MANGA-TR
Bölüm 127
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 127

Bütün Umutlarınızı Kapıda Bırakın
Yazar: Raban Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 6 dk Kelime: 1.390

Bölüm 127 – Bütün Umutlarınızı Kapıda Bırakın
Çeviri: Raban
 
...Effie’nin sözleriyle sarsılan üç Uyuyan solgun yüzlerle öylece kala kaldılar. Sunny, içinde, kalbinde çok kırılgan ve değerli bir şeyin parçalandığını hissetti; bu his neredeyse fiziksel bir acı gibi yüreğine saplandı.
 
‘Olamaz. Hayır, bu doğru olamaz.’
 
Bu doğru olamazdı. Nasıl... nasıl?..
 
Tüm bunlar boşuna olmuş olabilir miydi?
 
Bütün umutları, hayalleri ve arzuları birkaç kelimeyle nasıl böyle yok olup gidebilirdi?
 
Bu nasıl mümkün olabilirdi?!
 
Yanında bir yerden Cassie’nin kırılmış, incecik sesi duyuldu:
 
“Geçit yok derken tam olarak ne demek istiyorsun?”
 
Effie omuz silkti.
 
“Aslında basit. Bunu size söyleyen kişi ben olmak istemezdim, bunun için üzgünüm ama içten içe bunu zaten biliyor olmalısınız. Öyle değil mi? Yani Unutulmuş Kıyı... insanların yaşayabileceği bir yer değil. Bu yüzden okulda, Akademi’de buraya ya da bu yaratıklara benzer hiçbir şey duymadınız.”
 
Sunny’nin yüzü öfkeyle çarpıldı. Tabii ya! Tabii ki cevap hep elinin altındaydı. Sadece bunu anlayamayacak kadar saf ve aptaldı.
 
Rüya Diyarı uçsuz bucaksız bir yerdi ve aynı zamanda tuhaftı da. Henüz büyük çoğunluğu insanlar tarafından keşfedilmemişti bile. Yine de insanlar ayak bastıkları yer hakkında az çok bilgi sahibiydi. Hatta bazıları tamamen insanların kontrolü altındaydı; Bastion gibi büyük Kaleler yüz binlerce Uyanmış’ın yaşadığı bir sığınaktı mesela.
 
Ama Sunny Unutulmuş Kıyı’ya ilk geldiğinde, bu yerin kendine has özelliklerinden hiçbirini bilememişti. O zamanlar bunun sebebinin eğitimsizliğinden olduğunu düşünmüştü.
 
Ama hem Nephis hem de Cassie, onlarda kendisi gibi bu yer hakkında hiçbir şey çıkaramayınca gerçeği anlamalıydı. Bu kadar benzersiz bir bölge nasıl tamamen bilinmez olabilirdi? En mantıklı açıklama, bu cehenneme düşen hiç kimsenin gerçek dünyaya dönememesi ve burayı başkalarına anlatmayı başaramamış olmasıydı.
 
Ne kadar da aptaldı! Akademi’deki rahat hayata sadece birkaç haftada alışmış ve dünyanın onun gibilere karşı hiç de adil olmadığını tamamen unutmuştu. Gerçek her zaman en kötü beklentilerinden bile daha kötü olurdu. Bu sefer neden farklı olmalıydı ki?
 
Dünya, seni yutmak için fırsat kollayan bir avcıydı. Neden beklentiye girmişti ki?
 
Ağzında tanıdık, acı bir tat belirdi.
 
Bu sırada Effie yumuşak bir sesle devam etti:
 
“Yaklaşık on beş yıl kadar önce, güçlü ve çaresiz bir grup Uyuyan bu şehre ulaşmayı ve şatoyu ele geçirmeyi başarmış. İçinde Geçit olduğu için değil, onları güvende tutabilecek tek yer orası olduğu için. En azından bir süreliğine. O zamandan beri her kış, gündönümünde birkaç şanslı ya da becerikli Uyuyan şatoya giden yolu buluyor, sonra da geri kalan herkes gibi burada mahsur kalıyor.”
 
Nephis sessizce oturuyordu; kalbinde kopan duygu fırtınasını ele veren tek şey sıktığı yumruklarıydı. Cassie ise bu haberi ikisinden de ağır karşılamıştı. Ne de olsa onları bu tuzağa sürükleyen şey onun görüsüydü.
 
Yüzü bembeyaz kesilmişti; acı ve şok, narin hatlarını çarpıtmıştı. Gözlerini kapatarak fısıldadı:
 
“Ama bu... hiç de adil değil!”
 
Effie ona acıyarak baktı. Sonra kısa bir kahkaha attı, karanlık bir gülümsemeyle şöyle dedi:
 
“Hayat ne zaman adil oldu ki?”
 
...Elbette haklıydı. Adalet, insan hayal gücünün soyut dünyası dışında gerçekten var olan bir şey değildi. Sunny bu dersi çok, çok uzun zaman önce öğrenmişti.
 
O öfke dolu umutsuzluğunun içinde kaynayıp dururken, Effie’nin gülümsemesi bir anda kasvetini kaybetti ve yeniden neşeli bir sırıtışa dönüştü. Biraz öne eğilerek şöyle dedi:
 
“Ama her şey kötü değil! En azından benimle karşılaştınız. Gerçekten de inanılmaz şanslıymışsınız. Buraları bilen birine rastlamasaydınız şimdiye çoktan ölmüştünüz.”
 
Nephis ona baktı ve düz bir sesle sordu:
 
“Ya… öyle mi? Neden… ki?”
 
 
Tuhaf konuşma tarzı bütün görkemiyle geri dönmüştü.
 
Effie iç çekti.
 
“Karanlık Şehir, Unutulmuş Kıyı’daki hem en güvenli hem de en ölümcül yer oluyor canım. Neden güvenli? Çünkü hiçbir deniz canavarı bırak şatoya ulaşmayı, surları dahi aşamaz. Ama aynı zamanda burası Kızıl Labirent’ten çok daha tehlikeli, çünkü buradaki Kâbus Yaratıklarının neredeyse tamamı Düşmüş rütbesinde.”
 
Sunny gözlerini kırpıştırdı; soğuk bir ürperti bütün bedenine yayıldı. Düşmüş yaratıklar... Düşmüş yaratıklar Uyanmış olanlara kıyasla ölçülemeyecek kadar güçlüydü. Onlar gibileri henüz Uyanmışlarla bile savaşmamalıydı. Düşmüş olanları düşünmek bile insana fazla geliyordu. Tek bir Uyanmış İblis bile, lanetli denizin derinliklerinden gerçek bir Dehşet çağırmadan baş edebileceklerinden fazlasıydı.
 
Kabuklu İblis’ten çok daha güçlü bir şey onları birkaç saniye içinde varlıktan silebilirdi. Harabelerin arasında hareket eden sayısız şekli hatırlayınca titremeden edemedi.
 
O şekillerin her biri... her biri Düşmüş bir Canavar mıydı? Bu lanet yerde insan bir gün bile geçiremezdi herhalde? Kaldı ki bunu denemek için delirmiş olmak gerekirdi!
 
İçine düştükleri bu tehlikeli tuzağın büyüklüğü yavaş yavaş zihnine işlemeye başladı.
 
Effie gülümsedi.
 
“Ama siz daha surdan inmeden bana rastladınız. Yoksa Düşmüşler çoktan ruhlarınızla ziyafet çekiyor olurdu. Şanslısınız, çok şanslısınız! Şatoda, harabelerde ava çıkan insan sayısı çok azdır; hele hele bu kadar uzağa gelen neredeyse hiç olmaz. Benim gibi deneyimli bir avcıyla karşılaşmanız, Karanlık Şehir’in gerçek yüzünü iş işten geçmeden öğrenmek için muhtemelen tek şansınızdı.”
 
Başını salladı.
 
“Ne derler buna... binde bir mi? On binde bir mi? Yoksa milyonda bir mi? Her hâlükârda ihtimaller kesinlikle sizin aleyhinizeydi. Ya biriniz ağzıyla kuş tutmuş ya da talih içinizden birine tutulmuş, bilmiyorum artık. O yüzden... neşelenin! Et ister misiniz? Bugünkü avım gerçekten harika ötesiydi. Hatta o kadar iyiydi ki, etimi paylaşmak zoruma bile gitmiyor.”
 
Nephis kızaran ete bakmadı bile. Bunun yerine öne eğildi; sözleri yoğun bir baskıyla doluydu:
 
“Burada Geçit yoksa, neden buradan gitmeyi denemediniz?”
 
Effie birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve ona içten bir şaşkınlıkla baktı.
 
“...Gidelim, ha? Nereye?”
 
Et yanmak üzereydi, bu yüzden ateşe doğru eğilip şişleri aldı, yerlerine birkaç yeni şiş koydu. Sonra iç çekerek Değişen Yıldız’a döndü ve konuştu:
 
“Labirent’i gördünüz, nasıl bir yer olduğunu biliyorsunuz. Hangi yöne giderseniz gidin, aylarca yol boyunca o lanet mercanlardan ve lanetli denizden başka hiçbir şey yok. Yürüyerek gidemezsiniz. Yüzemezsiniz. Hatta uçamazsınız, çünkü bulutların arasında saklanan korkunç ve iğrenç uçan yaratık sürüleri var. Ama kaçmayı deneyen oldu mu? Evet, epey kişi denedi. Ama şimdi hepsi ölü. Hatta derler ki şatonun ilk efendisi de böyle ölmüş.”
 
Sunny dişlerini sıktı.
 
“Ne yani? Siz de şatoda saklanıp ölümü mü bekliyorsunuz?”
 
Güzel kadın kahkaha attı.
 
“Tabii ki hayır, sersem!”
 
Sonra güzel ela gözleriyle Sunny’e, ondan beklenmeyecek kadar kasvetli bir bakış attı ve şöyle dedi:
 
“Maalesef çoğumuz şatoya giremiyoruz. Bilirsin, Kral vergisini istiyor. O yüzden ölümü dışarıda bekliyoruz.”
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi