Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy
Bölüm 100
Lucas hiç vakit kaybetmeden arkasını dönüp kaçtı.
Yakınlarda olan biteni izleyen Daren ise endişeli bir ifadeyle dilini şaklattı.
“Biraz ileri gitmiyor musunuz? O çocuğun size kin beslemesine yol açacak şeyler yaparak ne elde etmeyi umuyorsunuz?“
Varkas kayıtsız bir sesle karşılık verdi.
“Şu anda Lucas, Büyük Dük Hanesi’nin tek varisi. Bana bir şey olursa, soyun devamını o sağlamak zorunda kalacak.”
Ardından soğuk bir bakışla Daren’e döndü.
“Asıl ben, işlerin bu noktaya gelmesine nasıl izin verdiğinizi merak ediyorum.”
“Ekselansları hâlâ genç ve sapasağlamken ikinci genç efendiyi neden varis olarak hazırlayalım ki?”
Daren omuz silkti.
“Üstelik artık evlendiniz. Yakında kendi öz varisiniz de olmaz mı?”
Varkas cevap vermedi. Yalnızca beline bağlı matarayı açıp dudaklarını ıslattı.
Etrafta gidip gelen askerlerin yarattığı hareketlilik arasında, on dört erzak arabasıyla uzun yolculuklar için yapılmış büyük, dört tekerlekli bir fayton gözlerinin önüne çıktı.
Kollarında büyük bir leğen taşıyan yarı cüce bir kadın onlara doğru yaklaşıyordu. Görünüşe göre karısının ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye gidiyordu.
Tam o sırada ağzına, paslı metal çiğniyormuş gibi keskin ve metalik bir tat yayıldı.
Talia, bacağını yaraladığından beri bedenini başkalarına göstermeye karşı son derece hassas davranıyordu. Annesinin görevlendirdiği şifacı dışında kimsenin bacağına dokunmasına izin vermiyordu.
Kendisinin yarayı kontrol etmeye çalıştığı her seferde Talia’nın öfkeyle tepki vermesi aklına gelince, ağzındaki metalik tat daha da yoğunlaştı.
Boğazı kumla doluymuşçasına pütürlü ve kuru hissediyordu. Bir yudum daha sert içki içtikten sonra, düşüncelerini dağıtmak istercesine konuyu değiştirdi.
“Dorcaen Kalesi’nde olağan dışı bir şey gördünüz mü?”
“Pek şüpheli sayılabilecek bir şeye rastlamadım. Görünüşe göre bizi yalnızca Büyük Dük Hanesi ile bağ kurmak amacıyla davet etmişler.”
Sakalını sıvazlayan Daren sakin bir sesle devam etti.
“Ekselansları kale lorduyla görüşürken ben de eğitim alanını inceleme fırsatı buldum. Asker eksikliğiyle ilgili raporlar doğru görünüyor.”
“Bu asker kaybının belirli bir sebebi var mı?”
“Bana kalırsa mali sıkıntılar.”
Daren derin bir iç çekti.
“Dorcaen Lordu’nun toprak yönetimi konusunda pek yetenekli olmadığı anlaşılıyor. Maaşları düzgün ödeyemediği için birçok savaşçı Dorcaen’i terk etmiş. Üstelik yağmacıların sık sık saldırması da insan gücünde ciddi kayıplara yol açmış. Bu şartlarda Büyük Dük Hanesi’ne karşı ayaklanabileceğini sanmıyorum.”
Varkas, gün batımının kızıl ışıklarıyla yıkanmış otlaklara dalgın gözlerle baktı.
Onun değerlendirmesi de Daren’inkinden pek farklı değildi.
Babası hastalık döşeğine düştüğünden beri çevredeki derebeylerin her biri kendi kuvvetlerini güçlendiriyor, nüfuz alanlarını genişletiyordu.
Düzgün bir ordudan yoksun bir lord için, komşularının her geçen gün daha da güçlenmesi doğal olarak bir tehdit gibi görünürdü.
Muhtemelen kendi güvenliği adına bile olsa yeni Büyük Dük’ü desteklemenin daha mantıklı olduğuna karar vermişti.
Asıl mesele, o adamın gerçekten güvenilir bir müttefik olup olmayacağıydı.
“Darken’i diğer vasalları dengelemek için desteklemeyi düşünüyor musunuz?”
Tam hesaplar yaparken Daren bu soruyu yöneltti.
Varkas ağır ağır başını salladı.
“Önce diğer yerel lordlarla görüşeceğim. Kararımı ondan sonra veririm.”
“Bilgece bir karar.”
Daren’le konuşmasını tamamlayan Varkas, kampın merkezine doğru yürüdü.
Askerler çoktan kamp ateşinin etrafında toplanmış, akşam yemeklerini yemeye başlamışlardı. Kampı baştan sona gözden geçirdikten sonra kendi çadırına yöneldi.
Loş ışıklarla aydınlanan çadırın içine adımını attığı anda, keskin gül yağı kokusu ve boğucu bir tatlılık burnunu sızlattı.
Girişte durup bakışlarını mum ışığının aydınlattığı yatağa çevirdi.
Mavi ketenden yapılmış geceliğinin içinde gevşekçe uzanan kadın, yorganın üzerine güçsüzce yığılmıştı.
O anda, kaburgalarının arasına buz gibi bir ürperti sızdı.
Hızlı adımlarla yatağın yanına gidip elinin tersini kadının yanağına koydu.
Sırça gibi teninin üzerinde ince bir soğuk ter tabakası parlıyordu.
Yine mi ağrı çekiyor?
Kaşlarını çatarak ayağa kalktı ve dolabı karıştırmaya başladı.
Eğer uykusunda bile acı çekiyorsa, biraz şifalı ot yakmak daha iyi olacaktı.
Şifacının önceden hazırladığı küçük tütsülüğe iyice kurutulmuş otlardan bir demet yerleştirdi.
Tam ateşe verecekken, yakından gelen zayıf bir ses kulağına ulaştı.
“...Varkas.”
Başını çevirdiğinde Talia’nın yarı uykulu, dalgın gözleriyle karşılaştı.
Bir şeyin etkisi altındaymış gibi görünüyordu.
Varkas gözlerini kıstı.
Yoksa uyku otu yakmış olabilir miydi?
Kadına doğru eğilip burnunu köprücük kemiğinin yakınına götürdü.
Ancak herhangi bir duman kokusu alamadı.
Onun yerine, boğazını yapış yapış hissettirecek kadar yoğun, tatlı ve baş döndürücü bir beden kokusu ciğerlerine doldu.
Bu ezici his, zihnini bir anlığına bulandırdı.
Sanki çok uzun zamandır toprağa gömülü duran, çürümüş duygular yeniden canlanıyordu.
Garip hissi bastırmaya çalışarak başını kaldırdı.
Yakınlığından rahatsız olmuş gibi omuzlarını iyice toplamış olan Talia’yı gördü.
Bunu fark etmemiş gibi davranarak sakin bir sesle sordu.
“Yoksa ateşin mi var?”
Talia battaniyeyi göğsüne kadar çekti.
“İyiyim. Sadece biraz dalmışım.”
“Doğru dürüst yemek yedin mi?”
“Biraz önce bir şeyler yedim.”
Çenesini yatağın yanındaki tepsiye doğru kaldırdı.
Varkas, içindeki yemeklere baktığında kaşlarını çattı.
Neredeyse hiç dokunulmamışlardı.
Büyük ihtimalle birkaç parça meyve yemiş ya da biraz bal şarabı içmişti.
Bir süredir içinde huzursuzluk yaratan o tuhaf his, yerini anında hoşnutsuzluğa bıraktı.
Parmaklarını sertçe saçlarının arasından geçirdi.
Talia göz ucuyla ona baktı.
Adamın huzursuz tavırları onu daha da gerginleştiriyordu.
Belki de yeniden uykuya dalana kadar dışarıda beklemesi daha iyi olurdu.
Varkas çadırın çıkışına yöneldi.
“Dinlenmeye çalışın.”
“Var... Varkas!”
Tam o anda arkasından telaşlı bir el uzandı.
Şaşkınlıkla dönüp baktığında, ceketinin kolunu sıkıca kavramış olan Talia’nın gözlerini kaçırdığını gördü.
Kadın çatallanan sesiyle güçlükle konuştu.
“B... bacağım ağrıyor.”
Varkas’tan herhangi bir tepki gelmeyince Talia kuru bir yutkunma sesi çıkardı.
“İlaç ver bana.”
Varkas kısa bir an boş gözlerle ona baktı.
Sonra bakışları kadının dudaklarına kaydı.
Şişmiş ve kızarmış dudakları, ezilmiş nar tanelerini andırıyordu.
Bir zamanlar o dudakları tattığı anın hissi yeniden zihninde canlandı.
Nemli ve yumuşak dokunun diline dolanışı bütün canlılığıyla geri dönmüştü.
Bir anda boğazının derinliklerinde yakıcı bir susuzluk yükseldi.
Yavaşça rafa gidip küçük cam bir şişe aldı.
Yatağın kenarına oturduğunda Talia’nın yüzüne derin bir tedirginlik yayıldı.
Şişeyi uzatarak onu sınar gibi sordu.
“Bunu mu?”
İncecik tenine pembe bir kızarıklık yayıldı.
Kulakları ve ensesi kıpkırmızı kesilen Talia, gözlerini sağa sola kaçırdıktan sonra hafifçe başını salladı.
Varkas hemen kapağı açtı.
Kıvamlı ilacın bir miktarını ağzına aldı.
Sonra bir eliyle Talia’nın ince boynunu kavradı.
Parmaklarının altında hızlı ve güçlü atan nabzı hissedebiliyordu.
Bu his ona, avucunun içine aldığı küçük bir kuşu hatırlattı.
Yumuşacık bedeninin altında çılgınca çarpan minik kalbi hissettiği o an gibi, içinde açıklayamadığı bir huzursuzluk yükseldi.
Diğer eliyle Talia’nın zarif çenesini kavrayıp yüzünü kendine çevirdi.
Ardından dudaklarını, kan damlalarından şekillenmiş gibi görünen dolgun dudaklarına bastırdı.
Kadının hafifçe aralanan dudaklarından içeri süzüldüğü anda, boğazının derinliklerinde kedi mırıltısını andıran boğuk bir inleme titreşti.
Yakınlarda olan biteni izleyen Daren ise endişeli bir ifadeyle dilini şaklattı.
“Biraz ileri gitmiyor musunuz? O çocuğun size kin beslemesine yol açacak şeyler yaparak ne elde etmeyi umuyorsunuz?“
Varkas kayıtsız bir sesle karşılık verdi.
“Şu anda Lucas, Büyük Dük Hanesi’nin tek varisi. Bana bir şey olursa, soyun devamını o sağlamak zorunda kalacak.”
Ardından soğuk bir bakışla Daren’e döndü.
“Asıl ben, işlerin bu noktaya gelmesine nasıl izin verdiğinizi merak ediyorum.”
“Ekselansları hâlâ genç ve sapasağlamken ikinci genç efendiyi neden varis olarak hazırlayalım ki?”
Daren omuz silkti.
“Üstelik artık evlendiniz. Yakında kendi öz varisiniz de olmaz mı?”
Varkas cevap vermedi. Yalnızca beline bağlı matarayı açıp dudaklarını ıslattı.
Etrafta gidip gelen askerlerin yarattığı hareketlilik arasında, on dört erzak arabasıyla uzun yolculuklar için yapılmış büyük, dört tekerlekli bir fayton gözlerinin önüne çıktı.
Kollarında büyük bir leğen taşıyan yarı cüce bir kadın onlara doğru yaklaşıyordu. Görünüşe göre karısının ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye gidiyordu.
Tam o sırada ağzına, paslı metal çiğniyormuş gibi keskin ve metalik bir tat yayıldı.
Talia, bacağını yaraladığından beri bedenini başkalarına göstermeye karşı son derece hassas davranıyordu. Annesinin görevlendirdiği şifacı dışında kimsenin bacağına dokunmasına izin vermiyordu.
Kendisinin yarayı kontrol etmeye çalıştığı her seferde Talia’nın öfkeyle tepki vermesi aklına gelince, ağzındaki metalik tat daha da yoğunlaştı.
Boğazı kumla doluymuşçasına pütürlü ve kuru hissediyordu. Bir yudum daha sert içki içtikten sonra, düşüncelerini dağıtmak istercesine konuyu değiştirdi.
“Dorcaen Kalesi’nde olağan dışı bir şey gördünüz mü?”
“Pek şüpheli sayılabilecek bir şeye rastlamadım. Görünüşe göre bizi yalnızca Büyük Dük Hanesi ile bağ kurmak amacıyla davet etmişler.”
Sakalını sıvazlayan Daren sakin bir sesle devam etti.
“Ekselansları kale lorduyla görüşürken ben de eğitim alanını inceleme fırsatı buldum. Asker eksikliğiyle ilgili raporlar doğru görünüyor.”
“Bu asker kaybının belirli bir sebebi var mı?”
“Bana kalırsa mali sıkıntılar.”
Daren derin bir iç çekti.
“Dorcaen Lordu’nun toprak yönetimi konusunda pek yetenekli olmadığı anlaşılıyor. Maaşları düzgün ödeyemediği için birçok savaşçı Dorcaen’i terk etmiş. Üstelik yağmacıların sık sık saldırması da insan gücünde ciddi kayıplara yol açmış. Bu şartlarda Büyük Dük Hanesi’ne karşı ayaklanabileceğini sanmıyorum.”
Varkas, gün batımının kızıl ışıklarıyla yıkanmış otlaklara dalgın gözlerle baktı.
Onun değerlendirmesi de Daren’inkinden pek farklı değildi.
Babası hastalık döşeğine düştüğünden beri çevredeki derebeylerin her biri kendi kuvvetlerini güçlendiriyor, nüfuz alanlarını genişletiyordu.
Düzgün bir ordudan yoksun bir lord için, komşularının her geçen gün daha da güçlenmesi doğal olarak bir tehdit gibi görünürdü.
Muhtemelen kendi güvenliği adına bile olsa yeni Büyük Dük’ü desteklemenin daha mantıklı olduğuna karar vermişti.
Asıl mesele, o adamın gerçekten güvenilir bir müttefik olup olmayacağıydı.
“Darken’i diğer vasalları dengelemek için desteklemeyi düşünüyor musunuz?”
Tam hesaplar yaparken Daren bu soruyu yöneltti.
Varkas ağır ağır başını salladı.
“Önce diğer yerel lordlarla görüşeceğim. Kararımı ondan sonra veririm.”
“Bilgece bir karar.”
Daren’le konuşmasını tamamlayan Varkas, kampın merkezine doğru yürüdü.
Askerler çoktan kamp ateşinin etrafında toplanmış, akşam yemeklerini yemeye başlamışlardı. Kampı baştan sona gözden geçirdikten sonra kendi çadırına yöneldi.
Loş ışıklarla aydınlanan çadırın içine adımını attığı anda, keskin gül yağı kokusu ve boğucu bir tatlılık burnunu sızlattı.
Girişte durup bakışlarını mum ışığının aydınlattığı yatağa çevirdi.
Mavi ketenden yapılmış geceliğinin içinde gevşekçe uzanan kadın, yorganın üzerine güçsüzce yığılmıştı.
O anda, kaburgalarının arasına buz gibi bir ürperti sızdı.
Hızlı adımlarla yatağın yanına gidip elinin tersini kadının yanağına koydu.
Sırça gibi teninin üzerinde ince bir soğuk ter tabakası parlıyordu.
Yine mi ağrı çekiyor?
Kaşlarını çatarak ayağa kalktı ve dolabı karıştırmaya başladı.
Eğer uykusunda bile acı çekiyorsa, biraz şifalı ot yakmak daha iyi olacaktı.
Şifacının önceden hazırladığı küçük tütsülüğe iyice kurutulmuş otlardan bir demet yerleştirdi.
Tam ateşe verecekken, yakından gelen zayıf bir ses kulağına ulaştı.
“...Varkas.”
Başını çevirdiğinde Talia’nın yarı uykulu, dalgın gözleriyle karşılaştı.
Bir şeyin etkisi altındaymış gibi görünüyordu.
Varkas gözlerini kıstı.
Yoksa uyku otu yakmış olabilir miydi?
Kadına doğru eğilip burnunu köprücük kemiğinin yakınına götürdü.
Ancak herhangi bir duman kokusu alamadı.
Onun yerine, boğazını yapış yapış hissettirecek kadar yoğun, tatlı ve baş döndürücü bir beden kokusu ciğerlerine doldu.
Bu ezici his, zihnini bir anlığına bulandırdı.
Sanki çok uzun zamandır toprağa gömülü duran, çürümüş duygular yeniden canlanıyordu.
Garip hissi bastırmaya çalışarak başını kaldırdı.
Yakınlığından rahatsız olmuş gibi omuzlarını iyice toplamış olan Talia’yı gördü.
Bunu fark etmemiş gibi davranarak sakin bir sesle sordu.
“Yoksa ateşin mi var?”
Talia battaniyeyi göğsüne kadar çekti.
“İyiyim. Sadece biraz dalmışım.”
“Doğru dürüst yemek yedin mi?”
“Biraz önce bir şeyler yedim.”
Çenesini yatağın yanındaki tepsiye doğru kaldırdı.
Varkas, içindeki yemeklere baktığında kaşlarını çattı.
Neredeyse hiç dokunulmamışlardı.
Büyük ihtimalle birkaç parça meyve yemiş ya da biraz bal şarabı içmişti.
Bir süredir içinde huzursuzluk yaratan o tuhaf his, yerini anında hoşnutsuzluğa bıraktı.
Parmaklarını sertçe saçlarının arasından geçirdi.
Talia göz ucuyla ona baktı.
Adamın huzursuz tavırları onu daha da gerginleştiriyordu.
Belki de yeniden uykuya dalana kadar dışarıda beklemesi daha iyi olurdu.
Varkas çadırın çıkışına yöneldi.
“Dinlenmeye çalışın.”
“Var... Varkas!”
Tam o anda arkasından telaşlı bir el uzandı.
Şaşkınlıkla dönüp baktığında, ceketinin kolunu sıkıca kavramış olan Talia’nın gözlerini kaçırdığını gördü.
Kadın çatallanan sesiyle güçlükle konuştu.
“B... bacağım ağrıyor.”
Varkas’tan herhangi bir tepki gelmeyince Talia kuru bir yutkunma sesi çıkardı.
“İlaç ver bana.”
Varkas kısa bir an boş gözlerle ona baktı.
Sonra bakışları kadının dudaklarına kaydı.
Şişmiş ve kızarmış dudakları, ezilmiş nar tanelerini andırıyordu.
Bir zamanlar o dudakları tattığı anın hissi yeniden zihninde canlandı.
Nemli ve yumuşak dokunun diline dolanışı bütün canlılığıyla geri dönmüştü.
Bir anda boğazının derinliklerinde yakıcı bir susuzluk yükseldi.
Yavaşça rafa gidip küçük cam bir şişe aldı.
Yatağın kenarına oturduğunda Talia’nın yüzüne derin bir tedirginlik yayıldı.
Şişeyi uzatarak onu sınar gibi sordu.
“Bunu mu?”
İncecik tenine pembe bir kızarıklık yayıldı.
Kulakları ve ensesi kıpkırmızı kesilen Talia, gözlerini sağa sola kaçırdıktan sonra hafifçe başını salladı.
Varkas hemen kapağı açtı.
Kıvamlı ilacın bir miktarını ağzına aldı.
Sonra bir eliyle Talia’nın ince boynunu kavradı.
Parmaklarının altında hızlı ve güçlü atan nabzı hissedebiliyordu.
Bu his ona, avucunun içine aldığı küçük bir kuşu hatırlattı.
Yumuşacık bedeninin altında çılgınca çarpan minik kalbi hissettiği o an gibi, içinde açıklayamadığı bir huzursuzluk yükseldi.
Diğer eliyle Talia’nın zarif çenesini kavrayıp yüzünü kendine çevirdi.
Ardından dudaklarını, kan damlalarından şekillenmiş gibi görünen dolgun dudaklarına bastırdı.
Kadının hafifçe aralanan dudaklarından içeri süzüldüğü anda, boğazının derinliklerinde kedi mırıltısını andıran boğuk bir inleme titreşti.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.