Bölüm 158
Bölüm 158 - Görünmez Olmak
Çeviri: Raban
Dış yerleşimdeki derme çatma kulübede yaşamaya başlayalı yaklaşık bir ay olmuştu. Sunny bir sabah, bu dünyada hiçbir yere ait olmadığı hissiyle uyandı. Hayatının büyük bölümünde peşini bırakmayan bu tanıdık duygu, bir süreliğine kaybolmuştu; ancak son günlerde yeniden baş gösteriyordu.
İç çekerek dar yatağından çıktı ve Kuklacının Kefeni’ni çağırdı. Lonca Binasındaki insanlar çoktan uyanmış, içerisi sesler ve konuşmalarla dolmuştu. Belli ki kahvaltı hazırlanıyordu, havaya insanın iştahını kabartan yemek kokuları yayılıyordu.
Küçük odasından çıktığında Neph’in yardımcılarının türlü işlerle uğraşıp bir oraya bir buraya koşturduğunu gördü. Bazıları durup onu selamladı, bazılarıysa dönüp bakmadı bile. Sunny hiçbirine aldırmadan dışarı çıktı; yüzünü yıkayıp gökyüzüne baktı.
Unutulmuş Kıyı’nın gri göğü her zamanki gibiydi.
Bu nefret edilesi cehennemvari dünyada değişen hiçbir şey yoktu.
İçeri dönerken Loncanın kapısının yakınlarında ne yapacağını bilemez bir halde bekleyen sıska birini fark etti. Üstü başı perişan durumda olan genç adamın yüzü epey tanıdık gelmişti.
Sunny hafızasını biraz yoklayınca onu hatırladı. Şatonun girişinde cana yakın ama ürkek tavırlarıyla onları karşılayan görevliydi. Giysileri eskisi kadar temiz ve düzenli değildi; yüzü daha çökmüştü.
Belli ki zor günler geçiriyordu.
’Bu çocuk burada ne yapıyor?’
Yanına yaklaşan Sunny ona seslendi:
“Şey... adın Harper’dı, değil mi? Burada ne yapıyorsun?“
Harper irkildi, ardından kaygılı gözlerle ona baktı.
“Ah... Güneşsiz! Seni gördüğüme... uhm, seni görmek ne güzel.“
Sunny bir süre yüzüne baktıktan sonra lafı dolandırmadan sordu:
“Şatodan mı atıldın?“
Harper’ın yüzü bir anda düştü. Gözlerini yere indirip birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra kısık sesle konuştu:
“Artık haracı ödeyemiyordum. Yani... evet. Sanırım atıldım.“
Sonra başını kaldırdı. Bir an tereddüt ettikten sonra cılız bir sesle sordu:
“Ben... şey, burada yiyecek dağıtıldığını duydum da?“
Sunny ona güven vermek istercesine gülümsemeye çalıştı.
“Tabii. Genellikle avdan döndükten sonra et dağıtırız. Ama eğer açsan merak etme, mutlaka bir şeyler ayarlayabiliriz. Kızıl saçlı bir kız var, onunla konuş. Sanırım kahvaltı işi ondaydı.“
Harper gülümsedi. Gözlerinde cılız bir umut ışığı belirmişti.
“Gerçekten mi? Bana… yani öylece, bedavaya yemek mi vereceksiniz?“
Sunny omuz silkti.
“Elbette, neden vermeyelim ki? Şimdilik yeterince yiyeceğimiz var. Zaten şu gördüklerinin çoğu da hep buradalar yani. Gitmek bilmeyen misafirler gi... Ama neyse, boş ver. Büyük ihtimalle minnettarlıklarını göstermek için ellerinden gelen her işe koşturuyorlar. Eğer bedavaya yemek içine sinmezse, sen de yapabileceğin bir iş var mı diye sorarsın. Burası bi Parlak Şato değil belki ama buradaki hayatın hiç de fena olmadığını göreceksin.“
Sıska adamı içeri alıp mutfağın yolunu gösteren Sunny iç çekti.
Artık şato halkı bile Loncalarına geliyordu. Böyle giderse yakında odasını tanımadığı biriyle paylaşmak zorunda kalabilirdi.
Şaka gibi.
Ana salona girdiğinde Nephis ile Caster’ı pencerenin yanında, bir sonraki avı konuşurken buldu. Bu sabah yanlarında başka gruplardan birkaç avcı daha vardı. Bir süredir geniş çaplı, ortak bir av planlıyorlardı ve beklenen gün nihayet gelmişti.
’Ne yani... beni beklemeden mi başladılar?’
Hoşnutsuzluğunu gizleyen Sunny, avcıların yanına gidip hepsini selamladı. Caster ona gülümsedi, Nephis ise yalnızca başını salladı. Diğer avcılar yeni gelene şöyle bir göz atıp başka yöne döndüler. Kimse ilgilenmemişti.
’P*çler. Karşınızda kim var haberiniz yok sizin...’
Sunny, bu çocukça düşüncelerle kendini avutup konuşulanları dinlemeye başladı. Avcılardan biri şöyle diyordu:
“...Yıkılmış deniz fenerinin güneyi iyi bir seçenek ama orada yaşayan Uyanmış yaratıkların işitme duyusu inanılmaz derecede keskin. Kalabalık bir grupla üzerlerine saldırmak kolay olmayacak.“
Geçtiğimiz bir ay boyunca kulübeleri büyük bir değişim yaşamıştı. Kırık dökük mobilya kalıntıları çoktan kaldırılmış, yerlerine yenileri konmuştu. Yeni eşyaların bir kısmı harabelerden getirilmiş, bir kısmıysa dış yerleşimin zanaatkârları tarafından burada yapılmış ve onarılmıştı. Duvarlara canavar derileri ve çeşitli süslemeler asılmış, böylece mekân derli toplu ve göze hoş görünür bir hale gelmişti.
Kulübe olmaktan çıkmış; küçük ama başarılı bir Uyanmış grubunun karargahına dönüşmüştü. Duvarlardan birine Karanlık Şehir’in büyük bir haritası bile çizilmişti. Haritanın üzerindeki türlü türlü simgeler, işe yarayabilecek her çeşit bilgiyi gösteriyordu.
Avcı da o sırada haritadaki belirli bir noktayı işaret ediyordu.
“Tam şurası bence çok daha umut verici. Kanperestlerin bu civarda yaşadığı biliniyor. Gündüzleri derin uyurlar. Bir iki in bulabilirsek eğer...“
Caster başını iki yana salladı.
“Önerdiğin yer, şu tuhaf canlı heykellerin yaşadığı bölgeye fazla yakın. O tuhaf yaratıkların ne kadar çetin savaşçılar olduklarını hepimiz biliyoruz. Bence deniz fenerinin güneyi hala daha iyi bir seçenek. Yalnızca canavarların işitme duyusunu kandırmanın bir yolunu bulmamız gerek...“
Sonunda işe yarayabileceği bir konu bulduğunu düşünen Sunny hemen araya girdi:
“Şey, bende bu iş için kullanabileceğimiz bir çan...“
Ancak sesi, konuşmaların uğultusu arasında kaybolup gitti. Söylediklerine kimse kulak asmamıştı.
Mahcup hisseeden Sunny derin bir nefes aldı. Birkaç saniye bekledikten sonra yeniden söze girdi:
“Aslında tam da bu işler için iki Hatıram...“
Fakat tam o anda Caster’ın aklına parlak bir fikir gelmiş olacak ki konuşmaya başladı. Herkes onu dinlemek için Sunny’ye sırtını döndü.
Sanki Sunny orada hiç yoktu.
Sanki gerçekten görünmez olmuştu.
’Lanet olsun... kime ne anlatıyorum ki ben?’
Bir iki dakika boyunca orada öylece dikildi. Kendini hem mahcup hem öfkeli hem de tam anlamıyla aptal hissediyordu. Sonunda arkasını dönüp uzaklaştı.
Binanın çatısına çıkan yolu buldu, sonradan eklenen ikinci katın damına çıkıp oturdu. Suratı asık bir halde güneşin yavaş yavaş göğe doğru yükselişini seyretti. Bir süre sonra iç çekip gözlerini kapattı ve gölgesiyle binanın içine bir göz attı.
Beklediği gibi, yokluğunu fark eden bile olmamıştı. Çokta şaşırmadan gölgesini yapının içinde dolaştırdı ve Neph’in esrarengiz planlarını hayata geçirmekle meşgul insanları izledi.
Herkes enerji ve hevesle doluydu. Hepsi kendini buraya ait hissediyor gibiydi.
Peki neden bir tek o kendine burada yer bulamıyordu?
Şatodan gelen Harper bile şimdiden birkaç arkadaş edinmişti. Şu anda kahvaltıyla ilgilenen kızıl saçlı kıza bulaşıkları yıkarken yardım ediyordu.
Sunny kaşlarını çattı.
Harper’da... tuhaf bir şey vardı. Sorunun ne olduğunu çıkaramıyordu ama sıska gençte bir gariplik olduğu kesindi.
Sunny kötü ruh halini bütünüyle unutup tüm dikkatini ürkek Uyuyana verdi. Harper, yeni gelen herkesin yapacağı şeyleri yapıyor gibiydi; insanlara yardım ediyor, isimlerini öğreniyor ve Değişen Yıldız’ın grubunda işlerin nasıl yürüdüğünü soruyordu. Belli ki Loncada kalmayı ve işe yarar biri olduğunu kanıtlamayı çok istiyordu.
Bu da gayet olağan ve anlaşılır bir şeydi.
Ama yine de bir terslik vardı.
Yaklaşık bir saat sonra Harper Lonca Binasından çıkıp dış yerleşimin iç kısımlarına doğru ilerleyince Sunny’nin şüpheleri doğrulandı. Sunny’nin gölgesi gizlice peşindeyken sıska oğlan, çevresini kolaçan edip kimsenin kendisini gözetlemediğinden emin oldu. Ardından tenha bir sokağa daldı.
Sokağın derinlerinde, karanlık bir köşede birisi onu bekliyordu.
Sunny adamı tanıyınca kaşları çatıldı. Bu, şatonun yüksek rütbeli Muhafızlarından biriydi.
’Bak sen şu işe.’
Muhafız sert ve öldürücü bakışlarını Harper’a çevirerek sordu:
“Eee?“
Harper başını eğdi. Korkusu ve tedirginliği yüzünden açıkça okunuyordu.
“Şey efendim! Yani şey, şöyle... söylediklerinizin hepsini yaptım. Zor olmadı.“
Muhafız gülümsedi.
“Güzel. Anlaşılan şatoya dönmeyi gerçekten istiyorsun.“
Harper başını kaldırdı. Gözlerinde çaresizliğin içinde bir umut ışığı parlamıştı.
“Gerçekten mi efendim? Yani, şey... geri dönebilecek miyim? Haracı ödeyecek ruh parçacığım olmasa bile mi?“
Muhafızın yüzündeki gülümseme silindi.
“Senden istediğim bütün bilgileri topladıktan sonra. Eğer başarırsan seni şatoya bizzat ben alırım. Bir daha haraç derdin de kalmaz. Ama unutma; Azize Nephis başta olmak üzere grubun bütün çekirdek üyeleri hakkında her şeyi bilmek istiyorum. Yönelimlerini, Yeteneklerini, Kusurlarını... Kıçlarını hangi elle sildiklerini… her şeyi! Anladın mı?“
Harper’ın yüzü bembeyaz kesildi.
“Ama efendim... böyle şeyleri öğrenmek hiç kolay olmayacak! Hele hele benim gibi… sıradan bir hizmetkar için.“
Muhafız kaşlarını çattı.
“Bana grubun iki üyesini zaten tanıdığını söylemiştin? Sana bu fırsatı da zaten bu yüzden verdim. Yoksa bana yalan mı söyledin lan?“
Sıska genç irkildi.
“Hayır! Hayır, onları tanıyorum. Hatta Leydi Değişen Yıldız’ın gözcüsüyle konuştum bile. O... o benim arkadaşım.“
Muhafızın yüzünde geniş ve tehditkâr bir gülümseme belirdi.
“O halde sorun ne? O p*çin ağzını ara işte. Onun gibi sıçanlara azıcık saygı göster, bildiği ne varsa dökülür zaten; bana güven. Bahse girerim o işe yaramaz beleşçi, kıskançlığından çatlıyordur; kendini bir b*k sanıp millete köpürüyordur. Sen onunla azıcık ilgilen bak bakalım nasıl çenesi düşüyor.“
’Bu biraz koydu.’
Harper başını salladı ama sonra birden tereddüt etti. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra çekingen bir sesle sordu:
“Efendim... onlara zarar vermeyeceksiniz, değil mi? Onlar... onlar gerçekten iyi insanlar.“
Muhafız bir iki saniye boyunca ona baktıktan sonra karanlık ve alaycı bir sesle konuştu:
“Cevabını bildiğin soruları sorma, çocuk.“
Bunu duyan Harper’ın omuzları düştü, yüzü karardı; adamın gözlerine bile bakamaz bir halde başını öne eğdi.
...Ama itiraz da etmedi.
’Şerefsiz p*ç! Sen dur hele...’
Sunny, korkak genci Loncadan kovmadan önce ona bir güzel kötek atmayı kafasına koymuştu bile. Tam o sırada biri ona seslendi.
Effie’ydi.
“Hey, sersem! Uyuya mı kaldın, ha? Aşağı gel, ava çıkıyoruz!“
Effie’nin sesi, Sunny’nin dikkatini bir anda gölgesinden çekip aldı. Uzun boylu hatuna ters ters baktı, ardından gölgesini geri çağırıp iç çekti.
’Neyse, o p*çin defterini döndüğümde dürerim artık.’
...Ama döndüğünde kimseyle uğraşacak hali kalmamıştı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.