Bölüm 220
Bölüm 220 - Örümceksen Ne Olmuş Yani?
Çeviri: Raban
Kızıl Labirent’in güneyinde, derinlere ilerledikçe işler git gide daha da beter bir hâl alıyordu.
Karanlık Şehir’in güçlü ve deneyimli avcılarından oluşan ekip, başlarda demir örümceklerle kolayca başa çıkmıştı. Ama yol katettikçe bu yaratıklar da daha ölümcül hâle geliyordu. Sayıları katlanarak artıyor, kısa sürede ciddi bir tehlikeye dönüşüyorlardı. Daha iri ve güçlü canavarlar da giderek daha sık ortaya çıkıyor, saldıran yaratıklara öncülük edip ekibin başına epey dert açıyordu.
Daha kötüsü, avlarını yakalamak için kullandıkları ağlar da değişiyordu. Ağları oluşturan metal teller öyle incelmişti ki bazen onları fark etmek neredeyse imkânsızdı. Buna rağmen çelik kadar sağlam, eti, kemiği, hatta zırhı kesebilecek kadar da keskindi.
Labirenti saran ağlar, kızıl mercanları donuk bir griye bürümüştü.
Ekip, örümceklerden çok bu görünmez ağlar yüzünden kan kaybediyordu. Demir örümcekler de elbette kurnazdı. Genellikle insanlardan biri ağlarına yakalanana kadar bekliyor, ancak ondan sonra saldırıyorlardı. Değişen Yıldız’ın ekibi bu yüzden birkaç kez ecel terleri dökmüştü.
Yetmezmiş gibi kızıl mercanların dolambaçlı geçitlerinde envaiçeşit korkunç yaratık pusuya yatmıştı. Ekip, bu yaratıkların vücut yapıları ve yetenekleri hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Onları bu kadar tehlikeli kılan da buydu. Her çatışma bir kumardı, çoğunda içlerinden biri ya da birkaçı ağır yaralanıyordu.
Bu durumu biraz olsun katlanılır kılan üç şey vardı.
İlki, Nephis’in şifa veren alevleriydi. Yönelim Yeteneğini kullanmak liderlerini yıpratıyordu ama çoğu zaman buna değiyordu. Özellikle de ağır yaralanmışlarsa.
LabirentteKâbus Yaratıklarından çok daha büyük bir tehlike vardı. Karanlık deniz yükselmeden güvenli bir yere yetişememek. O kara sular Unutulmuş Kıyı’yı bastığında, akla hayale gelmeyecek dehşetvari yaratıkları da beraberinde getiriyordu. Neph’in sayesinde, kimsenin yaralanıp da geride kalma gibi bir endişesi olmuyordu.
İkincisi ise şaşırtıcı biçimde, demir örümceklerin kendisiydi. Bu tuhaf avlanma biçimleri yüzünden birçok yaratık, keskin tel ağlara dolanıp can veriyordu. Örümceklerin bölgesinde derinlere ilerledikçe, karınları deşilmiş cesetlere ya da içinde eski leşler bulunan kozalara sık sık rastlıyorlardı.
Altı kişilik ekip, bu sayede Labirent’in bu bölgesindeki pek çok canavarı inceleyip onlara karşı ne yapması ve nasıl karşılık vermesi gerektiğini önceden anlayabiliyordu. Karşılarına çıkan cesetleri inceleyip yaratıkların güçlü ve zayıf yönlerini öğrenmeye zaman ayırıyorlardı. Böylece benzerleriyle savaşırken, ölümcül olabilecek pek çok tehlikeden kurtulmuşlardı.
Üçüncüsüyse Kan Oku’ydu. Deneyimli bir okçunun elindeyken, bir aceminin elinde ne kadar ölümcül olursa işte o kadar ölümcüldü... tabii acemi birinin vereceği ölümcül zarar sadece kendi kendine olurdu. Kısaca; deneyimli okçunun düşmanıyla aceminin kendisi kısa sürede kanı çekilmiş bir cesede dönüşürdü.
Kai oku ilk kullandığında, kalabalık bir demir örümcek grubuyla dövüşüyorlardı. Sunny gördükleri karşısında hem afallamış hem ürpermişti. Örümceklerin başında, diğerlerinden çok daha iri bir Uyanmış Canavar vardı. Bu iri örümcek tıpkı leşçilerin yanında korkuyla kaçıştığı Kabuklu Muhafız gibiydi.
Bu yaratıklar çok daha ağır ve güçlüydü. Bedenlerinin neredeyse tamamını kalın demir zırh levhaları kaplıyordu. Caster’ın tılsımlı kılıcı bile bu zırhları kesmekte zorlanıyordu. Daha kötüsü, bu tiksindirici yaratıklar öyle hızlıydı ki zırhlarının arasındaki boşluklara vurmak da epey zordu.
Sunny iki küçük demir örümcekle birden savaşırken Taş Azize bir üçüncüsünün hakkından geliyordu. Arkasını ise gölgesi kolluyordu. Kurnaz Uyanmış Canavar birden Nephis’ten sıyrılıp kendisine doğru atılınca anında fark etti. Yaratığın, insan eti tatma hevesiyle ağzının suyu akıyordu.
Sunny sakinliğini bozmadan saldırıdan sıyrılmaya hazırlandı. Kaslarını gerdi... ve gözlerini kıstı.
Birden, tekinsiz siyah bir ok omzunun üzerinden ıslık çalarak geçti. Gövdesi parlak koyu ahşaptandı, kuyruğundaki tüyler siyahtı. Soluk beyaz kemikten oyulmuş gibi duran sivri ucu, korkunç bir yaratığın dişini andırıyordu.
Ok, örümceği koruyan kalın demir levhayı kolayca delip bedeninin içine gömüldü. Kai hedefini biraz ıskalamış, canavarı başı yerine karnından vurmuştu. Yine de sonuç dehşet vericiydi.
Uyanmış Canavar bir anda sendeledi. Yeniden ileri atılmaya çalıştıysa da dengesini kaybederek güçsüzce yere yığıldı. Bacaklarını hafifçe oynatabiliyordu ama çok geçmeden yerini düzensiz seğirmelere bıraktı.
Bir an sonra tamamen kıpırtısız kaldı. Demir levhaların altındaki bedeni iyice büzüşmüş, adeta mumya gibi kurumuştu. Bedenindeki kanın tamamı... çekilmiş gibiydi.
Bu ürpertici görüntü Sunny’yi sarsmıştı. Öylece bakakalmıştı; boş bakışları istemsizce ön koluna kaydı.
...Kan Dokuması olmasaydı eğer o da kurumuş bir cesede dönüşebilirdi.
Muhtemelen kolunu keser, hayatta kalırdı. Ama birkaç saniye gecikseydi...
’En iyisi bunu hiç düşünmemek.’
Neyse ki Kan Oku artık onların tarafındaydı.
Biraz ötede havada süzülen Kai, birden tuhaf bir sesle soluğunu içine çekti. Sunny, kanın büyüyle çekilip sonra bir anda bedene geri dönmesinin nasıl bir his olduğunu bilmiyordu; ama pek hoş olacağını da sanmıyordu.
Bir de şu vardı... Kai’nin kanı oku oluşturmak için kullanılıyor, sonra da kendisine geri dönüyordu. Tabii hedefini bulursa. Peki ama... avdan çekilen kan nereye gidiyordu?
Cevabı öğrenmek istediğinden pek emin değildi.
Her halükârda, Gece Şarkıcısı’nın elindeki bu ürpertici Yükselmiş Hatıra, demir örümceklerle ve Labirentteki diğer yaratıklarla girdikleri çatışmalarda tehlikeyi biraz olsun azaltmıştı. Kan Oku’nda ruh özü kullanılarak etkinleştirilmesi gereken bir tılsım yoktu. Bu sayede yakışıklı okçu, silahın tüm gücünden yararlanabiliyordu.
Sunny, böylesine korkutucu bir silahı elden çıkarmak zorunda kaldığı için hâlâ biraz üzülüyordu. Ama artık doğru kararı verdiğinden emin olmuştu.
...İşte böyle böyle altı gün daha geçti. Bu süre içinde yeni bir Hatıra kazanamadı ama on sekiz gölge parçacığı daha toplayarak sayıyı üç yüz kırka çıkardı. Gölge Azize’yi dönüştürmeden önceki fiziksel gücüne henüz kavuşamamıştı ama aradaki fark giderek kapanıyordu.
Altıncı günün akşamı, kanlar içinde ve bitkin düşmüş bir hâlde, yolculuklarının ilk etabında varmak istedikleri yere nihayet yaklaşmışlardı.
Oraya vardıklarında Sunny, gördüğü şey karşısında şaşkınlığını gizleyemedi.
Gözleri hafifçe büyüdü.
’Tabii ya...’
Ç.N.: Bölüm başlığı, So I’m a Spider, So What? adlı web romanına bir göndermedir.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.