Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 99

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.686



Kaleyi yöneten lord, onu sert bir ifadeyle izlerken yüzünde mahcup bir tebessüm belirdi ve ensesini kaşıdı.
“Düşünmeden davrandım. Eğer sizi gücendirdiysem affınızı dilerim.”
Varkas ise ona soğuk gözlerle baktıktan sonra avluyu boydan boya geçti.
Şehir kapısının önünde, hareket etmek için tüm hazırlıklarını tamamlamış süvari birliği muntazam bir düzen içinde bekliyordu.
Adamlarını gözden geçiren Varkas, toprak yol boyunca yürüyen Talia’yı fark edince olduğu yerde durdu.
Özenle örülmüş açık kahverengi saçları, sonbahar güneşinin altında saf altın gibi ışıldıyordu.
Yorgunluktan solgunlaşmış yüzünü dikkatle inceleyen Varkas, atını seyise teslim etti ve arkasından yaklaşmaya başladı. Arabaya binmek üzere kapı kolunu tutmuş olan kadın, onu görünce ihtiyat dolu bir bakış fırlattı.
“Ne... ne istiyorsunuz...?”
Varkas, onu arabaya bindirmeye yardım etmek için uzattığı elini yavaşça geri çekti.
Karısı, karşısındaki doğal düşmandan ürkmüş bir av hayvanına benziyordu. Korkuyla açılmış mavi gözleriyle göz göze geldiği anda, midesinin derinliklerinde, adını koyamadığı bir yerde hafif bir sancı kıvrıldı.
Kısılmış gözlerle onu sessizce süzdü, ardından bir adım geri çekildi.
Ancak o zaman, kadının bütün gerginliğinin çözülüp rahatladığını görünce ağzında acı bir tat belirdi.
Yaşadığı bu garip bedensel tepkiyi görmezden gelerek sakin bir sesle konuştu.
“Bugünden itibaren yolculuğu at sırtında sürdürmeyi düşünüyorum. Arabanın yanında ilerlemesi için bir muhafız görevlendireceğim. Herhangi bir şey olursa ondan yardım isteyin.”
Kadının yüzünden belli belirsiz bir rahatlama geçti. Bunu saklamak ister gibi kirpiklerini indirdi.
“Nasıl isterseniz.”
Bunu söyler söylemez, adeta kaçıyormuş gibi kendini arabanın içine attı.
Kapının yanında duran Varkas, onu bir süre sessizce izledi. Ardından hafifçe iç çekip arkasını döndü. Görünüşe göre ona kendi dokunuşlarına alışması için gösterdiği tüm çaba boşa gitmişti.
Dün gece düşünmeden yaptığı hareketleri hatırlayınca, aldığı tepki aslında şaşırtıcı değildi.
...Bir süre ona dokunmasam daha iyi olacak.
Kadın, genç ve ürkek bir yabani tay kadar hassastı.
Kendisine karşı duyduğu temkinliliği azaltmak istiyorsa, bir müddet ona düşüncesizce yaklaşmaması gerekiyordu.
Bu düşünceyle ağzındaki acı tat daha da yoğunlaştı. Ardından çevik bir hareketle eyerin üzerine çıktı.
“Davetimizi kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim, Majesteleri.”
Biraz ötede bekleyen kale lordu yeniden yanına geldi. Varkas, atını uzun süvari alayının önüne doğru çevirdi ve hafifçe başını salladı.
“Yağmacılar meselesini mümkün olan en kısa sürede çözeceğiz.”
“Teşekkür ederim. O hâlde çok geçmeden Kalmore’da sizi ziyaret edeceğim.”
Adam gür sesiyle seslendi.
Varkas hemen atını ileri sürdü.
Şehir kapılarından geçer geçmez süvariler de düzenlerini koruyarak peşinden ilerledi. Görünüşe bakılırsa önceki gece oldukça hararetli bir eğlence yaşanmıştı; ağır şarap kokusu üzerlerinden hâlâ silinmemişti.
Süvarilerin yüzlerini dikkatle inceleyen Varkas, hemen yanında ilerleyen Tyron’a kuru bir sesle seslendi.
“Lucas’ı öne getir. Kalmore’a dönene kadar onu bizzat ben eğiteceğim.”
Adam ona kaygılı bir bakış attı.
Yoksa o toy delikanlıya zarar vermesinden mi endişe ediyordu?
Varkas dudaklarında hafif bir alay ifadesiyle soğukça ekledi:
“Sözümü iki kez mi söylemeliyim?”
“...Hemen getiriyorum.”
Adam atını çevirip birliğin arka tarafına doğru ilerledi.
Kısa bir süre sonra yüzü kasvetle gerilmiş Lucas öne geldi.
Varkas, küçük kardeşini soğuk gözlerle süzdü ve hafifçe başını salladı.
“Bundan sonra bize rehberlik edeceksin. En öne geç.”
Henüz çocukluk tüylerinden tam kurtulamamış genç yüzünde belirgin bir gerginlik belirdi. Sanki önünde uzanan çetin sınavları sezmiş gibiydi.
Varkas bir kez daha konuştu.
“Ne bekliyorsun? Öne geç.”
Lucas kısa bir tereddütten sonra dizginleri çekti ve birliğin önüne geçti.
Varkas, çocuğun dimdik duran sırtına doğru sert bir sesle ekledi:
“Bundan sonra safları bozmanı ya da gözümün önünden kaybolmanı hoş görmeyeceğim. Sana verilen görevi yerine getiremezsen sonuçlarına katlanırsın.”
“Majesteleri, genç efendinin henüz yeterince tecrübesi yok...”
“Tyron El Drakan.”
Sözünü kesmeye cüret eden adam anında sustu.
Varkas ilk ve son uyarısını yaptı.
“Bir kez daha sözümü kesersen bedelini ödersin.”
Süvari birliğinin üzerine buz gibi bir sessizlik çöktü. Görünüşe göre bu uyarının yalnızca Tyron’a değil, oradaki herkese yönelik olduğunu anlamışlardı.
Varkas keskin bakışlarını süvarilerin üzerinde gezdirdikten sonra bakışlarını Lucas’a çevirdi.
“Hareket ediyoruz.”
Omzunun üzerinden ona bakmakta olan Lucas, atını ileri sürdü. Varkas da hemen kardeşinin arkasından ilerledi.
Planları, kuzeydoğu bölgesini geniş bir yay çizerek dolaşıp güneye inmeleriydi.
Eski Arex Krallığı sınırlarına ulaştıktan sonra yeniden batıya dönecek, güneydoğu bölgesini teftiş edeceklerdi. Ardından kuzeybatı topraklarını da gözden geçirip Kalmore’a vardıklarında bu uzun inceleme gezisi sona erecekti.
En iyimser hesapla bile yolculuk yaklaşık on beş gün sürecekti.
Bu süre, düşüncesiz küçük kardeşini terbiye etmek için fazlasıyla yeterliydi.
Lucas’ın hemen arkasında ilerlerken çevresini dikkatle gözlemledi. Büyük bir tehlike ortaya çıkmadığı sürece kardeşinin rehberliğine müdahale etmeyi düşünmüyordu.
Neyse ki Lucas belirlenen rotadan fazla sapmadan yollarını ustalıkla buluyordu.
Fakat görünüşe göre bir gruba önderlik etme tecrübesinden yoksundu. Arkasında ilerleyenleri hesaba katmadan sık sık tenha patikalara sapıyordu.
Sonunda geri dönmek zorunda kaldıkça morali gözle görülür biçimde bozuldu.
“Haritayı düzgün incelemeyi öğren. Yarın Brinak yakınlarına ulaşmamız gerekiyor.”
Varkas, güneş batarken nihayet konaklama yerine vardıklarında kardeşine sertçe seslendi.
“Gecikirsek bunun sorumlusu sensin. Kendine gel ve görevini yerine getir.”
“...Bu neden benim suçum olsun?”
Atından inmiş ve hayvanını su kenarına götürmekte olan Varkas durup arkasına döndü.
Lucas ona meydan okuyan bir ifadeyle bakıyordu. Ardından yüksek sesle konuştu.
“Gecikmenin sebebi sensin, Ağabey! Dün yaptığın çocukça öfke nöbetinin hıncını benden çıkarıyorsun!”
Etraftan ağır nefes alışverişleri duyuldu.
Lucas’ın yüzünde de belirgin bir gerginlik vardı. Yine de ağabeyinin kendisine gerçekten bir şey yapamayacağına inanıyor gibiydi. Bronz tenli boynu gerilimden taş kesilmişti.
Varkas uzun bir nefes verdi ve ağır adımlarla kardeşine yaklaştı.
Lucas çenesini kaldırıp ona meydan okurcasına baktı.
Varkas kuru bir kahkaha attı. Elini uzatıp Lucas’ın dağılmış koyu kahverengi saçlarını geriye itti.
Beklenmedik temas karşısında Lucas’ın omuzları irkildi.
Varkas ardından elini kardeşinin ensesine koydu ve yüzünü ona yaklaştırdı.
“Eğer dünün öfkesini senden çıkarmak isteseydim, bunca zahmete girmez, seni doğrudan talim meydanına çıkarırdım.”
Lucas’ın buğday tenli yüzünün rengi bir anda soldu.
Varkas, sorumluluğun ağırlığını henüz hiç tatmamış o kaygısız yüze bakarak yumuşak bir sesle devam etti.
“Henüz yetişkin olmamana ve benim küçük kardeşim olmana şükret, Lucas. Aksi hâlde seni önümde engel olarak tutmaz, Alec Gutvan’ın bulunduğu yere koyardım.”
“...”
“Ne demek istediğimi anladıysan şimdi ağabeyinden usulünce özür dile.”
“...Özür dilerim, Ağabey.”
“Güzel. Kabalığını bağışlıyorum.”
Ardından yumuşak ama kararlı bir sesle ekledi:
“Yakında karımdan da küstah sözlerin için özür dilemek zorunda kalacaksın. Şimdilik yüzünü görmek dahi istemediğini söylediği için seni kendi hâline bırakıyorum.”
Lucas dudağını ısırdı.
Yüzü aşağılanmanın verdiği kızarıklıkla yanarken ona tepeden bakan Varkas, elini çekip onu serbest bıraktı.
“Şimdi git ve yapman gerekeni yap.”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi