Bölüm 145
Bölüm 145 – Adalet
Çeviri: Raban
Bütün bu gösteri öylesine ustalıkla sahnelenmişti ki Sunny neredeyse inanacaktı. Elbette işin aslını anlayacak kadar kafası çalışıyordu.
Bilmediği tek şey, Yol Bulucu ile Gemma’nın bu gösteriyi önceden mi planladıkları, yoksa o anda doğaçlama mı yaptıklarıydı. Belli ki Gunlaug, kendisine açıkça karşı çıkan adamı herkesin gözü önünde idam ettirirken bir yandan da her şey usulüne uygunmuş gibi görünmesini istiyordu.
Çünkü burada yaşanan şey tam anlamıyla bir idamdı. Sunny, Gunlaug’ın cesur avcıya büyük salondan sağ çıkma şansı vereceğine bir an bile inanmıyordu. Hayır, onun ölmesini istiyordu. Üstelik herkesin bunu görmesini istiyordu.
…Kimse ona karşı ağzına geleni söyleyip de elini kolunu sallayarak bu işten sıyrılabileceğini sanmasın diye.
Yine de… yine de Sunny’nin içinde küçücük bir umut ateşi hala yanıyordu. Görünüşe bakılırsa Jubei tecrübeli bir avcıydı. Sayısız canavarla yüzleşmiş ve her defasında galip gelmiş, maharetli ve görmüş geçirmiş bir savaşçıydı. Son derece güçlüydü; ayrıca belliydi ki sarsılmaz bir iradesi vardı ve kararlığı da oldukça sağlamdı.
Belki bir mucize gerçekleşirdi. İhtimal ne kadar küçük olursa olsun, yine de vardı.
Sunny bu yüzden Gunlaug’ın, böylesine saçma bir gösteri uğruna sağ kolunun hayatını neden tehlikeye atmaya razı olduğunu anlayamıyordu.
…Sanki düşüncelerini okumuş gibi Parlak Lord konuştu:
“Bir meydan okuma mı? Peki madem, öyle olsun. Ne de olsa bu bizim kutsal geleneğimizdir. İyi insanlar doğruluk uğruna canlarını ortaya koymaya devam ettiği sürece ahlaksızlık asla galip gelemez…”
Uyuyanlardan oluşan kalabalık bir anda fısıltılara boğuldu. Bazıları gergin ve kasvetliydi; bazılarıysa karanlık bir beklentiyle doluydu. Sunny’nin ağzı seğiriyordu.
Onun gördüğü kadarıyla ahlaksızlık çoktan kazanmıştı. En azından üstünlüğü ele geçirmişti.
Ancak Gunlaug’ın söyleyecekleri henüz bitmemişti:
“…Lakin sanığı bizzat senin temsil etmen uygun olmaz, Gemma. Parlak Şato seni kaybetmeyi göze alamaz, sevgili dostum. Jubei, sanığın yerine başka biri savaşsa buna itirazın olur mu?”
Dış yerleşimden gelen avcı yalnızca omuz silkti.
“En beterini gönder. Pısırık herif.”
Parlak Lord, Yol Bulucu’ya dönüp başını hafifçe yana eğdi. Tuhaf altın zırhın ürkütücü, pürüzsüz maskesinin karşısında yüzü bir anda bembeyaz kesilen katil, birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra alçak bir sesle konuştu:
“Harus’u seçiyorum, Lordum.”
Salona bir anda sessizlik çöktü. Sunny’nin bile omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indi. Neden o ürkütücü, habis kambur olmak zorundaydı ki…
Ortama ölüm sessizliği hakimken Jubei sırıttı ve belirgin bir memnuniyetle tükürürcesinek onuştu:
“İyiden bile iyi oldu!”
Anlaşılan sessiz kamburla da görülecek bir hesabı vardı.
Bütün bu süreç boyunca sıkılmış ve huzursuz görünen Harus, kendisini seçen Yol Bulucu’ya baktı. Kemikli yüzünde en ufak bir ifade yoktu. Ardından ağır ağır basamaklardan aşağı inmeye başladı.
Diğer komutanların her biri bu beklenmedik gelişmeye farklı tepkiler verdi. Gemma kaşlarını çattı, Gunlaug’a hızlı bir bakış attı ve yüzü kararmış halde geri çekildi. Tessai, birazdan güzel bir gösteri izleyecekmiş gibi sırıtıyordu. Kido’nun ise beti benzi hafifçe attı; basamaklardan inen kamburdan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışarak yana doğru küçük bir adım attı.
Yalnızca Seishan sessiz ve kayıtsız kaldı. O soğuk, güzel yüzünde tek bir duygunun emaresi dahi yoktu.
Birazdan olacakları anlayan Cassie, Sunny’nin kolunu sıkarak fısıldadı:
“Sunny, buradan gitmek istiyorum.”
Sunny kısa bir duraksamanın ardından boğuk bir sesle karşılık verdi:
“Üzgünüm. Şu an gidemeyiz.”
Gunlaug’ın celladına yakın olmayı hiç istemiyordu. Ama şimdi salondan ayrılırlarsa bunun fazlasıyla dikkat çekeceğini de biliyordu. Beş komutanın da hazır bulunduğu bir yerde böyle bir riske giremezlerdi. Hele hele Altın Yılan’ın kendisi de buradayken…
Üstelik şatodaki görevi, mümkün olduğunca çok bilgi toplamaktı. Bu huzuru yalnızca görüntüden ibaret olan hisardaki en tehlikeli yaratıklarından birini savaşırken görme fırsatını kaçıramazdı.
…Bir de kalbinin derinliklerine çöreklenmiş karanlık bir his vardı. Sanki bir gün, bir şekilde Harus’la karşı karşıya geleceklerdi. İkisi de kana bulanacak, fakat dövüşün sonunda yalnızca biri ayakta kalacaktı. Sanki görünmez bir bağ onları biraraya bağlıyor gibiydi.
Belki de onları birbirine bağlayan şey kaderdi.
Bu sırada kambur basamaklardan inerek büyük salonun ortasında kalabalığın açtığı boşluğa geldi ve Jubei’nin karşısında durdu. Yüzü hala ifadesizdi; hatta biraz sıkılmış gibi görünüyordu.
Sunny nefesini tuttu.
Gunlaug beyaz tahtında sessizce otururken Jubei Hatıralarını çağırdı. Bedenini kırmızı pullardan yapılmış, hareketlerini kısıtlamayacak hafif bir zırh kapladı. Zırhı kanatlı bir miğfer ile damla biçimli bir kalkan tamamlıyordu. Elinde ise ışık kıvılcımlarından örülen eğri bir pala belirdi. Keskin kenarı ustura gibiydi.
Avcı Harus’a baktı ve kendinden emin bir sesle konuştu:
“Bakalım celladımız neler yapabiliyor.”
Kambur, soluk camsı gözleriyle ona bakmaktan başka bir şey yapmadı. Ardından kalın pelerinini sessizce yere bıraktı. Yüzünü buruşturup omurgasını mümkün olduğu kadar doğrultunca, o küçük, çelimsiz ve sakat görünümü bir anda kayboldu.
Harus dikelince, büyük salondaki Uyuyanların çoğundan neredeyse bir baş daha uzun olduğu ortaya çıktı. Ondan daha iri olan tek kişi heybetli dev adam Tessai’ydi. Çarpık ve korkunç bedeni, dizginlenmesi güç, hayvansı bir kudret yayıyordu. Herhangi bir Hatıra çağırmaya bile tenezzül etmedi. Avcıya aynı soğuk kayıtsızlıkla bakmayı sürdürdü.
Jubei’nin yüzü düşmüştü.
“Peki madem.”
Sunny endişeyle izliyordu.
Gururlu avcı kalkanını kaldırarak ileri atıldı ve aynı anda palasını savurdu. İnanılmaz derecede hızlı ve çevikti. Tekniği, Karanlık Şehir’de geçirdiği yıllar boyunca verilen kanlı savaşlarda bilenmiş; engin tecrübesiyle kusursuzlaşmıştı.
‘İyi… Bu adam gerçekten iyi…’
Jubei’nin… gerçekten de bir şansı olabilir miydi?
Sunny’nin gözleri irileşti. Harus saldırıyı hiç fark etmemiş gibiydi. Elinde bir silah bile yokken, ustura keskinliğindeki bıçağı karşılamak için yalnızca elini kaldırdı.
…Ve palayı çıplak eliyle kavrayarak darbeyi olduğu yerde durdurdu.
Büyük salondaki herkes bir anlığına şaşkınlıktan donup kaldı. Jubei hariç. Avcı hiç vakit kaybetmeden palasını Gunlaug’ın celladının demir pençesinden kurtarmaya çalıştı. Fakat ne kadar zorlarsa zorlasın silah yerinden oynamadı. Sanki bıçağı bir kayanın içine saplanmıştı.
Gerçi kurtarmayı başarsa bile artık hiçbir şeyi değiştiremezdi.
Bir sonraki anda Harus öteki elini yılanı andıran bir hızla ileri savurdu ve iri elini Jubei’nin omzuna koydu. Ardından insanın midesini kaldıran bir ses duyuldu.
Harus, avcının kolunu hiç zorlanmadan omzundan koparmıştı.
Salonda bir çığlık koptu.
Kan mermer zemine akarken Jubei, az önce silahını tuttuğu kolun yerinde kalan kanlı köke inanamaz gözlerle baktı. Birkaç saniye sonra bedenini kasıp kavuracak dehşet verici acıyı henüz hissedememişti.
Zaten bunu hissedecek kadar uzun da yaşayamadı.
Jubei daha tepki bile veremeden Harus iki eliyle başını kavradı ve tek bir vahşice bir hamleyle boynunu kırdı. Ardından göğsüne bir darbe indirdi ve kaburgalarını paramparça edip bedenini metrelerce öteye savurdu.
Sarsılmaz iradesiyle asla geri durmayan meydan okuyucunun parçalanmış cesedi yere çakıldı. Korkunç yaralarından boşanan kan, kusursuz beyaz taşların üzerinde gölleniyordu.
Dövüş, başlangıcından sonuna kadar beş saniye bile sürmemişti.
Harus ellerine baktı, üzerindeki birkaç kan damlasını temizledi ve hiçbir şey söylemeden tahtın yanındaki yerine döndü. Yüzünde hala buz gibi soğuk bir kayıtsızlık vardı.
Fakat artık o kadar da sıkılmış görünmüyordu.
Aksine, yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet duygusu vardı.
Ne de olsa lordunun verdiği hükmü az önce kendi elleriyle yerine getirmişti.
İşte kanun buydu.
İşte gelenek buydu.
İşte adalet buydu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.