Yukarı Çık




481   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   483 


           
31 Aralık sabahı, köprünün güneyindeki Hasat Kilisesi’nde.

Emlyn White, üzerinde rahip kıyafetiyle, mutfakta bir karışım hazırlıyordu.

Tüm önceden hazırlanan malzemeleri tencereye döktükten sonra, sabırlı bir şekilde on dakika bekledi. Sonra da mürekkep siyahı sıvıyı metal bir kepçeyle alıp yanındaki cam bardağa ve cam şişeye bölüştürdü.

48, 49, 50...

Sayıdan emin olduktan sonra geniş bir tepsiyi alıp içinde koyu yeşil sıvıların olduğu şişeleri salona getirdi.

Salondaki sıraların yarısından fazlası kaldırılmıştı ve zemin eski püskü battaniyelerle doluydu. Veba kurbanları kiliseye sığınmıştı, kimileri uyuyor, kimileri ise hala acı içinde kıvranıyordu.

Emlyn ve Peder Utravksy ise birlik olmuş, hastalara ilaç dağıtıyorlardı.

Sıradaki ilk kişi, soluk tenli yaşlı bir adamdı. Yaşlı adam telaşlı bir şekilde, topallayarak yaklaşıp ilacı içti.

Şişeyi geri verirken Emlyn’e bakıp minnet dolu bir tonda şöyle dedi, "Peder White, çok teşekkürler, daha iyi hissediyorum, gücümü toparladım sayılır!"









Emlyn çenesini hafifçe kaldırıp küçümser bir tavırla cevap verdi, "Bu, minnettarlığa gerek olmayan önemsiz bir mesele yalnızca. Hepiniz çok cahilsiniz."

Sıra ilerlemeye devam ederken, yaklaşık on dakika sonra sunağa doğru yaklaşıp Peder Utravsky’nin kulağına fısıldadı, "İki gönüllü daha lazım!"

Ancak peder ona cevap vermedi, hastalara bakarak nazikçe gülümsemeye devam etti. "İki-üç gün içinde tamamen iyileşirler."

"Nereden biliyorsun?" Emlyn şaşkın bir şekilde dönüp ona baktı.

"Bitkisel ilaç, Toprak Ana’nın alanlarından biridir. ’O’nun takipçisi olarak, Toprak yolunun bir parçası olmasam da bazı temellere hakimim."

Emlyn başını iki yana salladı.

"Dinle ilgilenmiyorum ve bu konuda çok az şey biliyorum."

Son zamanlarda Toprak Ana’nın İncil’ini kopyalıyor olsam da... Emlyn bu kısmı içinde tutup kırgın bir tonda devam etti, "Peder, inançsızları da kabul etmeni beklemiyordum. Aralarında yalnızca birkaçı Toprak Ana’nın inananı."

Peder Utravsky gülümsedi.

"Onlar da can, masum canlar."

Emlyn birkaç saniye durakladıktan sonra devam etti, "Peder, zihnime yerleştirdiğin tohum sorununu çözmenin bir yolunu buldum. Belki, yakın zamanda buradan ayrılırım."

Bekle, bunu neden anlatıyorum ki? Bu adamın beni etkilemesine izin verdim. Ya beni yeniden bodruma kilitlerse ne olacak? Emlyn aniden gerilmişti.

Ancak Peder Utravsky’nin ifadesinde en ufak bir değişiklik yoktu, "Aslında, çözüm aramana gerek yoktu. Bir süre sonra tohum zaten kendiliğinden yok olacaktı ve sen de istediğini yapmakta özgür olacaktın."

"Biraz daha böyle devam etse Toprak Ana’nın itaatkar bir inananı haline gelecektim!" Emlyn kendisini daha fazla tutamamıştı.

Bu sözleri duyan Peder Utravsky hafifçe kaşlarını kaldırıp şaşkın bir tonda şöyle dedi, "Ben seni inancını değiştirmeye zorlamadım.

Zihnine ektiğim tohum, her gün katedrale gelmeni sağlamak içindi, böylece yaşamın değerini ve hasadın neşesini tam olarak takdir edebileceğini umuyordum."

"O tohumun tek etkisi benim katedrale gelmemi sağlamak mıydı?" Emlyn’in yüzündeki ifade donup kalmıştı.

Utravsky ciddiyetle başını salladı.

“…"

Emlyn ağzını açtı, ancak hiçbir şey söyleyemeden, kaskatı bir halde dönüp sunağa ve Toprak Ana’nın kutsal amblemine baktı.



31 Aralık akşamı, Tingen Şehri’ndeki Daffodil Sokağı 2 Numarada.

Benson kapının önünde şapkasını ve ceketini çıkarırken gülümsedi.

"3 Ocak’a, Backlun’a giden buharlı lokomotiften iki ikinci sınıf bilet aldım."

Oturma odasında oturmuş gazete okuyan Melissa endişeli gözlerle abisine baktı, "Benson, Backlund’un havası berbat. Birkaç gün önce, on binlerce insan pusun sebep olduğu bir şeyden zehirlenerek ölmüş..."

"Bu gerçekten de korkunç bir durum." Benson oturma odasına girip birkaç saniye durakladıktan sonra iç çekti, "Ancak iki kamara da Ulusal Atmosfer Kirliliği Konseyi tarafından sunulan raporu onayladı. Yakın zamanda duman ve atık su emisyonunu düzenleyen mevzuat yürürlüğe girecek, bu yüzden bizi yeni bir Backlund karşılayacak. Bu kadar endişelenmene gerek yok."

Cümlesini tamamlayan Benson’ın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi, birkaç saniye soluklandıktan sonra aynı gülümsemeyle devam etti.

"Demir Haç Sokağı’ndan döndüğümde, Backlund’daki pek çok fabrika sahibinin işçi aradığını duydum. Sis ve veba yüzünden fabrikaların insan gücü eksikliği çektiğini söylediler, bu yüzden çalışma saatleri ve asgari ücret konusunda standartların yükseltileceğine söz vermişler."

"Bunun imkansız olduğunu mu düşünüyorsun?" Diye sordu Melissa.

"Backlund’a akın edenlerin sayısı her geçen gün yükselirken, iki kamara da bu yasayı doğrudan onaylamadığı sürece çok zor." Benson ellerini masaya dayadı. "Eh, yeni yılı karşılama vakti geldi."

Masada üç tabak, üçer çatal, kaşık ve bıçak vardı.



31 Aralık akşamı.

İki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Audrey, salonda yeni yıl partisinin başlamasını bekliyordu. Yetişkin olmak üzere olsa da, yüzünde en ufak bir heyecan, coşku ya da neşe belirtisi yoktu.

Önündeki gazetede şunlar yazıyordu:

"... İlk tahminlere göre, sis sebebiyle toplam 21.000’den fazla insan öldü ve sonrasında yayılan veba 40.000’e yakın can aldı. Ölenler arasında küçük çocuklar, sağlıklı genç kadın ve erkekler de var..."

Huhh... Audrey gözlerini kapattı.

Tam o anda, babası Earl Hall ve annesi Leydi Caitlyn kapıyı tıklattı, "Bu gece güzelliğin herkesi büyüleyecek. Hayatım, vakit geldi. Kraliçe seni bekliyor."

Audrey yavaşça derin bir nefes alıp yüzüne zarif ve güzel bir gülümseme yerleştirdi. Sonra da salondan çıkıp ebeveynleriyle ana parti alanına geldi.

Kürsüye doğru yürüdü ve insanların ilgi dolu bakışları altında, muslin eldivenli elini kraliçeye uzattı.

Kraliçe, Audrey’nin elini tutup onu kürsüye doğru çekti.

Kısa bir duraklamanın ardından da gülümseyerek söze girdi, "Bu, Backlund tarifinde karanlık bir dönem olsa da, hala tüm şehri aydınlatabilecek bir mücevherimiz var. Onun bilgeliği, güzelliği, karakteri ve zarafeti kusursuz.

Bugün, onu size resmi olarak tanıtacağım.

Leydi Audrey Hall."

Bang! Bang! Bang!

Pencerenin dışında, rüya alemini andıran havai fişekler patlamaya başladı.

1349’un son gecesinde, Audrey resmin sosyeteye tanıtılmıştı.



1350, 3 Ocak, öğleden sonra.

Doğu Bölgesi’nin eteklerinde, yeni açılan bir mezarlıkta.

Klein, kehanet yöntemi kullanarak yaşlı Kohler ve Liv’in mezarlarını bulmayı başarmıştı.

Buna mezar demek tam olarak doğru olmazdı aslında, yalnızca, içinde küllerin bulunduğu çömlek burada tutuluyordu. Tüm çömlekler kutucuklara yerleştirilmişti.

Klein, Kohler’a ait olan kutucuğun üstünde bir fotoğraf ya da mezar yazısını bırak, ismi bile olmadığını fark etti.

Üstelik bunun tek örneği Kohler’ın mezarı da değildi. Akrabaları ya da arkadaşları bulunamamış, bolca sahipsiz kül vardı burada. İsimleri, görünüşleri, deneyimledikleri hiçbir şey bilinmiyordu, kimse de onlara ilgi duymamıştı. Hepsi yalnızca kutucukların üstündeki numaralardan ibaret kalmıştı.

Klein gözlerini kapatıp bir kağıt parçası çıkardı, salladığında metale dönüşen bu parçayla, kutucuğun üstüne güçlü bir şekilde kazıdı: "Kohler."

"İyi bir işçiydi. Karısı, bir oğlu ve bir de kızı vardı. Hayatta kalmak için çok çalıştı."

Annesini ve ablasını kaybetmiş olan Daisy’nin yardımına gitmeyecekti, onu meselelerine karıştırmak istemediğinden, Mike Joseph’e anonim bir mektup yazarak kızın içinde bulunduğu durumu anlatmıştı.

Mike, Daisy’le tanışmıştı, onu biliyordu ve hatta yardım fonunun kurulmasını da gönüllü olarak desteklemişti. Bu nedenle Klein, Mike’ın Daisy’e yardım edebileceğine, onun eğitim alıp uygun bir iş bulmasını sağlayabileceğine inanıyordu.

Klein, Kohler’ın mezarından iki adım geri çekilip uzunca iç çektikten sonra hüzünlü bir halde oradan ayrıldı.

Bu sırada Backlund’a gelen buharlı lokomotifte, Melissa ders kitaplarına gömülmüş, Benson ise etrafındaki yolcularla sohbete dalmıştı.

"Çok pahalı, çok pahalı. Toplam on seli, yarım pound!" 30 yaşında bile olmayan iri yarı bir adam derince iç çekti. "Üçüncü sınıf bir bilet ya da tekne bileti alamamış olmasam, bu parayı hiç harcamazdım. Bu haftalık maaşımın yarısı kadar!"

"Gerçekten de, yeni yıl sonrası herkes Backlund’a akın ediyor," Benson düşünceli bir tavırla başını salladı.

"Çünkü bana haftalık 21 soli sözü verdiler, üstelik günde 12 saatten fazla da çalışmayacağımı söylediler, böyle olunca sözleşmeyi imzaladık!

İlk ödememi alıp ev tuttuğumda karım da Backlund’a gelecek, o da haftalık 12-13 soli ödeyen güzel bir iş bulabilecek. Backlund’un insan gücüne acil ihtiyacı olduğu söyleniyor! Vakit geldiğinde, ah, haftada bir buçuk poundun üzerinde kazanıp sık sık et yiyebilecek hale geleceğiz!"

"Kesinlikle... Kral yasayı çoktan onayladı, asgari ücret ve çalışma saatleri ile ilgili düzenleme de onaylandı," dedi Benson içten bir şekilde gülümseyerek. "Burası Umut Ülkesi!"

Vooo!









Buharlı lokomotif, umut dolu insanları Backlund’a taşıma görevini tamamlamıştı. Gökyüzü hala parlaktı ve sis büyük oranda incelmişti. Platformdaki gaz lambaları artık erkenden yakılmıyordu.

Deneyimli Benson, kız kardeşine ve cüzdanına özellikle dikkat ederek kalabalığın arasına karıştı.

Ancak aniden, birinin bakışlarını üzerinde hissetti.

Bu bakışların sahibi, düzgün, siyah saçları ve koyu kahverengi gözleri olan genç bir beyefendiydi.

Altın çerçeveli gözlükleri olan beyefendi, iki kardeşin kendisine baktığını görünce şapkasını başına bastırıp gözlerini kaçırdı.

Benson ve Melissa da dönmüş, çok merak ettikleri Backlund yeraltı ulaşım sistemine doğru yönelmişlerdi.

Yüzü son derece ifadesiz, elinde bavul olan Klein tepkilerini bastırmaya çalışarak kardeşlerin yanından geçti. Kalkış istasyonuna gidip Umut Ülkesi’ne doğru akın eden insanlara döndü.

Bu, hem zamanların en iyisi, hem de zamanların en kötüsüydü.

(İkinci Cildin Sonu-Meçhul)

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


481   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   483