MANGA-TR
Bölüm 109
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 109

Ruh Eşleri
Yazar: Raban Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.388

Bölüm 109 - Ruh Eşleri
Çeviri: Raban
 
Sunny kendini toparlayıp yerden kalktı, sendeleyerek derme çatma ızgaranın altında yanan ateşin yanına döndü. Kıpırtısız duran taş şövalyeye bir bakış attı, biraz daha kan tükürdü ve inledi.
 
Kızaran etin iştah açıcı kokusu havayı doldururken, Kan Dokuması da bedenini onarmakla meşguldü. Akşam yemeği hazır olduğunda Sunny artık yüzünü buruşturmadan nefes alabiliyordu.
 
Eti, en kıymetli hazinesinin — lüks gümüş bir tabağın — üstüne koydu ve yemeye hazırlandı.
 
Unutulmuş Kıyı’da tabak gibi sıradan günlük eşyalar, tılsımlı kılıçlardan ve büyülü zırhlardan bile daha nadirdi. Bütün lanetli şehirde yalnızca Gunlaug ile onun beş yaveri, Sunny gibi muntazam bir şekilde yemek yiyebiliyordu.
 
Gerçi bu lanet yerde hâlâ tek bir çift yemek çubuğu bile bulamamıştı; kaşık gibi daha ileri bir teknoloji bir yana dursun. Elbette istese kendisi bir tane yapabilirdi ama bu aynı şey değildi.
 
Taş Azize, yanan yakut gözleriyle sessizce ona bakıyordu. O gizemli bakışların altında huzursuz hisseden Sunny önce tabağına, sonra da tehditkâr taş canavara baktı.
 
“Ee... ister misin?“
 
Bir parça eti kaldırıp suskun canavara uzattı. Ama Taş Azize en ufak bir tepki bile vermedi.
 
“Peki... keyfin bilir.“
 
Sunny, Sinsi Diken’i çatal bıçak niyetine kullanarak yemeğe girişti; sulu eti açlıktan kırılan bir hayvan gibi vahşice yedi. Etrafında tek bir insan dahi olmadığı için sofra adabını da umursadığı yoktu.
 
’İşte hayat bu...’
 
Kenar mahallelerde yaşarken sürekli aç gezen o eski serserilik zamanlarındaki hâli, böylesine gösterişli bir ziyafeti görseydi herhâlde küçük dilini yutardı. Bu, gerçek etti! Hem de bizzat kendi avlamış olduğu yaratığın eti. Dahası, buna benzer lüks yiyecekleri neredeyse her gün yeme şansı buluyordu.
 
Tabii bu gerçek et, iğrenç bir yaratıktan gelmişti ama bunlar küçük detaylardı.
 
Son lokmayı da derin bir memnuniyetle çiğnerken Sunny düşünceli bir şekilde Taş Azize’ye baktı. Devam etme vakti gelmişti...
 
Az önce, Yönelimi’nin sahip olduğu farklı güçler arasında bir uyum olup olmadığını görmek istemişti. Daha açık söylemek gerekirse, Gölge Kontrolü’nün sağladığı güçlendirmenin Gölgelere uygulanıp uygulanamayacağını merak ediyordu. Sunny, kendi gölgesinin bedenini, Hatıralarını ve daha zayıf bir etkiyle çeşitli cansız nesneleri güçlendirebildiğini biliyordu.
 
Ama diğer insanları, onlara ait Hatıraları ve Sunny’nin kendisi dışında hiçbir canlıyı güçlendiremiyordu. Bu sonuca varmak için Nephis ve Cassie’yle yaptığı yolculuk sırasında gizlice denemeler yapmıştı.
 
Daha da önemlisi, Yankılar üzerinde hiçbir etkisi yoktu.
 
Peki ya Gölgeler?
 
Zihninden bir emir vererek gölgesini Taş Azize’ye doğru gönderdi ve nefesini tuttu.
 
Su gibi akıp giden gölge, heykel gibi duran canavarı sessizce karanlık kollarına aldı. Sonra da sanki o kasvetli şövalyenin taş bedenine emilmiş gibi gözden kayboldu.
 
Bir an sonra Taş Azize’nin yakut gözleri kızıl alevle parladı. Pürüzsüz granit teni yeniden karanlık bir ışıltıyla ışıldadı; hayaletimsi gri sisin dumanlı kıvrımları, taş zırhının altından dans eden alevler gibi sızmaya başladı.
 
Birdenbire gizli odanın sıcaklığı birkaç derece birden düşmüş gibi oldu. O tehditkâr yaratığın çevresindeki gölgeler kabardı, derinleşti, karardı; sanki sonsuz boş karanlıktan dikilmiş uçsuz bucaksız bir manto gibi yayıldılar.
 
Taş Azize zaten her zaman tehlikeli ve ölümcül görünüyordu, ama şimdi düpedüz dehşet vericiydi.
 
Gölge Azize’nin ona tekrar vurmasına bile gerek kalmadan Sunny, deneyin tam anlamıyla büyük bir başarıyla sonuçlandığını anlayabiliyordu. Sahip olduğu bu iki farklı gölge türü sanki birbirleri için yaratılmıştı. Gücü en az iki katına çıkmıştı.
 
Biraz bozulmuş bir hâlde aşağı baktı ve iç çekti.
 
’Neden gölgeyi kullanınca o benden çok daha havalı görünüyor? Bunun tam tersi olması gerekmiyor mu? Buradaki gerçek ilahi gölge benim, ben! Benim o gizemli, o havalı auram nerede peki?!’
 
Başını sallayan Sunny, bir yandan yakışıklılık eksikliğine hayıflanırken bir yandan da böylesine gösterişli bir canavarın efendisi olduğu için kendini kutladı. Teknik olarak, Gölgelerinin nasıl göründüğünün bir önemi yoktu; yeter ki güçlü olsunlar. Ama içten içe, ilk Gölgesi’nin yalnızca güçlü değil, aynı zamanda karanlık bir güzelliğe sahip olmasından da memnundu.
 
Canavar öldürmek güzeldi, ama yakışıklı görünerek canavar öldürmek daha da güzeldi.
 
’Dur... benim gölgemi kullanabiliyorsa, başka neleri kullanabilir?’
 
Birden heyecanlanan Sunny, neredeyse unuttuğu et parçasını nihayet yuttu ve Taş Azize’yi geri yolladı. Ardından bakışlarını Ruh Denizi’ne çevirdi ve bu kez onu orada yeniden çağırdı.
 
Gölge, siyah alevlerden oluşan bir girdabın içinde belirdi ve sessiz denizin durgun sularının üstünde hareketsizce durdu. Gizemli yakut gözleri, taş miğferinin dar siperi ardından Sunny’ye bakıyordu.
 
Hiç vakit kaybetmeden, Gölge Çekirdeği’nin çevresinde dönen ışık kürelerine baktı.
 
’Ya ona gerçek Hatıralar kuşandırabilirsem?’
 
Ne seçmeliydi?.. O zaten son derece güçlüydü ve yuvarlak kalkanını kullanmakta da çok ustaydı; o hâlde kule kalkanının ona daha da uygun olacağını düşünmek mantıksız sayılmazdı. Neyse ki Sunny’nin elinde tam da öyle bir şey vardı.
 
Lanetli şehrin sokaklarındaki çatışmalardan birinde elde ettiği Hatıra’yı çağırdı. Bu, neredeyse kendi boyuna ulaşan büyük, kare biçimli bir kule kalkanıydı. En azından Sunny için, gerçek savaşta kullanılmayacak kadar ağır ve hantaldı. Üstelik o bir taçi kullanıyordu; o silah da ancak iki elle tutulduğunda gerçek potansiyelini gösterebiliyordu.
 
Sunny o hantal kalkanı kaptı, umutlu bir gülümsemeyle Taş Azize’nin yanına gidip ona uzattı.
 
“Al. Tut şunu. Imm... sana zahmet?“
 
Gölge birkaç an ona baktı, sonra başını eğip kule kalkanına göz attı.
 
’Hadi. Hadi, alsana şunu işte!’
 
Heykel gibi duran yaratık ellerini ağır ağır kaldırıp Hatıra’yı taş eldivenleriyle kavradığında Sunny’nin kalbi hızla çarptı.
 
“Evet, işte böyle! Artık onu kullanabilirsin!“
 
Taş Azize itaatkâr bir şekilde kalkanı göğsüne çekti.
 
Ve sonra... kırdı.
 
Sunny dondu kaldı; ağzı açık kalmıştı.
 
[Hatıran yok edildi.]
 
’...Ne?’
 
Parçalanan Hatıra’nın kırıkları, tıpkı Kabuklu Leşçi’nin Yankısı ile Gök Mavisi Kılıç daha önce yok olurken olduğu gibi, minik ışık kıvılcımlarından oluşan bir nehre dönüştü.
 
’Kule kalkanım!’
 
Sunny, kalbine keskin bir keder hançeri saplanmış gibi hissetti. Evet, o kalkanın kendisi için bir faydası yoktu. Ama gerçek dünyada o kadar çok para ederdi ki! Neden, neden bu lanet canavar onu kırmak zorundaydı? Neden? O güzelim sandalyesini kırması yetmemiş miydi?!
 
Ağlamak istercesine o minik kıvılcımlara baktı. Ama bir an sonra gözleri fal taşı gibi açıldı.
 
Çünkü o kıvılcım nehri kaybolmadı. Bunun yerine Taş Azize’nin bedeninin etrafında toplandı, sonra da ansızın onun içinden akıp geçti ve iki kola ayrıldı. Ardından her bir kol, canavarın bedeninin içinde saklanan yaşayan gölgenin derinliklerinde yanan iki kara kor tarafından emildi.
 
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
 
[Taş Azize güçleniyor.]
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi