Bölüm 103
“Müsaade ederseniz, kullanılan malzemeleri kontrol edeyim. Böylece Yüce Prenses’in içi rahat eder.”
Talia, bu teklifi ne onayladı ne de reddetti; yalnızca kadına gitmesini işaret etti. Kadın derhâl başını eğip odadan çıktı.
Şöminenin önüne oturmuş, çıtırdayan korları seyrederken Talia’yı derin bir yorgunluk hissi kapladı ve ağır adımlarla yatağına yöneldi.
Yumuşak çarşafların üzerine uzandığında, dizlerinden aşağı yayılan ağrının yavaş yavaş hafiflediğini fark etti. Görünüşe bakılırsa sürdüğü merhem nihayet etkisini göstermeye başlamıştı.
Talia, bulanıklaşan gözlerle yer yer lekelenmiş tavana baktıktan sonra başını çevirip kızıl bir parıltıyla ışıldayan pencereye yöneldi.
Farkına bile varmadan gökyüzünün parlak kehribar tonları, koyu şarap rengine dönüşmeye başlamıştı.
Yakıcı kızıllıkla yanan gün batımı, çok geçmeden karanlığın kucağında kaybolacaktı. Bu da düşmana ani bir baskın düzenlemek için elverişli bir fırsat demekti.
Aklından kısa süreliğine bir endişe geçti; ya Varkas savaş sırasında yaralanırsa?
Ancak bu düşünceyi hemen silkip attı.
Henüz yirmi yaşına varmadan, yüzlerce Roem Şövalyesi arasından sıyrılıp Şövalye Kumandanı unvanını kazanmış bir adamdı o. Bir grup haydudu ortadan kaldırmak onun için çocuk oyuncağından farksızdı.
Zihnini meşgul eden düşünceleri zorla uzaklaştıran Talia, gözlerini sıkıca kapattı. Bilinci yavaş yavaş bulanıklaşırken, günün sona erdiğini haber veren çan sesleri kulaklarına ulaştı.
Çan kulesinden yükselen o hafif tınıları dinlerken, Talia âdeta bayılırcasına uykuya daldı.
───
Uyandığında şafak henüz sökmemiş, etrafı zifiri bir karanlık kaplamıştı.
Boğazını kavuran susuzluk hissiyle göz kapaklarını araladı. Fakat aniden üzerine çöken boğucu baskı karşısında keten geceliğinin yakasını çekiştirdi.
Nefesini ezen o bunaltıcı sıkışma hissi geçmeyince yatağın kenarına doğru süründü ve lambayı eline aldı.
Tam o sırada, duvar boyunca süzülen soluk kızıl bir ışık dikkatini çekti. O ince ışık izini takip ederek başını çevirdiğinde, şöminedeki neredeyse sönmek üzere olan ateşi fark etti ve derin bir nefes aldı. Sönmeye yüz tutmuş o son ışık kırıntıları bile ona temiz bir nefes gibi gelmişti.
Yataktan kalkıp şöminenin yanına gitti. Siyah küllerin arasında hâlâ cızırdayan birkaç kor seçilebiliyordu. Ateşi yeniden canlandırmak için birkaç odun parçası yerleştirdi ve yerde duran körüğe kuvvetle bastı. Çok geçmeden odunlar dumanlar saçarak yeniden parlak alevlere teslim oldu.
Rahatlamanın etkisiyle omuzları gevşeyen Talia, ansızın başını çevirdi.
Bir yerlerden tuhaf bir ses geliyordu.
Bunun bir hayvanın uluması olduğunu anlaması birkaç saniyesini aldı.
Yoksa ortaya bir yabani köpek mi çıkmıştı?
Talia pencereye yaklaşıp dikkatlice araladı. Kuru ve keskin bir gece rüzgârı yüzüne çarptı.
Üşüyerek karanlığı taradı; giderek belirginleşen sesi takip ediyordu.
Ay ışığının beyaz aydınlığında yıkanan tepeler boyunca hüzünlü bir uluma yankılandı. Ancak avazı çıktığı kadar uluyan o yaratığın kendisi hiçbir yerde görünmüyordu.
Bakışlarını çayırın ötesine, sesin ormanın içinden gelip gelmediğini anlamak üzere çevireceği sırada kapı çalındı.
Talia’nın tüm duyuları bir anda gerildi.
“Kim o?“
“Affınıza sığınırım, Yüce Prenses. Bir ses işittim. Belki ağrılarınız yüzünden uyuyamadığınızı düşünerek hâlinizi sormaya geldim.“
Gelen, Shiokan Hanesi’nin şifacısıydı.
Talia temkinini gevşetti ve isteksiz bir ses tonuyla karşılık verdi.
“Sadece dönüp duruyordum. Gidebilirsin.“
Kısa bir sessizlik oldu.
Kapının önünde kararsız adımlarla oyalanan kadın, ihtiyatla konuştu.
“Uygun görürseniz, uyumanıza yardımcı olacak bitki çayı hazırlayabilirim.“
Talia kaşlarını çattı. Kadının, gitmesini emretmesine rağmen derhâl ayrılmaması canını sıkmıştı.
“Gerek yok...“
Her zamanki gibi reddetmek üzereyken aniden sustu.
Hazırladığı iksiri Taren Hanesi’nin şifacısına teslim edeceğine dair verdiği sözü hatırlamıştı.
Bu kadının ona kuşkulu bir karışım içirmeye çalıştığını düşünmüyordu. Yine de tedbirli olmakta zarar yoktu.
Kısa bir tereddüdün ardından sertçe konuştu.
“Peki. İçeri gel.“
İzin alır almaz şifacı, elinde küçük bir bohçayla odaya girdi.
Talia onu dikkatle süzdü.
Yeni uyanmış gibiydi; bol keten geceliğinin üzerine yalnızca kül rengi bir sabahlık geçirmişti.
Kadın, dağılmış saçlarını mahcup bir tavırla kulağının arkasına iliştirerek şöminenin yanına yürüdü.
“Lütfen biraz bekleyin. Hemen hazırlayacağım.“
Bohçadan çıkardığı çeşitli otları pirinç bir tencereye koydu. Birkaçını karıştırıp temizledikten sonra çaydanlığı eline aldı ve içine su ekledi.
Kısa süre sonra odayı papatya ve lavanta kokusu doldurdu.
“İşte, hazır.“
Demini iyice almış çaydan uygun miktarda fincana dolduran kadın, bardağı dikkatle Talia’ya uzattı.
Talia fincanı eline alıp sessizce içine baktı. Burnunu hafif, tatlı bir koku okşadı; muhtemelen içine biraz bal katılmıştı.
Tam çayın kokusunu içine çekerken, o uzun ve kederli uluma yeniden duyuldu.
Talia hafifçe inledi.
Anlaşılan o hayvan bütün gece susmaya niyetli değildi.
“Pencereyi kapat. Perdeleri de çek.“
Kadın emri hemen yerine getirdi. Ne var ki kalın camlar ve ağır perdeler bile o yaratığın ulumalarını engelleyemedi.
Şifacı, mahcup bir gülümsemeyle konuştu.
“Görünüşe bakılırsa bu köydeki kurdun özlediği biri var.“
Talia, duyduklarına inanamazmış gibi alaycı bir şekilde güldü.
“Şu anda benimle şakalaştığını mı sanıyorsun?“
“Hayır, öyle değil...“
Keskin tepki karşısında afallayan kadın, sakin bir sesle devam etti.
“Doğu’da bir inanış vardır. Vaftiz edilmeden ölenlerin yabani hayvanlar olarak yeniden doğduğuna inanılır. Geceleri duyulan hayvan seslerinin de hayattayken sevdikleri insanlara seslenen ezgiler olduğu söylenir.“
Talia küçümseyici bir tavırla burnundan soludu.
“Vaftiz edilmemiş ruhlar Uçurum’a düşer ve yok olur. Kilise’nin en temel öğretilerini dahi bilmiyor musun?“
“...Kilise’nin öğretilerini elbette biliyorum.“
Kadının dudaklarında buruk bir ifade belirdi.
“Ama insan, sevdiği kişinin bir hayvan suretinde de olsa yeniden yanına döndüğüne inanmayı daha teselli edici bulmaz mı? Rahipler bile çoğu zaman bu tür inanışları görmezden gelir.“
Talia şaşkınlıkla ona baktı.
“Gerçekten bu kadar çok kişi vaftiz edilmeden mi ölüyor?“
“İmparatorluğun tüm vatandaşları gibi biz Doğulular da doğumdan sonraki yüz gün içinde vaftiz ediliriz. Fakat ölü doğan çocuklara bu lütuf bahşedilmez, öyle değil mi?“
Kadının sesindeki acıyı hisseden Talia ne diyeceğini bilemedi.
Bu şifacı da kendi çocuğunu mu kaybetmişti?
Rahatsızlıkla kıpırdanırken, kadın ortamı yumuşatmak istercesine nazikçe gülümsedi.
“Çayınız soğuyacak. Lütfen için.“
Talia, kadının yüzünü dikkatle inceledikten sonra ılımış çaydan küçük bir yudum aldı.
Sessizce onu izleyen şifacı, rafın üzerine birkaç ilaç şişesi bıraktıktan sonra odadan çıktı.
Talia yatağına uzanırken, koridordan giderek uzaklaşan hıçkırık seslerini duydu.
Belki de o kadın, kendisini çağıran o ezgiyi işitmişti.
Belki de bu yüzden gece boyunca gözüne uyku girmemişti.
Bu düşüncelere kapılan Talia, kısa süre sonra bunların anlamsız olduğunu düşünüp zihninden uzaklaştırdı.
Kendi acılarıyla baş etmek bile yeterince zorken, başkalarının yükünü taşıyacak hâli kalmamıştı.
───
Belki de bitki çayının etkisiydi; Talia tek bir düş bile görmeden derin bir uykuya daldı.
Uzun zamandır hissetmediği kadar dinlenmiş bir şekilde uyandığında, henüz mahmur gözlerle aydınlanmaya başlayan pencereye baktı.
Tam o sırada yakınında birinin varlığını hissetti.
Bakıcısının yüzünü yıkaması için su getirdiğini düşünerek başını çevirdiği anda, yanağına değen serin bir parmakla irkildi.
Gözleri bir anda açıldı.
Yatağın kenarında oturan kişinin Varkas olduğunu gördü.
Talia sersemlemiş bir hâlde birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, ardından aceleyle doğruldu.
Varkas’ın herhangi bir yerinden yaralanıp yaralanmadığını anlamak için onu baştan aşağı inceleyecekti ki, çenesi hafifçe yukarı kaldırıldı.
Ve hiçbir uyarı olmaksızın, Varkas’ın dudakları onun dudaklarına indi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.