Bölüm 104
Tepki verecek vakti dahi olmamıştı.
Şaşkınlıkla aralanan dudaklarının arasından kaygan bir dil süzüldü; ardından da bal kadar yoğun, yapışkan bir sıvı ağzına aktı.
Midesini altüst edecek kadar keskin ve acı bir tat bekleyen Talia, karşılaştığı beklenmedik lezzet karşısında gözlerini hayretle açtı.
Çiçek kokularıyla bezeli tatlı sıvı, dilinin üzerine yumuşakça yayıldı. Ağzında biriken sıvıyı yutarken, dilinin ucuna değen o et parçası ağır ağır geri çekildi.
“Gerçekten de akşam yemeğini atlamışsın, öyle değil mi?“
Sitemkâr bir ses, şişmiş dudaklarının üzerinde gezinir gibi oldu.
Talia sersemlemiş bir ifadeyle başını kaldırıp ona baktı. İlaca ihtiyacı olduğu bahanesiyle ondan öpücük dilenmeye başladığından beri neredeyse her gece dudakları buluşuyordu; ancak bu kez ilk adımı atan taraf Varkas olmuştu.
Hayır...
Daha doğru ifade etmek gerekirse, bu ikinci seferdi.
İlk geceye dair karmaşık anıları zihninde canlanınca yüzü kızardı.
Sessizce onu izleyen Varkas, nasır tutmuş başparmağıyla dudaklarının kenarını okşadı.
“Biraz daha ister misin?“
Fısıltı hâlindeki bu soru, Talia’nın yüreğinin aniden kasılmasına neden oldu.
Talia, ateşe dokunmuş gibi irkilerek ondan uzaklaştı.
“B-bana ne içirdiniz?“
Kekelemeyle karışık sorusu üzerine Varkas, yatağın yanındaki rafa doğru işaret etti. Orada küçük gümüş bir sürahi ile çeşitli meyvelerle dolu bir kâse duruyordu.
“Keçi sütünün mayalanmasıyla hazırlanan bir içecek. Doğudaki insanlar bunu çoğu zaman kahvaltı yerine tüketir.“
Tekdüze sesiyle yaptığı açıklama, Talia’nın zihnindeki karmaşayı daha da artırdı. Buna karşın, onu kendi ağzıyla beslemenin son derece olağan bir şey olduğu düşüncesindeymiş gibi, Varkas’ın yüzünde sakin bir ifade vardı.
Belki de...
Belki de gerçekten öyleydi.
İlaç almayı reddettiğinde onu ağzıyla beslediği gibi, şimdi de yalnızca yemek yemesini sağlıyordu.
Evet.
Kesinlikle öyle olmalıydı.
Nihayetinde o, bir yanları bütünüyle yıkılmış bir adam değil miydi? Tıpkı Ayla’nın her isteğine tek taraflı olarak boyun eğdiği gibi, şimdi de onun taleplerine karşılık veriyordu.
Talia kendini sakinleşmeye zorladı ve yüzüne kasıtlı olarak soğuk bir ifade yerleştirdi.
“Size beni beslemenizi söyleyen kimdi?“
Bu keskin sözler üzerine Varkas’ın hafifçe açılmış gözleri daraldı.
Fakat gücenmiş görünmüyordu. Dalgın bir tavırla çenesini okşayan Varkas, önüne bir tepsi bıraktı.
“Öyleyse, lütfen kendi başınıza yiyin.“
Bunun ardından ayağa kalktı ve pencerenin yanına gitti. Bir leğene su doldurup yüzünü ve boynunu yıkayışını izleyen Talia, ardından bakışlarını önündeki tepsiye çevirdi.
Birden dilini ısırma isteği duydu.
Yemeyi reddetseydi, Varkas onu yine kendi elleriyle besleyecekti.
Bu utanç verici düşünceyle ekmekten bir parça kopardı.
Sanki az önce fırından çıkmışçasına sıcacıktı. Buharı tüten ekmekten küçük parçalar koparıp ağzına atarken, temiz kıyafetler giymiş olan Varkas yeniden yatağın yanına döndü.
“Yemekler damak tadınıza uygun değil mi?“
Parçalanmış ekmeğe bakarak kaşlarını çattı.
Talia kısa süre tereddüt ettikten sonra başını salladı.
“Hayır, gayet güzel.“
“Öyleyse doğru dürüst yiyin. Yemeğe kin besliyormuşsunuz gibi davranmayı bırakın.“
Söyledikleri, huysuz bir çocuğu azarlıyormuş gibi tınlıyordu.
Talia’nın kaşları hafifçe yukarı kalktı.
Aslında, ’Bunun içinde ne olduğunu biliyor musunuz ki?’ diye çıkışmayı düşünmüştü. Fakat kendisini dikkatle süzen gözlerle karşılaşınca sivri sözler boğazına geri kaçtı.
Gece boyunca zorlu bir savaştan dönmüş, buna rağmen onun aç kalmamasını önemseyen biriyle anlamsız bir tartışmaya girmek istemiyordu.
Sonunda, kızartılmış gibi görünen küçük bir ekmek parçasını eline aldı.
Gözlerini sıkıca kapatarak büyük bir ısırık aldı ve sıcak, baharatlı eti çiğnemeye başladı.
Tam o sırada midesi bulanmaya başladı.
Sorun yağlı etin tadı değildi.
Asıl sorun, ne olduğunu bilmediği bir şeyi ağzına koymuş olmasıydı.
Kertenkele, yarasa ya da kurbağa gibi bir şey olamazdı herhâlde.
Yumuşak et parçalarını dişleriyle ezerken sert bir şeye denk geldi.
Bir yemiş olmalıydı.
Hayır...
Belki de bir böcekti.
İncecik doğranmış etlerin arasına yağda kavrulmuş gibi duran türlü malzeme karıştırılmıştı.
İçinde nelerin saklı olabileceği düşüncesiyle midesi sancıyla burkuldu.
Çamur çiğniyormuşçasına çenesini mekanik biçimde hareket ettiren Talia, sonunda yükselen bulantıya daha fazla dayanamadı ve ağzındakileri yuttu.
Bunu gören Varkas hızla bir bardağa su doldurup ona uzattı.
“İçin.“
Talia bardağı aceleyle aldı.
Buz gibi suyu bir solukta içerken, boğazını tıkayan lokmalar yemek borusundan aşağı kaydı.
Yuttuğu şey sanki bir çakıl taşıymış gibi ürperdiği sırada, yukarıdan gelen iç çekişli bir ses işitti.
“Şu kötü yeme alışkanlığınız bir türlü düzelmiyor.“
Talia şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Onun yedikleriyle ilgileneceğini hiç düşünmemişti.
“Bugün pek iştahım yok sadece.“
Mazeretini duyan Varkas’ın kaşları yeniden çatıldı.
Münzevi rahiplerden bile daha az yemek yediğini biliyor gibiydi.
Bir kez daha sessizce iç çeken Varkas, keçi sütünden yapılmış içeceği bir bardağa doldurup ona uzattı.
“Yediğiniz miktarı yavaş yavaş artırmanız en doğrusu olur. Sonsuza dek yalnızca bal ve meyveyle yaşayamazsınız, değil mi?“
Kendisine alışık olmadığı bir şekilde söylenip duran adama boş gözlerle bakan Talia, isteksiz bir ifadeyle bardağı aldı.
İçindeki sıvıyı kendini zorlayarak içerken, Varkas tepsiyi kenara itti.
“Bir hizmetçi çağıracağım. Siz de hazırlanıp yola çıkın.“
Varkas biraz geri çekilirken, Talia dadısının yardımıyla hızlıca yıkandı ve temiz giysiler giydi.
Yaraları bir önceki akşam yeniden sarılmış olduğundan, bir şifacı çağırmaya gerek yok gibiydi.
Omuzlarına kürk yakalı paltosu yerleştirildikten sonra, dadısının desteğini nazikçe reddetti ve kendi başına dışarı çıktı.
Hava son derece güzeldi.
Bulutsuz gökyüzüne baktıktan sonra gözlerini aşağı indirerek huzurlu köy manzarasını seyretti.
Eyerlerinden kurtulmuş atlar geniş çayırlarda otluyor, seferden dönen süvariler açıklık alanda bir araya gelerek yemeklerini yiyordu.
Talia, arabanın bulunduğu tarafa doğru ilerlemek üzere onların yanından geçeceği sırada, ayaklarının dibine uzanan tuhaf biçimli bir gölgeyi fark ederek duraksadı.
Biraz ileride, dimdik yükselen uzun bir kazık vardı.
Talia içgüdüsel olarak başını kaldırdı.
Ve kazığın ucunda asılı duran kesik başı gördüğü anda dehşet içinde donup kaldı.
Üzerindeki tüm kan çekilip alınmış gibi kül rengine dönmüş yüzü görünce, sabah yaşadığı onca zorlanmanın ardından zaten hassaslaşmış olan midesi yeniden kasılmaya başladı.
Talia ağzını koluyla örttü.
Zorla yuttuğu yiyecekler her an geri gelecekmiş gibi hissediyordu.
Yine de korkuyla çarpılmış o yüzden gözlerini ayıramıyordu.
Başkentte de halka açık infazlar sık sık gerçekleştirilirdi.
Fakat Talia ilk kez başı kesilmiş bir cesedi kendi gözleriyle görüyordu.
Tuhaf bir merakın etkisiyle, puslu ve donuk gözbebeklerine dikkatle baktı.
Belki...
Belki onların içinde cehennemden bir iz görebilirdi.
Öğretiye göre, kirli varlıklar alevlerle dolu uçuruma sürüklenirdi.
Ve kendisi de kirli bir varlık olduğundan, cehenneme düşme ihtimali son derece yüksekti.
Mümkün olsaydı, ölümden sonra gideceği o dünyayı önceden görmek isterdi.
Bu düşünceye kapılarak kazığa biraz daha yaklaştı.
Tam o sırada, güçlü bir kol görüşünü engelledi.
Talia başını sertçe çevirdi.
Varkas, tarif edilmesi güç bir ifadeyle ona bakıyordu.
Üstelik yalnızca Varkas da değildi.
Belki de kesik başa büyülenmiş gibi dikilmiş bakışlarını ürkütücü bulduklarından, etraftaki herkes ona huzursuz gözlerle bakıyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.