Bölüm 124
Bölüm 124 – Terk Edilmişlik
Çeviri: Raban
Çok geçmeden gizemli şehrin aşılmaz taş surlarının altında duruyorlardı. Arkalarında, dev kraterin devasa boşluğu ufka kadar uzanıyordu.
İleride bir yerde, Rüya Diyarı’nın bu iğrenç bölgesindeki tek insan kalesi onları bekliyordu. Bu karanlık yerden kurtulup eve dönme umudunu taşıyan yer orasıydı.
Sunny artık bu kâbusun bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu.
Şehrin surları, devasa gri granit taşlardan inşa edilmişti. Lanetli denizin soğuk dokunuşuyla hâlâ ıslak olan eski, yıpranmış taşlar yer yer kararmıştı. Bu suru yapan gizemli insanlar zamanın sisleri arasında kaybolalı binlerce yıl geçmişti, ama yapıtları ise hâlâ görkemli ve sarsılmaz duruyordu.
Granit taşların arasındaki birleşim yerlerine ince bir bıçak dahi girmezdi.
Yukarı bakan Sunny, surun yüksekliğini tahmin etmeye çalıştı. En az altmış metre olmalıydı; modern teknoloji ve çeşitli Yönelim Yetenekleri yardımıyla inşa edilmiş Uyanmışlar Akademisi’nin savunma bariyerinin iki katı kadar.
Birkaç anlığına, bu kadim duvarları, arkasındaki şehri, bu terk edilmiş lanetli diyarın kıyılarında tek başına hâlâ tüm azameti ile duran dev heykelleri ve onları yapan insanları düşündü. Onların eserleri karanlığa ve zamana dayanmıştı, ama onları yapanlar yoktu. Kimdiler? Yıkık şehrin halkının başına nasıl korkunç bir kader gelmişti?
Sonra Sunny öfkeyle başını salladı. Bu gizemlerin artık onunla hiçbir ilgisi yoktu. Eve gidiyordu ve bu korku, çaresizlik çukuruna bir daha asla dönmeyecekti.
‘Artık bunları da bir başkası çözsün.’
Kısa bir dinlenmeden sonra, giriş aramak için surun etrafından dolaşmak yerine doğrudan tırmanmanın daha kolay olacağına karar verdiler. Bir kapı bulsalar bile açık olacağının garantisi yoktu.
Islak granite tırmanmak kolay değildi, ama zor bela, bir şekilde başardılar. Tutunacak hiçbir yer olmadığında Sunny ve Nephis kılıçlarını levhaların arasındaki birleşim yerlerine sokarak ilerledi. Birkaç tatsız kesiğin ardından doğru ritmi yakaladılar ve hızla yükselmeye başladılar.
Tükettikleri Ruh Parçacıklarının ve Gölge Parçacıklarının etkisiyle ve tabii bir de bitmek bilmeyen hayatta kalma savaşının acımasız eğitimiyle güçlenen bedenleri kuvvet ve dayanıklılıkla doluydu. İkisi de insan bedeninin fiziksel sınırlarının zirvesindeydi. Çok geçmeden dev surun tepesine ulaşıp kenarından aştılar.
Nefesini toparlamaya bile gerek duymayan Sunny sabırsızca ileri süründü, ayağa fırladı ve aşağı baktı.
Ardından çöken sessizlikte, altın halatın taşa sürtünme sesini duyabiliyordu. Ama kalp atışları daha gürültülüydü.
Kısa süre sonra Nephis ve Cassie de yanına geldi.
Kör kız Sunny’nin omzunu kavradı ve umut dolu, canlı bir sesle sordu:
“Sunny? Ne görüyorsun?”
Sunny dudaklarını yaladı.
Altlarında, geniş, harabeye dönmüş bir şehir uzanıyordu. Güzel taş binalar yıkılmış, paramparça olmuştu; çoğu moloz yığınına dönmüştü. Geniş sokaklarda yürüyen insanlar yoktu, sessizliği dağıtacak tek bir ses, tek bir uğultu bile yoktu. Soğuk gri göğün altındaki yıkık şehir ölü ve kederli görünüyordu.
Burada nasıl korkunç bir felaket yaşandığını söylemek imkânsızdı, ama bunun doğal bir şey olmadığı açıktı. Yıkılmış evlerin çoğu ateşten kararmıştı; hâlâ ayakta kalan duvar parçalarının üzerinde pençe izleri vardı. Orada burada yerlere saçılmış kadim dehşetlere ait devasa kemikler vardı. Çok uzun zaman önce bu sokaklarda uğruna kan dökülmüş umutsuz savaşları anlatır gibiydiler.
Sunny daha dikkatli bakınca sırtından soğuk terler aktığını hissetti. Molozların arasında hareket eden tuhaf şekiller vardı; çok daha fazlası da gölgelerde saklanıyordu. Onları görünce soğuk bir ürperti kalbini korkuyla doldurdu.
Yıkık şehrin sokakları Kâbus Yaratıklarıyla kaynıyordu.
“Yıpranmış, taştan yapılmış... büyük, yıkık bir şehir görüyorum. Sokaklarında da sayısız canavar dolaşıyor. Tıpkı söylediğin gibi.”
Üzerinde durdukları yüksek surlar bir yol kadar genişti. İki yöne doğru sonu yokmuş gibi uzanıyor, geniş harabeleri tuhaf biçimde kusursuz bir çemberin içine alıyordu. Belirli aralıklarla, aşılmaz granit gövdesine kuleler inşa edilmişti; olası düşmanlara karşı burç görevi görüyorlardı.
Kim derdi ki bir gün bu büyük bariyer korkunç canavarları dışarıda tutmak için değil, asıl dehşetleri içeriye hapsetmek için kullanılacaktı?
Ama Sunny surlarla pek ilgilenmiyordu. Canavarlarla da pek ilgilenmiyordu. Onun bakışları, harabelerin arasında yükselen tepeye kilitlenmişti. O tepede...
“Harabelerin ortasında, yüksekçe bir tepenin üzerinde görkemli bir şato var. Sanki... sanki bir efsaneden ya da masaldan fırlamış gibi. Duvarları parlak beyaz taştan yapılmış; yüksek hisarları ve görkemli sivri kuleleri göğe doğru uzanıyor. Şehrin üzerinde sanki bir... umut simgesi gibi duruyor. Bu cehennemde karanlığın dokunmadığı tek şey oymuş gibi ve... ve...”
Cassie’nin yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
“Evet! Gördüğüm yer, o kale, kesinlikle orası olmalı!”
Ama Sunny onu duymadı. Kör kıza parlak şatonun ihtişamını anlatırken bakışları istemeden şatonun arkasına doğru kaymıştı.
Artık tek görebildiği şey, dünyanın üzerinde kurumuş kandan yapılma bir mızrak gibi yükselen devasa kulenin karanlık siluetiydi. Sunny onu görür görmez kalbine açıklayamadığı bir korku çöktü.
Bu, Kızıl Kule’ydi.
Yaydığı dehşet hissi, ona bir daha asla bakmak istememesi için yeterliydi. Yine de gözlerini ondan ayıramıyordu.
Hemen yanında Nephis de kuleye bakıyordu; ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Yüzünde gergin, karanlık bir ifade vardı. Birkaç saniye sonra Değişen Yıldız sonunda kendini toparladı ve bakışlarını çevirdi.
Şatonun olduğu yöne bakıp kaşlarını çatarak şöyle dedi:
“Kaleye giden yol çok tehlikeli olabilir. Son derece dikkatli olmalı ve acele etmemeliyiz. Önce aşağı inmenin bir yolunu bulalım...”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.