek için böyle gösterişli bir yöntem kullanmıyordu. Odayı dışarıya bağlayan gerçek bir kapı vardı; bu kapı da gizli bir koridora, oradan da dar bir merdivene açılıyordu. Ama merdiven çoktan çökmüştü; geride yalnızca derin, dikey bir boşluk kalmıştı. Bir gün biri ya da bir şey sığınağını bulursa, Sunny işte buradan kaçacaktı.
Muhteşem ahşap sandalyeden kalktı, biraz volta attı, sonra da kendine geç bir akşam yemeği hazırlamak için derme çatma ocağın altını yaktı. Turuncu alevler gizli odayı aydınlatırken, duvarların üzerinde dans eden gölgeler oluşturdu.
’Doğru ya. Taze et almayı unuttum.’
Gece öylesine olaylı geçmişti ki ava çıkmasındaki asıl amacını tamamen unutmuştu.
Elinde kalan son birkaç et şeridini ızgaraya koydu, üzerlerine tuz serpti ve bir kez daha iç çekti. Dışarı çıkıp karşısına çıkan ilk Kâbus Yaratığı’yla dövüşme isteği, her geçen dakika daha cazip geliyordu.
’Hayır, hayır, hayır! İnsanlar böyle ölür!’
Bu baştan çıkarıcı düşüncelerden uzaklaşmak için Taş Azize’yi maddi dünyaya çağırıp gizli sığınağında güvenle birkaç deney yapmaya karar verdi.
Ayağa kalkıp Gölge’nin ortaya çıkmasını istedi.
Gizli oda koyu gölgelerle kaplıydı. Kendi gölgesi de onlardan birinin içinde saklanmış, soğuk taş duvara yaslayarak kollarını çaprazlamıştı. Sunny’nin açısından, daha koyu bir siyahlıktan oluşmuş bir siluet gibi görünüyordu.
Normalde bir Yankı, çağıranın önünde sayısız ışık kıvılcımından örülerek belirirdi. Ama Taş Azize’nin gelişi bambaşkaydı. Boşluktan şekillenmek yerine, uğursuz bir şövalye gibi Sunny’nin gölgesinden dışarı adım attı. Karanlıkla sarılmış zarif suretinden tehlike ve uğursuzluk yayılıyordu.
Önce gölgenin derinliklerinde iki yakut göz alev aldı. Ardından karanlık canlandı ve öne atılarak ölümcül taş canavarın biçimini aldı. Taştan çizmesinin tabanı zemine yüksek bir çınlamayla vurdu ve bir an sonra Gölge Azize odanın ortasında dikiliyordu; eli kılıcının kabzasında duruyordu.
Sunny yüzünü buruşturdu; hafif bir baş ağrısı hissetmişti.
’Yani... gölge bir gölgenin içinde saklanıyordu, sonra Gölgesi gölgeden çıkıp gölgelerin içinde onun yanında durdu. Bu iş iyice saçma bir hâl almaya başladı. Gerçekten daha iyi terimler bulmam gerek!’
Bunun son derece önemli bir sorun olduğunu hissediyordu, ama aklına uygun hiçbir kelime gelmiyordu. Sessiz ikiliye bir bakış atıp tereddütle sordu:
“Bir fikriniz var mı?“
Ne yazık ki hem kendi gölgesi hem de Gölge’si dilsizdi; isteseler bile fikirlerini dile getiremezlerdi. Hiçbir yardım alamayınca Sunny iç çekti.
“Neyse, sonra bir şey bulurum. Şimdilik neler yapabildiğine bir bakalım.“
Gölgesini çağırıp kendini onun rahatlatıcı kucağına sardı, sonra da gücünü sınamaya hazırlanarak Taş Azize’nin karşısına geçti. Derin bir nefes alıp dikkatini topladı ve o tehditkâr canavara emir verdi:
“Bana vur.“
Sunny, Gölge’nin en azından bir an tereddüt edeceğini, hatta belki efendisine saldırması için biraz ikna edilmesi gerekeceğini sanmıştı. Ama Taş Azize hiç duraksamadan öne eğildi ve bir saniye bile düşünmeden yumruğunu Sunny’nin göğsüne indirdi.
Gölgenin güçlendirmesiyle fiziksel kudreti artmış olduğundan, Uyanmış bir canavarın tek darbesine en azından belli ölçüde dayanabileceğinden emindi. Ama yanılmıştı.
Hem de fena hâlde.
Daha tepki bile veremeden zırhlı taş yumruk kaburgalarına çarptı; Sunny kendini sanki bir tren çarpmış gibi hissetti. Bir sonraki saniye yerde debeleniyordu, etrafa sayısız kırık tahta parçası saçılmıştı.
’Ah... hayır olamaz! Sandalyem!’
O muhteşem sandalye artık yoktu; bedenin çarpmasının etkisiyle acımasızca parçalanmış, kıymık ve odun yığınına dönmüştü. Artık kurtarılamazdı.
Sunny’nin sırtı da sandalyeden iyi sayılmazdı.
İnleyerek yüzüstü döndü, taş zemine biraz kan tükürdü, sonra da güçsüzce bir elini kaldırıp Gölge Azize’ye başparmağını gösterdi.
“Iığh... iyi, güzel iş. On üzerinden on, tıpkı... lanet, bu gerçekten çok acıtıyor... tıpkı beklediğim gibi!“
Zarif taş şövalyeye gizlice bir bakış atıp yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi ve ayağa kalkmaya çalıştı.
’Gelecekteki deneylerimin bazı ayrıntılarını galiba gözden geçirmem gerekecek.’
Çünkü sıradaki planı, Taş Azize’yi gölgeyle güçlendirdikten sonra kendisine bir kez daha vurdurtmaktı.
Ama bir düşününce, gücünü ölçmenin daha iyi yolları da vardı...
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.