Bölüm 102
Sesi öylesine kayıtsızdı ki, sanki birkaç saatliğine akşam yürüyüşüne çıkacağını söylüyordu.
Talia kaşlarından birini kaldırdı.
“Çatışma mı?“
İçinde altın sikkeler bulunan deri bir keseyi idareciye benzeyen bir adama uzatan Varkas, başını eğip ona baktı. Talia’nın huzursuzluğunu fark etmiş gibi, sıkıca kapanmış dudaklarının arasından hafif bir iç çekiş süzüldü.
“Bu bölgede yağmacıların kamp kurduğuna dair haber aldık. Üsleri çok büyük görünmediği için, gün doğmadan geri dönmüş oluruz.“
Gerçekten gitmek zorunda mısın?
Talia tam bunu söyleyecekti ki, üzerlerine çevrilmiş onlarca bakışı fark etti ve dudaklarını sıkıca kapattı.
İçini kemiren kaygı midesini altüst ediyordu; ancak karşısındaki bu kayıtsız adamın, aslında onun için ne kadar telaşlı olduğunu görmesini istemiyordu.
Omzuna konan eli sertçe itti ve soğuk bir sesle karşılık verdi.
“Ne zaman döneceğin beni ilgilendirmez. Dinlenmek istiyorum, o yüzden beni odama götür.“
Karşılarında duran ve aralarındaki konuşmayı izleyen köy muhtarı şaşkınlıkla nefesini tuttu.
Fakat Varkas’ın yüzünde en ufak bir değişim olmadı. Yeniden yaşlı adama dönüp sordu:
“Misafir odaları nerede?“
“Ah... lütfen bu taraftan buyurun.“
Yaşlı adam telaşla önden yürümeye başladı.
Onu takip ederlerken, orta büyüklükte taş bir yapı gözlerinin önüne çıktı.
İçeri girdiklerinde yaşlı adam kekeler gibi açıklamaya başladı.
“Burası aslında resmî konukların ağırlandığı bir binaydı. Ancak Ekselansları’nın teşrif edeceğini öğrenir öğrenmez tamamen boşalttık. Buyurun, bu odayı kullanabilirsiniz.“
Koridorun sonundaki büyük kapıyı dikkatle araladı.
Talia, loş ışıklarla aydınlanan yatak odasını ilgisiz bakışlarla süzdü.
Dışarıdan bakıldığında oldukça mütevazı görünen binanın içi şaşırtıcı derecede rahat döşenmişti. Belli ki misafirleri ağırlamak için özenle hazırlanmıştı.
Köy muhtarı, onun tepkisini ölçmeye çalışarak temkinli bir sesle ekledi:
“Eğer eksik gördüğünüz bir şey olursa lütfen hemen haber verin. Derhâl ilgileniriz.“
“Hayır, burası yeterli. Artık çıkabilirsiniz.“
Kalın örtülerle kaplı yatağı inceleleyen Talia, çenesini kibirli bir ifadeyle kaldırarak cevap verdi.
Yaşlı adam, Varkas’a kısa bir bakış attıktan sonra vakit kaybetmeden odadan ayrıldı.
Talia üzerindeki bol kaftanı çıkarıp umursamazca bir kenara fırlattı ve kendisini yatağın üzerine bıraktı. Sessizce onu izlemekte olan Varkas, yatağın yanına yaklaştı.
Talia onun varlığını özellikle görmezden geldi ve sırtını döndü. Çünkü yüzüne bakarsa, sebepsiz yere öfkesini ondan çıkaracağından emindi.
Battaniyeyi çekiştirirken sertçe konuştu:
“Bu gece sadece uyuyacağım. Dadıya söyle, akşam yemeği istemiyorum.“
“Talia.“
Başının üzerine bir gölge düştüğünü hisseden Talia irkilerek yukarı baktı.
Varkas, bir elini yastığının yanına koymuş, ona doğru eğilmişti.
Pencereden içeri süzülen kızıl gün batımı ışıkları yüzünün bir tarafını kana çalan tonlara boyuyordu. Talia, onun anlaşılması güç yüz hatlarına dalıp gitmişken, serin bir parmak alnına dokundu.
“Yorgun olsan bile öğünü atlama, lütfen.“
“Aç kalıp kalmam seni neden ilgilendirsin?“
Talia başını çevirip onun elini sertçe itti.
“Sen gidip o yağmacılarla ilgilensen iyi olur.“
Varkas’ın kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirdi. Görünüşe göre Talia’nın neden öfkeli olduğunu gerçekten anlayamıyordu.
Talia battaniyeyi başına kadar çekti.
Bir süre sonra, Varkas’ın yataktan doğrulduğunu işitti. Ayak sesleri uzaklaştıkça, ansızın içini yoğun bir kaygı kapladı.
Varkas, kendisinin iki katı büyüklüğündeki bir devi bile zorlanmadan öldürebilecek bir adamdı. Bir wyverni zincire vurup yere serdiğine bizzat şahit olmuştu.
Birkaç yağmacı onun için tehdit sayılmazdı.
Ama bu dünyada hiçbir şey mutlak değildi.
Talia bir anda ayağa fırladı ve Varkas’ın pelerininin ucunu tuttu.
Varkas durup arkasına döndü.
Talia, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle mırıldandı:
“...Kendine dikkat et.“
Varkas’ın gözleri hafifçe büyüdü.
Böylesine sıradan bir söz karşısında bu kadar şaşırması, Talia’nın kalbinin sebepsizce hızlanmasına neden oldu.
Hemen ardından, bu sözleri önemsemiyormuş gibi sert bir tavırla ekledi:
“Sana bir şey olursa benim konumum tehlikeye girer. O yüzden... kendine dikkat et.“
Varkas’ın yüzünden, gülümseme ile hüzün arasında kalan belli belirsiz bir ifade geçti ve kayboldu.
Talia yeniden örtülerin altına saklandı.
Çok geçmeden ağır adımların sesi duyuldu.
“Merak etme. Yakında geri döneceğim.“
Yatağa yeniden yaklaşan Varkas, eğilerek saçlarını usulca okşadı.
Beklenmedik bu temas karşısında Talia’nın kalbi yeniden çarptı.
Nedense bu nazik dokunuş, tutkulu bir öpücükten bile daha fazla heyecanlandırmıştı Talia’yı.
Bir an sonra Varkas odadan ayrıldı.
Talia, kabuğundan dışarı uzanan bir salyangoz gibi örtülerin arasından başını ihtiyatla çıkardı.
Pencereye yaklaştığında, konağın önünde hazır bekleyen yüzlerce askeri gördü.
Çok geçmeden Varkas da onların arasına katıldı.
Talia, ordunun Varkas’ın önderliğinde köyün dışına doğru ilerleyişini uzun süre izledi.
Onun silueti tepenin ardında kaybolduktan sonra bile pencereden ayrılmaya gönlü elvermedi.
Tam o sırada, kapının ardından tanıdık bir ses duyuldu.
“Ekselansları, merheminizi sürmek için geldim.“
“...İçeri gir.“
İzin vermesiyle birlikte, Taren Hanesi’nin şifacısı içeri adım attı.
Talia aksayarak şöminenin önüne yerleştirilmiş sandalyeye oturdu. Kadın diz çöküp elbisesinin eteğini dikkatlice kaldırdı ve sordu:
“Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?“
“Her zamanki gibiyim sanırım.“
Ustalıkla sarılmış bandajları çözüp zarar görmüş deriyi dikkatle inceledi.
“Görünüşe göre deri sonunda bozulmaya başlamış. Bu gece bandajları açık bırakmanız daha iyi olur.“
Talia ona keskin bakışlar fırlattı.
“Hayır. Yeniden sar.“
“Bugün Ekselansları burada değil. Bu izi gizlemek için kendinizi zorlamanıza gerek yok...“
“Bunu Varkas yüzünden yaptığımı mı sanıyorsun?“
Talia öfkeyle sesini yükseltti.
Şifacının yüzü şaşkınlık içinde donup kaldı.
Onun gergin ifadesine bakan Talia, daha alçak bir sesle mırıldandı:
“Onu görmek istemiyorum. O yüzden düzgünce sar.“
Şifacı kısa bir iç çekti. Kaderine razı olmuş gibi yeni bir bandaj çıkardı. Yapışkan merhemi dikkatlice yara izinin üzerine sürdü ve bandajı olabildiğince gevşek şekilde sardı.
“Doğudaki büyücünün hazırladığı ilacın gerçekten işe yaradığını düşünüyor musunuz?“
Ellerindeki merhem kalıntılarını havluyla silen kadın aniden sordu.
Talia kayıtsız bir sesle cevap verdi:
“Tamamen etkisiz sayılmaz. İlaç o kadar güçlü ki bazen midemi ağrıtıyor. Ama içtikten sonra ertesi gün kendimi iyi hissediyorum.“
“İçinde hangi otların bulunduğunu biliyor musunuz?“
“Bana sadece, yaşam gücünü geri kazandıran çeşitli şifalı otların karışımı olduğu söylendi.“
Talia şifacıya kuşkuyla baktı.
“Neden bu kadar çok soru soruyorsun? Zehirlenmiş olabileceğimden mi şüpheleniyorsun?“
“...Majesteleri İmparatoriçe, Ekselansları’nın sağlık durumunu yakından takip etmemi emretti.“
Şifacı temkinli bir tavırla sözlerine devam etti.
“Üstelik burada, Ekselansları’nın varlığından hoşnut olmayan pek çok insan yok mu? Tedbirli olmakta fayda var.“
Talia sert bakışlarını kadından ayırmadan, soğuk bir sesle karşılık verdi:
“Eğer beni zehirlemek isteselerdi, bunu yiyecek ya da içeceğime katarlardı. İlaca karıştırmaları mantıksız olurdu; çünkü o zaman durum hemen fark edilirdi.“
Kadın sessizliğe gömüldü. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı.
Acaba kafasına takılan başka bir şey mi vardı?
Onun huzursuz görünümünü fark eden Talia, lütufta bulunuyormuşçasına ekledi:
“Madem bu kadar şüpheleniyorsun, ilaçtan biraz ayırırım. Yanında götürüp inceleyebilirsin.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.