Adrenalin garip bir şey. O an damarlarında deli gibi akarken ne soğuğu hissediyorsun, ne yorgunluğu, ne de korkuyu. Seni insanüstü bir şeye dönüştürüyor. Ama o musluk kapandığı an... İşte o an duvara toslamış kamyona dönüyorsun.
Bakım tünelinde, o zifiri karanlık koridorda ne kadar yürüdük bilmiyorum. Belki on dakika, belki bir saat. Tek duyduğum ses botlarımızın beton zeminde çıkardığı *tak-tuk* sesleri ve annemin hırıltılı nefesiydi. O vurduğum adamın yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Göğsünde açılan o delik, şaşkın bakışı...
“Abi duralım,“ dedi Osman, sesi tükenmişti. “Annem yürüyemiyor artık.“
“Şurada bir kapı var,“ dedim feneri sağ taraftaki metal bir kapıya doğrultarak. Üzerinde *’Yüksek Gerilim - Girilmez’* yazıyordu. “Oraya girelim.“
Levyeyle kapıyı zorladım. Kilit paslıydı, direndi ama sonunda pes etti. İçerisi küçük, yaklaşık on metrekarelik bir odaydı. Duvarlar kablo kanallarıyla doluydu, ortada devasa trafolar vardı ama hepsi sessizdi. Elektrik olmadığı için o ölümcül vızıltı yoktu.
“Gir, gir, gir,“ diyerek herkesi içeri soktum. Kapıyı içeriden kapattım ve levyeyi kapı koluna sıkıştırdım. Yine de güvenmedim, odadaki ağır metal dolaplardan birini sürükleyip kapının önüne dayadım.
İşte şimdi durabilirdik.
Sırtımı dolaba verip yere çöktüm. Bacaklarım titriyordu. Silahı kucağıma bıraktım. Ellerime baktım. Titremesi geçmiyordu. Barut izi ve yağ lekesi vardı parmaklarımda.
Pelin, annemi bir köşeye oturttu, altına montunu serdi. Sonra yanıma geldi, çömeldi.
“İyi misin?“ diye sordu. Sorusu o kadar saçmaydı ki gülmek istedim ama gülemedim.
“Birini öldürdüm Pelin,“ dedim fısıldayarak. “Hayatımda elime sapan bile almamış adamım ben. Ofiste müşterilere ’Bu duvar rengi mobilyalarınızla uyumlu değil’ diye sunum yapan, en büyük stresi render alırken bilgisayarın donması olan bir İç Mimar’dım lan ben. İki gün önce tek derdim projeyi yetiştirmekti.“
Ellerimle yüzümü ovuşturdum. “Şimdi ise adam vurdum. Ve en kötüsü ne biliyor musun? Hiçbir şey hissetmiyorum. Pişmanlık yok. Sadece... midem bulanıyor.“
Pelin elimi tuttu. Onun o İnsan Kaynakları’ndaki profesyonel, “Sorunları çözeriz Alphan Bey“ tavrı gitmişti ama o sakinleştirici ses tonu hala oradaydı.
“Sen bizi korudun,“ dedi gözlerimin içine bakarak. “Şirketteki kriz yönetimlerine benzemiyor bu, biliyorum. Orada insanları işten çıkarırken bile vicdan yapardın, ’kızın taksitleri var’ diye dertlenirdin. Ama o adam... O adam bizi ızgarada pişirecekti Alphan. Sen katil değilsin. Sen hayatta kalansın.“
Osman, elindeki beyzbol sopasını yere bırakıp yanımıza geldi. “Abi,“ dedi. “O adamın gözlerini gördün mü? İnsan değildi o. Zombi gibiydi.“
Osman’a baktım. Üniversite sınavına hazırlanıyordu bu çocuk daha geçen hafta. Tek derdi deneme sınavındaki netleri ve hangi mühendisliği yazacağıydı. Şimdi elinde sopayla tünellerde fare kovalıyordu.
“Sen iyi misin aslanım?“ dedim.
“Değilim,“ dedi dürüstçe. “Korkuyorum. Ama babam... Babamın dediği gibi demir olmaya çalışıyorum.“
Annem köşeden inledi. “Su...“
Matarayı çıkardım. Son birkaç yudum kalmıştı. Hepsini anneme içirdik.
“Burası...“ dedim odayı inceleyerek. Mesleki deformasyon işte, mekanı analiz etmeye başlamıştım bile. “Burası korunaklı. Duvarlar kalın beton. Tek giriş var. Havalandırma mazgalı tavana yakın ve dar, oradan kimse giremez. Burası bizim ilk sığınağımız olabilir.“
“Burada mı kalacağız?“ diye sordu Pelin, yüzünü buruşturarak. “Burası mezar gibi.“
“Dışarısı mezarlık Pelin,“ dedim. “Burası en azından kapısı kilitli bir mezar. Metro tünelleri rüzgar almıyor. Isı, dışarıya göre en az on derece daha yüksek. Eksilerdeyiz ama donma noktasının o kadar altında değiliz.“
“Osman, çantandaki feneri ver. Şu odadaki diğer kapı neye açılıyor bakmam lazım.“
Odanın dip tarafında daha küçük bir kapı vardı. Orayı açtım. Küçük bir depo gibiydi. Raflarda tozlanmış işçi tulumları, baretler, bir alet çantası ve... bingo.
“Buraya bakın!“ dedim heyecanla.
Rafların en altında, jelatininde duran iki koli su şişesi vardı. Metro çalışanları için bırakılmış olmalıydı.
“Su!“ diye bağırdı Osman. Koşup bir şişe kaptı. Donmamıştı. Serindi ama sıvı halindeydi.
“Allah yüzümüze baktı,“ dedi annem, ilk defa mantıklı bir cümle kurarak.
Suyu kana kana içtik. O an, o bayat plastik tadı bana dünyanın en güzel şarabı gibi geldi.
“Tamam,“ dedim, bir şişe suyu kafama diktikten sonra. “Plan şu. Birkaç gün buradayız. Burası bizim karargahımız. Dışarı çıkıp keşif yapacağız ama uyumak için buraya döneceğiz. Güvenliğimizi sağlayacağız.“
Babamın alet çantasından bir tornavida çıkardım.
“İlk iş kapıyı sağlama almak,“ dedim. “Bu sığınağın ilk çivilerini çakacağız. Kimse, biz istemeden içeri giremeyecek.“
Eski hayatımda, o plazadaki ofisimde, lüks villaların iç mekanlarını tasarlardım. İtalyan mermerleri, gizli aydınlatmalar, ergonomik mobilyalar... Müşterilerim konfor için milyonlar dökerdi.
Şimdi ise, bok kokan bir tünelde, paslı bir metal kapıyı güçlendirmeye çalışıyordum. Ve yemin ederim, tasarladığım o milyonluk evlerin hiçbiri, şu an bu dört duvarın verdiği huzuru veremezdi.
Çünkü burada, o kapının arkasında, canavarlar vardı. Ve biz, o canavarların dişleri arasında kalan son et parçalarıydık.
“Pelin,“ dedim. “Raflardaki o işçi tulumlarını al. Yere ser, yatak yapacağız. Osman, o dolabı kapının önüne iyice itekle. Ben de şu havalandırmayı kontrol edeceğim.“
Çivi yoktu belki ama irademiz vardı. Bu odayı bir kaleye çevirecektim. Çünkü artık geri dönecek bir evimiz yoktu. Evimiz, nefes alabildiğimiz yerdi.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.