MANGA-TR
Bölüm 138
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 138

Beklenmedik Karşılaşma
Yazar: Raban Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.217

Bölüm 138 - Beklenmedik Karşılaşma
Çeviri: Raban
 
Hiç şüphesiz, bu Caster’dı. Yalnızca bir antrenman dövüşü olsa da, Sunny’nin Nephis’i yendiğini gördüğü tek adam oydu.
 
Akademi zamanlarındayken Caster, o dönemki Uyuyanların gözdesiydi, parlayan yıldızlarıydı; yakışıklıydı, cana yakındı. Yalnızca sevilen biri değil, aynı zamanda saygı da gören bir adamdı. Sunny her ne kadar kabul etmek istemese de insanların ona olan saygısı yalnızca köklü bir Mirasçı olmasından dolayı değildi.
 
Diğer Mirasçılar bile ona hayranlık duyuyordu. Birçoğu sıralamada birinci sıranın gerçek sahibinin Caster olduğunu düşünüyor, Değişen Yıldız’ın birinciliğe yanlışlıkla yerleştiğinden bahsediyorlardı.
 
Caster güçlüydü, yetenekliydi, etkileyiciydi. Üstüne bir de alçakgönüllüydü; cana yakın kişiliği yüzünden ondan hoşlanmamak mümkün değildi. Geldiği aile kusursuz, geleceği ise tartışmasız parlaktı.
 
Kısacası Sunny’nin tam zıddıydı.
 
‘S*ktir! Ben de bu ses bana bir yerden tanıdık geldi diyordum!’
 
Sunny başını çevirip yakışıklı gence şaşkınlıkla baktı.
 
Bu adamın burada ne işi vardı ki?
 
Geceyarısı Parçası’nı tatmaya ne kadar yaklaştıklarından habersiz olan iki Uyuyan da aynı şaşkınlıkla Caster’a bakıyordu. Yüzlerindeki heyecan tamamen kaybolmuştu.
 
“Ah. Sen miydin.”
 
‘Onu ben diyecektim!’
 
Caster sessizce gülümsedi. Gözlerinde açıkça görülen bir düşmanlık yoktu ama nedense Gunlaug’ın adamlarının sorun çıkarma hevesi bir anda sönmüştü. Birbirlerine baktıktan sonra içlerinden biri tereddütlü bir sesle sordu:
 
“Caster, bu herifi tanıyor musun?”
 
Caster başını salladı.
 
“Evet. Akademi’de beraberdik. Kaba davranışlarına çok takılmayın çocuklar, mizacı öyle. Başta biraz ters gelebilir ama tanıdıkça, aslında çok iyi biri olduğunu görürsünüz.”
 
‘Biz ne ara bu kadar samimi olduk lan?’
 
Sunny bu sözlere mantığı el vermediği halde sinirlendi ama ağzını kapalı tutmayı da başardı. Caster’ın yalnızca ortamı yatıştırmaya çalıştığını biliyordu. Aslında zamanlaması mükemmeldi.
 
Sunny birkaç serserinin işini bitirebileceğinden emindi… ama sonra ne olacaktı? Gunlaug’ın adamlarının yada diğer insanların oturup olan biteni seyredeceğinden şüpheliydi.
 
Şatoya geldiği ilk gün buranın sahipleriyle bir araya girmek pek de akıllıca olmazdı.
 
Bu sırada söz konusu serseriler geri adım atmıştı. Kontrol hâlâ kendilerindeymiş gibi görünmeye çalışarak Caster’a öfkeyle baktılar.
 
“Arkadaşına biraz terbiye öğret, Caster. Bir dahaki sefere anlayışlı halimize denk gelmeyebilir.”
 
Bunu söyledikten sonra ikisi de arkasını dönüp gitti. Kendilerine bakmaya cüret eden herkese ters ters bakmayı da ihmal etmediler. Çok geçmeden büyük salon yeniden uğultulu konuşmalarla doldu.
 
Caster gidişlerini izledi ve sonra Sunny’ye döndü. Gülümsemesi biraz ciddileşmişti.
 
“Bu… pek akıllıca bir hareket değildi, dostum.”
 
Sunny küçümseyerek burnundan soludu.
 
“İyi de… benim akıllı biri olduğumu nerden çıkardın?”
 
‘Hayır, bekle. Öyle demek istememiştim!’
 
Uzun boylu genç birkaç saniye ona baktıktan sonra iç çekti.
 
“Her neyse, ikinizi de gördüğüme sevindim, gerçekten.”
 
Sonra sanki biri onu davet etmiş gibi masaya oturdu.
 
Düşününce… aralarında az da olsa bir bağ vardı. Akademi’de birlikte eğitim aldığı insanlarla konuşmak istemesi anlaşılabilir bir durumdu.
 
Yine de Sunny bundan hoşlanmamıştı.
 
Cassie’ye bir göz attı, ardından soğuk bir gülümsemeyle sordu:
 
“Ne o? Bizi canlı görünce çok mu şaşırdın?”
 
Caster bir an tereddüt etti.
 
“Hayatta kalmayı başarmanıza sevindim.”
 
Anlaşılan bu, gerçekten şaşırdığını ama bundan da memnun olduğunu söyleme biçimiydi.
 
Akademi’deki diğer bütün Uyuyanlar, Sunny ile Cassie’yi yürüyen iki ceset olarak görüyordu. Nephis ile Caster sıralamada ilk ikide yer alırken, onlar listenin en dibinde, son ikide yer alıyordu. Bu yüzden ikisi de dışlanmış, kimse yanlarına yaklaşmak istememişti.
 
Gerçi mesele Sunny olunca, diğerlerinin ondan uzak durmasına, soğuk davranmasına memnun olmakla kalmamış, işlerin bu noktaya gelmesini bizzat kendisi sağlamıştı.
 
Kimse yanlarına yaklaşmak istemiyordu. Sanki gittikleri her yerde ölüm peşlerinden geliyordu da kendilerine de bir şey olur diye korkuyorlardı. Hatta Sunny bile geçmişte Cassie’den olabildiğince uzak durmaya çalışmıştı.
 
Unutulmuş Kıyı’nın dehşetvari topraklarında geçen birkaç aydan sonra ikisinin de canlı ve sağlıklı bir şekilde buraya ulaştığını görmek gerçekten tuhaf olmalıydı.
 
Cassie gülümsedi.
 
“Teşekkür ederim.”
 
Caster da ona gülümseyerek karşılık verdi ve tuhaf derecede samimi bir sesle sordu:
 
“Adın Cassia’ydı, değil mi? Tabii sen de… ımm… Güneşsiz?”
 
Sunny kısa bir baş hareketiyle onayladı.
 
“Evet. Gerçi isimlerimizi hatırlamana şaşırdım. Bilesin ki bize eskiden nasıl davrandığınızı unutmadık.”
 
Cassie elini sıktı ve Sunny’e çıkıştı:
 
“Sunny!”
 
Caster kıkırdadı.
 
“Hayır, hayır. O haklı. O zamanlar hepimiz birer pislik gibi davranmıştık. Şimdi geriye dönüp bakınca… yanlış yaptığımız çok şey vardı. Keşke daha aklı başında davransaydık…”
 
Sesi giderek kısıldı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra yakışıklı genç birden nostaljik bir gülümsemeyle konuştu:
 
“Yine de Akademi’de geçirdiğimiz günlerin hepsi kötü değildi, değil mi? Güneşsiz, seninle ilk tanıştığım günü hâlâ hatırlıyorum. Gerçekten unutulmaz bir izlenim bırakmıştın! Anlattığın o inanılmaz hikâyeler… tek parmak hareketinle Uyanmış bir kılıç ustasını öldürmen, Uyanmış bir Zalimin yüzüne tükürmen falan…”
 
Eski güzel günleri hatırlayarak güldü.
 
Sunny sırıtmaya başladı.
 
Biraz yaramazlık yapası gelmişti.
 
“Cık, o önemsiz şeyler mi diyorsun? Hah ha! Çocuk oyuncağıydı. Sen asıl Labirent’te yaptıklarımı görmeliydin. Asıl övünülecek olanlar, orada yaptıklarım.”
 
Caster’ın gözlerinde eğlenen bir bakış vardı.
 
“Öyle mi? anlat bakalım... neler yaptın?”
 
Sunny hiç de umursamıyormuşçasına omuz silkti.
 
“Ya işte, yaptık bir şeyler be Caster. Bi düşeneyim…”
 
Birkaç saniye düşünüyormuş gibi yaptı, ardından bıkkın bir ses tonuyla konuştu:
 
“Yani yaptıklarım içinde en akılalmaz olanı, Ulu bir Şeytan’ı tek kılıç hareketiyle öldürmemdir herhalde. İşi anında bitti, zorlamadı bile. Hatta öldürdüğümde Hatıra bile kazandım. Ama baştan söyleyeyim… sana gösteremem. Çünkü… ah… ugh… ıhm… şöyle ki, onu yedim…”
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi